Uyanışın, canlanmanın, tazelenmenin dönemi bahar ayları. Her ne kadar hava değişimi beraberinde bir yorgunluk yapsa da doğa ananın gökkuşağı renginde “günaydınnnn”ı ile insanın içi kıpır kıpır oluyor, heyecan doluyor ve pek çok insan işte bu saf, sevgi dolu heyecan ile en güzel yaratıcılıklarını ortaya koyabiliyor, aşık oluyor, şiir yazıyor, fotoğraf çekiyor… Ama bazıları var ki, bu bahar heyecanını gönlünde, hayatında her daim hissediyor, yaşıyor ve paylaşıyor. Yaz, kış demeden, duygularına dizgin koymadan inanılmaz güzellikler, eserler ortaya koyuyor.  derKi’nin bu sayısında ben sizi işte böyle her daim  duygu dolu, başarılı, yaratıcı,  bir sevgi ve sanat insanı ile tanıştırmak istedim…

N: Sohbetimizden evvel hakkınızda edindigim bilgilendirme sonucunda “eyvah” dedim. Açıkçası nereden başlayacağımı bilemedim. Çok yönlü birisiniz. Yazar, gezginci, araştırmacı, müzisyen, dansçı, ressam, derKi yazarı… Başka insanlar iki işi bir arada yapmaya vakit ayıramazken siz 10 parmağında 15 marifet bu işleri nasıl becerebiliyorsunuz? Her geçen gün yeni birşeyler ortaya koyuyor, o güzelliklerle çoğalıyorsunuz. Sırrınızı bizimle de paylaşır mısınız?

S.S: Bu bir zaman ayırma sorunu. Ben kendimi bildim bileli her zaman sanatın içinde oldum ve sanatın içinde olmayı sevdim. Bu bence yapısal birşey. Sanatın hangi dalını yapıyorsanız yapın, bu bir ayrıcalıktır. Benim için sanatımın başlangıcı, gelişmiş bir el becerilerisine sahip olduğumu hissettiğim eski zamanlara kadar gidiyor. El becerilerimin olduğunu hissettim ve bunu kullandım. El becerinizi hangi yöne götürürseniz o yönde gelişiyorsunuz. Tamir yaparken iyi tornavida kullanmak kadar, iyi araba kullanmak, güzel yazı yazmak da el becerisidir bence.  Ben de kendi el becerilerimin nereye gideceğini denedim yıllar içinde Mesela küçüklüğümden beri güzel resim yaparım. Kaşta kaldığım 3 yılın ardından bir resim sergisi açacak kadar resim yaptım. Resimlerim bu işin eğitimini almadığımdan amatör düzeydeydi ama ben yine de üzerine gittim. Ressamim demek, eğitimli, bu işe yıllarını vermiş ressamlara haksızlık olur muhtemelen, yine de amatörce de olsa resim sergileri açtım ve resimlerimlerimin çoğu satıldı.  Bunun dışında 8-10 yaşlarında müziği keşfettim. Ailemizde her an radyo açıktı, babam Türk Sanat Müziğini, annem Türk Halk Müziği küçük ablam da Batı Müziğini severdi. Hepsini tadma şansı buldum. Daha sonraları Cumartesileri bir radyo programında Klasik Müziği keşfettim. Başlangıçta bana biraz uzaktı çünkü benim yetiştiğim yer tam anlamıyla bir eski zaman  mahallesiydi. Babamın kendi yaptığı evde, kendi yaptığı mobilyalarla tasarlanmış bir evde büyüdüm ben. Enteresandı gerçekten. Benim yetiştiğim yerde insanlar, şanslıysalar bir devlet dairesine girerler ya da ilkokulu bitirip taksi veya minibüs şöförü olurlardı.

 

N: Neresi burası?

S.S: Ankara’nın en eski semtlerinden Topraklık..

N: Yaratıcılık aileden gelmiş galiba.

S.S: Evet, babam sanatkar ruhlu bir marangozdu. Kitaplarımda da bahsediyorum

babamdan. O, Atatürk’ün mobilyalarının yapımında çalışmış, usta bir marangoz, bir zanaatkardı. Aynı zamanda Atatürk’ün hemşerisi. Selanikli. Bu arada konuya değinmişken tarihsel köklerimle pek bir öğünürüm. Çok hoşuma gider onların izini sürmek.

N: Ne kadar güzel bir şey, bence bol bol övünün. Çoğu kişi annesinin, babasının memleketi dışında ailesinin tarihsel köküne ne ilgi duyar ne de bilir.

S.S: Çok haklısınız. Annemin kökeninin Kuzey Kafkasya olması, babamın da Anadolu Selçuklularına kadar uzanması beni çok etkiliyor.

Neyse, müzik kısmına geri döneyim. 1974 de ilk gitarıma sahip oldum. İnanılmaz kötü  bir gitardı. İnsanları müzikten soğutmaya yarayan cinsten yani J ama yılmadım, kendi kendime çalmayı öğrendim. Ve sonra kimsenin Flemenkoyu bilmediği bir dönemde Flemenkoya kaptırdım kendimi.

N: Halen Türkiye’de çok yaygın olmayan bir müzik türü Flemenko, bahsettiğiniz yıllar için sanki uzay müziği filan olsa gerek. Nasıl tanıştınız Flemenko ile?

S.S: Ünlü Flemenko ustası Paco Pena’nın (Pena yazılıp Penya okunuyor S.S.) bir tane kaseti elime geçti. Büyülenmiş gibi oldum. Beni tam yüreğimden vurdu Flamenko. Ama hiç başka kaynak yoktu elimde. O garip gitarım ile, düz ve basit akorlarla Flemenko çalmaya çalıştım. Hatta daha yeni birlikte dernek kurduğumuz gençlerden öğreniyorum desem Flemenkoyu yanlış olmaz. Ama çok sevdim, takip ettim. Bulabildiğimce dinledim. İlk 1976’da ilk kez ODTÜ’de bir konser verdik. Orada tanıştığım flütçü arkadaşım Asım Uysal ile önce bir ikili, sonra tumba çalan Hasan Tahsin Çanakçının katılımıyla ile bir üçlü oluşturduk. Grubumuzun adı El Tierra y la Mar (Toprak ve deniz)idi.1985’e kadar Güney Amerikan müziği yaptık. Bu sefer de hayatıma Güney Amerika; Şili, Bolivya, Peru, Venezüella, Arjantin tınıları girdi. Onlarda da yine kaynak yoktu. Siyah beyaz televizyonun olduğu dönemler, elimde kırık dökük bir teyp, bir televizyon programında konuk olmuş Meksika Üniversite korosunun verdiği konserini teybe alarak oradan çıkardığım parçalarla konserler verdim.

N: Kaynakların neredeyse hiç olmadığı dönemlerde elinizden gelen tüm imkanları değerlendirerek, toprağı kazıp, kazıp derinlerden Flemenko ve Güney Amerika müziklerini çıkarıp bir şekilde üzerinde çalışmışsınız, kendinize yol yapmışsınız. Biraz köstebeklik var mı sizde?

S.S: Var galiba, adına sanat köstebekliği diyebiliriz J Ben çok mutlu bir çocukluk geçirdim. Yani bir çocuğun yaşaması gereken her şeyi yaşadım. Top oynadım, düştüm, kalktım, kavga ettim, okula gittim, ağaca çıktım… Çocukluğumda yaşadığım her şeyi zihnimin bir kenarlarına not etmişim her halde. Gittiğim yerde, gezdiğim bir tarihsel kalıntı, aklımın bir kenarına bir not olarak düşülmüş. Denizi görmekle duyduğum heyecan, dağlar, doğa, atmosfer, kültür yine zihnimin bir kenarına özenle işlenmiş ve bunlar ileri yaşlarda ortaya çıkıp beni bir şeyler yapmaya yöneltiyor yanılmıyorsam.

Roman konusuna gelirsek; o yıllarda benimle ilgilenemeyecek kadar yaşlı bir annem ve babam olduğu için ve okul zamanı son derece bağımsız ve son derece haylaz bir öğrenci idim.  Hiç kitap açmayan cinsten yani. Bütün dersler arasında sadece atletik yapımdan dolayı beden dersim, Türkçe-Edebiyat ve İngilizce derslerim iyi idi.

N: Dikkatimi çekti. Sadece sosyal olan derslerde başarılı olmuşsunuz. Dil, edebiyat ve spor!

S.S: Son derece haklısınız. Galiba bunların toplamı da beni temsil ediyor, bir anlamda izah ediyor. Zannediyorum lisede idim. Edebiyat öğretmenim kompoziyonum iyi olduğu için neden öykü denemeleri yazmadığımı sordu. Ben de deneyeyim dedim, hay denemez olsaydım J ilk deneme de ortaya çıkan şey o kadar kötüydü ki, onu derhal yırtıp attım ve bir daha da asla denememeye karar verdim, ta ki 9-10 yıl öncesine kadar. 1999 da ilk öykü yazma girişimine başladım. İleride bir roman yazmak istiyordum ama şöyle bir çekincem vardı; Ben ‘Ayşe Ali’ye dedi ki..’ diye bir Türk romanı yazamazdım. Zira Türk romanlarını yazan çok iyi yazarlar ve çok iyi eserler vardı. Ama, örneğin kalkıp İzlanda da geçen bir roman da yazamazdım,  Çünkü ne İzlandayı görmüştüm, ne de bu yabancılaşma efektini kimseye anlatabilirdim. İşte sırf bu yüzden ilk yazdığım “Saplantı” isimli öyküde, ne bir isim var, ne de şehirler, mekanlar tanıdık. Dünyanın her hangi bir yerinde geçmiş olabilir o öykü yani. Ve bu bir başlangıç oldu. Sonra düşündüm, bu ülkede yaşıyorsam, yazdıklarım da  bu ülkenin anlatısı olmalıydı tabii buna dünya kültürünü de katabilirdim, böylece ortaya evrensel bir şey çıkar diye düşündüm. Lokal bir mekana sıkışmamış, dünya romanı sayılacak bir kitap üretmekte, işim gereği dünyanın pek çok köşesini görmüş olmam da bana yeterince destek oluyordu.

N: Yine sosyal yanınız devreye girmiş, Türkiye sınırları az gelmiş sosyal yanınıza.

S.S: Doğru galiba. Sonuçta diğer öykülerim geldi ardından ve bu öyküler, Sabit Sümer’in bir başka özelliğini ortaya çıkardı; hayalciliğini… Bunu size şöyle izah edebilirim; Sabit Sümer, günün 24 saati düş gören bir insandır.

N: Ayyy, ne güzel. Her şey düşüncelerde ve hayal ile başlıyor zaten.

S.S: Bu sözümü benzetme olarak algılamayın lütfen. Ben gerçekten rüya görüyorum, hem de günün 24 saati. Bunu şöyle ifade etmeye çalışayım. Mesela; televizyon karşısında sadece bir anlığına daldığımda, uyanıp gördüğüm rüyayı size etraflıca dakikalarca anlatabilirim. Bu durum 10 kez tekrarlanırsa, size 10 ayrı rüya anlatabilirim. Bu ne demek? Her gözümü kapadığım anda zaten devam etmekte olan bir rüyalar alemine dalıyorum, oradan bir avuç alıp geri dönüyorum. Ve konu olarak gerçekten son derece enteresan rüyalar görürüm. “Yağmurda Eriyen Adam” isimli öykü kitabımda, o rüyalardan 4 tanesini aldım ve öyküleştirdim. Filmleri bile çekilebilecek kadar uzun öyküler. Düşünün ki tüm bunlar, saniyelerle sınırlı rüyalarda ortaya çıkıyorlar.

N: Muhteşem bir şey bu. Benim kendi inancıma göre, insan içerisinde saklı bir hazine ile yaratılıyor ve her insanda o hazine farklı yaratıcılıklarda gizli. Eğer siz bu hazinenin varlığını ve kendini keşfedebilirseniz, yaratıcılığınızın en üst sınırında muhteşem eserler ortaya çıkarabilirsiniz. Kimi çok iyi yazar potansiyeli olma özelliği taşır mesela sizin gibi ve birşeyler ona bu hazineyi hatırlatır veya o hazineye yönlendirir. Sizde de rüyalar bu görevi üstlenmiş sanki. Rüyalar aslında sizin bir parçanız ve siz o rüyalar sayesinde hazinenizden değerli eserleri çıkarabiliyorsunuz.

S.S: Hiç böyle düşünmemiştim, bu çok güzel bir yorum oldu. Bunun üzerine düşüneyim belki buradan da bir şeyler çıkarabilirim.

N: Bu hazine keşfi kimisinde bir, kimisinde daha fazla yönde yaratıcılığının ortaya çıkmasına vesile oluyor. Mesela sizde maşallah, say say bitmiyor.

S.S: Yalnız ben rüyalarımı nasıl o kadar kapsamlı gördüğümü de anlamış değilim. Ufak tefek değişikliklerle koskoca bir öykü çıkıyor ortaya. Sizin gibi değerlendirirsek, belki bu daha makul bir açıklama olur. O zaman toplam 16 öykü yazdım. Bunun üzerine; ‘artık olgunlaştım, sanırım artık roman yazmanın zamanı geldi’ diye düşündüm. Ama bu olgunlaşma kendi adıma bir olgunlaşma idi. Şimdi ben avukat olayım dersem avukat olamam, avukat olmanın koşulları var. Romancı olayım dediğiniz zaman da (aslında büyük ölüçüde sizin yeteneğinize bağlı olsa da) onun da başka koşulları var. Eğitimli olmak her konuda çok önemli. Mesela resimde eğitimli olsaydım belli bir çizgiye erişebilirdim. Ama onu amatörce yaptım, mutlu oldum, bir yere kadar geldi. Müzik de keza, aynı şekilde. Beni mutlu eden, onurlandıran sayısız konser verdim, Ama artık yaşım 50’yi geçti, yazın konusunda ortaya koyduklarım benim olgunluk eserim olacak, daha akıllı, olgun ve kapsamlı olması gerekir diye düşündüm. O yüzden de romanlarımın ortaya koyuluş ve üretiliş periodları, bizlere bu akışın ve olgunluğun nasıl kazanıldığını anlatıyor. İlk romanım “Akdeniz Hep Oradaydı”örneğin; sayısız geri dönüş, sayısız redaksiyon… ve “Akdeniz Hep Oradaydı”nın basılması 3,5 yılı buldu yani olgunlaşıp roman olması bu kadar zaman aldı. Belki bin kere başa döndüm. İlk yazdığım halini okusaydınız gülerdiniz. Başta durmadan klişe kitap cümleleri ile konuşan aşırı duygusal insanlar vardı. Romanın okunur hale gelmesi için ciddi anlamda olgunlaşması gerekiyordu ve bu da tam 3,5 yılımı aldı. İkinci romanım, “Gölge Kardeşliği”, o da aynı şekilde 2,5 yıl sürdü.

N: Araya gireceğim, şunu okuyucularımızla paylaşmak isterim; “Akdeniz Hep Oradaydı” yazar Seyhun Tunaşar tarafından tutkunun romanı diye betimlenmiş ve son 30 yılın en iyi aşk romanı diye anlatılıyormuş. Eh, dile kolay 3,5 sene tam kıvamında olgunlaşma olmuş değil mi?

S.S: Doğru, “Akdeniz hep Oradaydı” için söyleyebileceğim tek şey; o benim öz çocuğum. Diğer romanlarım, bu iş öğrenildikten sonar kotarılmış romanlar “Akdeniz Hep Oradaydı” nın duygu olarak inanılmaz bir etkisi var üzerimde. Bunca yılın ardından, örneğin size göndermek için özet çıkarırken bile hala gözyaşı döküyordum Akdeniz için. Yani yazılmasının üzerinden 8-9 yıl geçmiş, üzerine başka romanlarım çıkmış ama bugün kitabı araladığımda orada okuduklarım beni hala aynı biçimde etkiliyorlar.

N: (Bunları söylerken gözlerinin içi doluyor Sabit Bey’in)

S.S: Diğer romanlar okuduğu zaman insan da ne kadar iz bırakır bilemiyorum. Mesela “Gölge Kardeşiliği” insanları keskin siyasal mesajıyla çok etkiledi. Ama günümüzün vahşi koşturmasında insanlar, “Akdeniz Hep Oradaydı” daki gibi duygu ve aşklara çok az vakit ayrıldığı için olsa gerek o, bana göre daha evrensel bir roman olarak kaldı. Akdeniz, öz olarak içerisinde; günümüzün kolay tüketilen aşklarından birini barındırıyorken diğer yandan da insanların öykündüğü, uğruna ölebilecek tutkulu ve güzel bir aşkı anlatıyor.

N: Kısaca, çağımızda ender rastlanan güzellikte bir aşk!

S.S: Evet, öyle. Ve insanların onurları, aşkları için toplu halde ölümü göze alabilecekleri güçlü bir duyguyu yansıtıyor “Akdeniz Hep Oradaydı”. Aslında hayalci bir kitap, ideal aşkı anlatıyor, yine de  benim için çok çok özel. Ondan sonraki kitaplarda süre, yazın konusunda edindiğim deneyim sayesinde ve öğrenme sürecini tamamladıkça,  gittikçe kısaldı. “Akdeniz Hep Oradaydı” 3,5 yıl sürerken, “Gölge kardeşliği” 2,5 yıl, basıma hazırlanan “Pessinus Gecesi” 1 yıl sürdü, en son “Kızlar Manastırı” 6 ayda tamamlandı. En son çıkan kitabım “Kızlar Manastırı” son derece akıcı oldu ve kolay okunuyor.. Sanırım, zaman içinde okuyucunun nabzını tutmayı öğrendim. Okuyucuyu sıkmadan, yormadan benim kahramanımlarım kadar önemli olan “mekan” anlayışıma ortak ederek derdimi anlatmayı becerdim. Ama bana hangi kitap derseniz, “Akdeniz Hep Oradaydı” dan bir adım daha atamam. Bir daha Akdeniz gibi bir kitap da yazamam zaten. Orada hayatımın bütün bölümlerinden yansımalar var. Özellikle Kaş yaşamımdan. Birçok hayattan alınmış duygular, yaratılmış kurgular var ve benim bakış açımı da yansıttığı için yeri bambaşka.

N: Romanlarınızda kahramanlarınız, mekanlarınız, tarih olgusu, sosyal ve siyasi konular ciddi araştırmaların neticesinde çıkmış gibi. Antik çağda geçen “Akdeniz Hep Oradaydı” da antik çağ veya 1862’lerde geçen “Kızlar Manastırı”ndaki o dönemlerin havası, bilgisi sadece bir hayal ürünü olamaz gibi geldi bana. Yoksa bir gözünüzü kapattınız ve oralara mı gittiniz?

S.S:  İşin duygusu, bu işin şevki ve onlara duyduğum sevgi bir yana, “Akdeniz Hep Oradaydı” bir aşk romanı olmasına rağmen arkasında 11 tane tarih kitabı referansı var.

N: Başka hiçbir aşk kitabının arkasında bu kadar tarih kitabı referansı yoktur herhalde, sizin ki tek olsa gerek!

S.S: Muhtemelen… Ben de rastlamadım. Romanın alt öyküsü, M.Ö 346 yılında Büyük İskender’in Akdenizden geçtiği dönemi anlatıyor. Kentin toptan yok olmasını anlatan trajik bir öyküsü var. Bu dönemi anlatabilmek için çeşitli kaynaklara başvurdum fakat o döneme ait pek fazla kaynak yoktu ne yazık ki. Her şeye saldırdım hatta Ankara’da Dil ve Tarih Fakültesine gittim. Onlar bana kütüphanelerini kaynak gösterdiler, 2 tane kitap buldum ama benim kitaplarımın yanında çok zayıf kaldılar maalesef. Ben yine kendi kaynaklarıma geri döndüm ve sadece İskender’in hayatını anlatan 3 cilt kitap okudum bu romanı yazmadan once. Ama sonuçta orada benim anlattığım döneme ait, tek bir paragraftan öte bilgi yoktu. Bunun şöyle bir getirisi ve götürüsü vardı; o döneme ait detaylı bir kaynak olmadığı ve o dönemi bilemediğim için çokca hayal etmek zorunda kaldım. Ama hayal gücüm sağolsun beni hiç yarı yolda bırakmadı.Buna karşılık da o dönemde adı geçen kahramanların isimlerini (krallar, prensesler, prensler) kendim yaratıp, ortaya koyabilecektim. Sanırım değerli tarihçilerimiz de “hayır o dönemde bu isimler yoktu” demezler çünkü gerçekten de o döneme, yani Likya dönemine ait inanılmaz kısıtlı bilgi var. Böyle bir romana kaynak olmak üzere antik tarihi çok sevdiğimi söylemeliyim, Antik tarih beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Antik kalıntıların yanına gittiğim zaman büyüleniyorum, bambaşka biri oluveriyorum.

N: Evet, ben de öyle inanılmaz etkileniyorum tarihi yerleri, özellikle eski dönemlere ait yerleri gezdiğimde çok etkileniyorum, heyecanlanıyorum. Mesela Efes’i ilk gezdiğimde duyduğum heyecanı anlatamam. Ve dedim ki yanımdakilere, “hissediyorum burada halen yaşıyor o dönem ve ne olur beni burada bırakın!” Hayran hayran etrafa bakınıp kalakalmıştım orada.

S.S: Beni bir de şu etkiliyor; antik kentlerin herbirinde mutlaka bir tiyatro var. Her yerde tiyatro yapmışlar. Oysa bizim daha düne kadar tiyatrosu olmayan pek çok kentimiz vardı.

N: Hatta ilgisizlikten de maalesef olanlar da kapanıyor!

S.S: Şimdi nasıl sevmiyeyim ben antik çağları, oradaki insanları. Kendimi çok kolay oradaki insanlardan biri gibi görebiliyorum. Tarihte gezinmeyi çok seviyorum ve bunu romanlarımda da yansıtıyorum. “Kızlar Manastırında” yakın tarihe gidiyorum. 150 sene öncesine… “Gölge Kardeşliği” haçlı seferleri sırasında kurulan bir örgütten günümüze gelen bir roman. Basım hazırlıklarında olan “Pessinus Gecesi” nde ise, kendini bir anda, Frig Krallarından en ünlüsünün ardılı olarak buluveren bir günümüz yazarının esrarlı öyküsü anlatıyor. Romanlarımda muhakkak tarih olmak zorunda diye düşünüyorum ve bundan inanılmaz bir keyif duyuyorum.

N: Zaten tarihten aldığınız keyif, sizin romanlarınızı o derece akıcı, etkileyici, sürükleyici yapan en önemli etken gibi görünüyor. Siz aldığınız zevk ile öyle bir şevk ile yazıyorsunuz ki okuyucunun etkilenmemesi mümkün değil. Hani şu annelerimizin büyük bir sevgi ile pişirdiği pilavın tadını başka hiçbiryerde bulamamak gibi, sevginin pilava kattığı lezzet gibi!

S.S: Tarihi bu kadar çok sevdiğim, Anadolumuzu dünyanın en büyük açık hava müzesi olarak gördüğüm ve antik tarihe duyulan tepki ve duyarsızlık beni çok üzdüğü için haddim olmayarak insanlara o tarihi anlatmaya çalışıyorum. Ama tarih öğretmenliği taslamadan elbette! Kitaplarımdaki temel mesaj bana göre bu. Okuyucu kitaptaki duygu, heyecan ve konuları unutsa bile o kitabın geçtiği mekandaki tarihsel özellikleri unutmaz diye düşünüyorum. Ayrıca da kitap önsözlerinde mutlaka antik tarihin, korunması gerektiğini çıtlatıyorum bir şekilde.

N: Misyonunuzu da bir şekilde okuyucularınıza aktarıyorsunuz, ne güzel.

S.S: Biliyorsunuz benim derKi’deki köşemin adı; “Sümer Yazıtları” J. derKi’deki yeni yazı dizimde de Sümerlileri anlatan bir kitaptan yola çıkarak, yeni bir konu buldum. Her şeyin ilki Sümerliler de oluşmuş. İlk anlaşmalar, tarımla ilgili ilk notlar, ilk çevre sorunları, ilk hippilik (evet yanlış duymadınız) her şey… Mesela derKi’nin geçen sayısında yazdığım yazıda bir babanın oğluna öğütleri var. Bunlar 3000 yıl önce yazılmış öğütler. O kadar güzel ki, 1970’lerde ben 17-18 yaşlarımda iken babamın bana verdiği öğütlerle bire bir aynı. Bu kadar mı olur diyor insan!

N: Olur, neden olmasın. Sonuçta tarihi ne olursa olsun yaşayan varlık insan. Aynı hamurdan, aynı duyguları yaşayan, paylaşan, seven… insan! Bir babanın oğluna hissettiği duygu zaman içinde nasıl değişebilir ki?

S.S: Doğru, çok haklısınız. Bu bir süreç. İnsanlık yolunda bir olgunluk noktasına varıyor ve orada bir şeyleri kavrıyorsunuz. Daha doğrusu kavrayanlar kavrıyor, kavrayamayanlar için ise üzülmekten başka yapacak bir şey kalmıyor.

N: Peki, bir de sizin iş hayatı süreciniz oldu, değil mi?

S.S: Benim hamurum hep sanatla yoğruldu ama maalesef Türkiye’de çok az kişi hayatını sanatla kazanabildiği için, ben de üniversitede işletme okuyup çalışma hayatına atılmak zorunda kaldım. Ama işimi sadece ama sadece hayatımı kazanabilmek için yaptım. Her zaman dürüst ve etik çalıştım ama asla çok severek yaptığım bir meslek hayatım olmadı. Ticari koşturmalar, büyük anlaşmalar, yabancı şirketler geldi, geçti ama gönlüm hep sanatta idi. Emekli olduktan sonra daha çok vakit buluyorum. Allah’a çok şükür sağlığım yerinde motoruma atlayıp romanımı aramaya gidebiliyorum. Bu arada romanlarla ilgili olarak yazma tarzımda bir gelişme oldu zaman içerisinde. Roman yazmayı bir anlamda kendi kendime öğrendiğim için, ilk başlarda roman kendi kendini yazıyordu. Sabit Sümer klavyenin başına geçiyor, düşünceler olgunlaşıyor, araştırmalar ekleniyor, kurgu ilerliyor ve roman çıkıyordu ortaya. Ama “Kızlar Manastırı” oldukça farklı oldu. Sırf ziyaret amaçlı  babamın büyüdüğü kasabaya gittim, kasabaya girdiğimde adeta büyülendim.

N: Kapadokya, Karvalli yani şimdiki ismi ile Gelveri mi?

S.S: Daha da yeni adıyla Güzelyurt. Volkanik bir dağ, yüksek bir tepe üzerinde metruk bir kilise, aşağılarda bir vadi, bir gölet… her şey inanılmaz etkileyici idi. Kasabayı gezdim, manastırlar vadisini gezdim. İçinde kaybolabileceğim güzellikte bir atmosferle karşılaştım. Bu çok kısa planlanmış gezide kaldığım yer de Karvalli Manastırının (Kızlar Manastırının) restorasyonundan sonra yeni otel olmuş hali idi ve tüm etkileyiciliği ile orada duruyordu.

N: Yani romanınızda mekan “Kızlar Manastırı” gerçekte de orası mı?

S.S: Ta kendisi… Romanlarımdaki tüm mekanlar birebir doğrudur ve bizzat gezip gördüğüm yerlerdir. O gece kaldım otelde, sabah motorumu çalıştırıp giderken seyredilip çok beğendiğimiz bir 3 saatlik film aklımızda nasıl yer ederse, atlamadan tüm detayları ile anlatırsınız, işte Kızlar Manastırının da konusuı öylesine netti kafamın içinde. O sırada “Pessinus Gecesi” yazıyordum. Elimdeki bir an önce bitse de ben bu duyguları kaybetmeden hemen yeni romanıma başlasam dedim ve “Pessinus Gecesi” biter bitmez başladım yazmaya. Ve 6 ay gibi bir sürede bitirdim romanı.

N: İlham perisi ile aranız iyi yani.

S.S: Vallahi ilham perisi hiç gitmiyor diyebilirim, hep omzumda. Bir göz kırpmadan, bir kuş sesinden, anlık bir düşünceden bir roman çıkarabiliyorum.

N: Eeee, ilham perisi kimin omuzunda oturacağını çok iyi biliyor.

S.S: İş keşke ilham perisi ile bitse. Sabit Sümer o zaman belki yirminci romanını yazıyor olurdu. İlham perisinin tüm desteğine rağmen, gerçeklik perisi karşımda ellerini kavuşturmuş bakıyor. Romanların kitap haline gelişi gerçekten çok sancılı bir süreç oldu. “Akdeniz Hep Oradaydı”, “Gölge Kardeşliği” ve “Yağmurda Eriyen Adam” Ankaralı bir yayınevinden çıktı ve çok kötü bir baskı ile çıktı ne yazık ki. Kısıtlı bir dağıtım ile tek baskıda kaldı. Bana göre onbinlerce kişilere ulaşması gereken ve sevgi ile yaratılması gereken o baskılar çok kısıtlı bir çevrede kaldı. Arada geçen 2 yılın ardından Nokta yayınevinden “Kızlar Manastırı” çıktı. “Akdeniz Hep Oradaydı” ve “Gölge Kardeşliği” baskı olarak “Kızlar Manastırı”na yetişemedi ama benim gönlüm hep onlarda kaldı. Çok mu övgü yaptım şimdi.

N: Vallahi bence bu bir meziyettir, övün ve övünün gönül rahatlığı ile. Bugün insanlığa baktığınızda ne yaratıcılıklarından haberleri var ne de geriye sizlerdeki gibi güzel eserler bırakabiliyorlar. Bir koşturmadır almış başını gidiyor, sonu nereye varacaksa artık! Keşke herkesin ufak ta olsa o içindeki hazineden birşeyleri paylaşıp geriye pozitif, gelişime yönelik şeyler bırakabilse. Buyrun, övünmeye devam J

S.S: Öyle mi diyorsunuz! J Vallahi bu eserler bazen komik durumlar da yaratıyor. Artık nasıl anlatıyorsam, o öykü veya romanımın kahramanlarının ben olduğumu düşünüp soruyor bazen yakınlarım bana; “Kim di bakayım o kadın?, Üzdün mü gerçekten onu o kadar” gibi.

N: Ne kadar gerçekçi yazmışssınız baksanıza sonra da çok mu övündüm diyorsunuz.

S.S: Zannederim o konuda başarılıyım. İnsanlarla paylaşmak çok güzel. “Akdeniz Hep Oradaydı” romanımdaki kahraman sanırım bana biraz fazlaca benziyordu, dolayısıyla romanda geçen aşkın ikinci ayağındaki kişiyi insanlar merak ediyorlar.

Motivasyonumu kaybetmek istemiyorum. Romanlarımın daha çok insana ulaşmasını istiyorum. Tüm yazarlar bilir ki  romandan bir gelir elde etmek neredeyse hayalcilik. Ama ben insanlarla paylaşmayı o kadar çok istiyorum ki bu hayalciliği devam ettiriyorum. Bu arada bu işin ticari kısmında yer alan dağıtımcı ve yayımcılara ise kırgın ve kızgınım. Bu işler biraz daha medeni olmalı, okuyucu sayısı arttırılmalı, verilen sözler tutulmalı. Ama bu ülkede ne kadar olabiliyorsa o kadar oluyor maalesef. Zaman zaman tükenme noktasına geldiğimi hissediyorum, bir ziyaretten, bir noktadan bir roman çıkarabilecekken motivasyonunu kaybetmekte olan bir Sabit Sümer’e dönüşmeye başladım.

N: Aman ha sakın, Sabit Bey. Lütfen motivasyonunuzu kaybetmeyin. Evet maalesef Türkiye’de kendi imkanlarınla birşeyler yapmak, yaratıcılığını ortaya koymaya çalışmak hele birde idealistseniz, ticari amaç listenin sonunda yer alıyorsa, o kadar zor ki. Ama eğer biz de yapmazsak kim yapacak, paylaşım nasıl olacak? Ben de benzer olayı kendime misyon edindiğim New Age Müziklerini Türkiye’de tanıtma çabalarımda zaman zaman hissediyorum. İnternet radyosu açtım, her ay kira ve telif ödüyorum, dinleyenler bedava dinliyor. Ayda bir, iki kere, ara ara mesaj atıyorum bulunduğum gruplara, arkadaşlara “Radyom açık, çok güzel müzikler yükledim. Ücretsiz. Gününüze renk, keyif, huzur katması için bekliyorum” diye. “Çok reklam yaptın ya” deyip mail kısıtlaması getiriyorlar. Ya da insanlar “bu müziklerin bana kopyasını göndersene” diyorlar. Emeğe saygı bu kadar işte! Anlayış bu kadar! Ve bu dar alanda biz az seçilen yolun yolcusuyuz. Herkes asfalattan, otomatik viteste rahat rahat giderken, biz el değmemiş patika yolda yürüyerek devam ediyoruz yolumuza. Ama şu kesin ki, o el değmemiş patika yolda gördüğümüz manzara, çiçek, böceği, güzellikleri, içtiğimiz suyun duruluğunu, aldığımız nefesin tazeliğini asfaltta giden hiçbir yolcu tadamıyor. İşte bizde onlar da tadsınlar diye bu paylaşımları yapıyoruz. Ama onlar paylaşımlarımıza duvar çektikçe hem biz üzülüyoruz, hem de onların bu güzelliklerden haberleri olmayacak ileride maalesef. Neyse “bir söyle, bin işit” oldu. Siz dertlenirken ben de eşlik ettim aynı yolun yolcusu olarak. Ama lütfen yolculuğa devam, bırakmak yok!

S.S: Çok teşekkürler. Bu moral ile ben bir süre daha ayakta kalırım herhalde.

N: Peki bir de şu sizin “Türkiye’nin Dan Brown’u” diye bahsiniz geçmesi konusu var. Bu konuya da değinebilir miyiz?

S.S: Ben “Gölge Kardeşliğini” Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” Türkiye’de çıkmadan yıllar önce önce yazmaya başlamıştım. Benim romanım Ocak 2004 de yayınlandı buna karşılık ben Dan Brown’ı ilk kez aynı senenin temmuzunda okuyabildim. Yalnız “Gölge Kardeşiliği”ndeki ilişkiler, araştırmalar çizgi ve yapı olarak Dan Brown’un araştırmacı yapısı ile çok örtüşüyor. Ve romanlardaki ilişkiler yumağı ve enteresanlıkların benzeşmesi, yapısı, hakimiyeti, tarihsel akışı yüzünden insanlar Dan Brown ile aramda bir parallelik oluştuğunu düşündüler. Sabah Gazetesinden bir arkadaşımız röportajında “Türk Dan Brown” başlığı ile bir benimle olan röportajını yayınladı. Halbuki benim öykündüğüm ve daha çok beğendiğim romancı Jean-Christophe Grangé dir. Duygumuz, çılgınlığımız, düşüncelerimiz, uçukluğumuz aynı. Ama roman konularımız farklı. Öykülerimde ise en başta G.G.Marquez, olmak üzere J.L. Borges, J. Cortazar, M. V. Llosa gibi Latin Amerikalı öykücüler ile Cengiz Aytmatov’dan etkilendiğimi söylemeliyim, bütün Latin Amerikan öykücülerinden çok etkileniyorum aslında.

N: Peki biraz da geleceğe dönelim. İlham perisi ne diyor acaba?

S.S: Sohbetimiz esnasında sıkça tekrarladığım gibi hazırda bir romanım var. İsmi “Pessinus Gecesi”. Bu romanda Ankara da soluk soluğa geçen bir kaçma, kovalama hikayesini anlatmaktayım. İnanmakta çok zorlansa da , genç bir yazarın kendisini bir anda antik ve çok ünlü bir kralın ardılı olarak bulması ve o çağdan günümüze kadar asimile olmadan gelen o krallık düşmanlarının kendisini yok etmek için hala kovalıyor olmasını anlatan bir roman.

N: Vay be ne kan davası, kaç bin yıl sürmüş.

S.S: Ya! O zamanlar antik kan davaları çok uzun sürüyormuş. Bir de ilk basılan romanım olan “Gölge Kardeşliği”nin devamını çekmeye…

N: Çekmeye? Allah mı söyletti ne.  Eh bunu da duyan ilk derKi okuyucuları oldu, hadi bakalım.

S.S: JAmin! İyi dileklerinize içtenlikle katılıyorum, teşekkürler. “Gölge Kardeşliği”nin ikincisine başladım, orada da 60-70 sayfa ilerledim ama orada durdum. Devam edip etmeyeceğini bilmiyorum. Zira ikincisinin anlamlı olabilmesi için, birincisinin yeniden basılıp geniş bir okur kitlesine ulaştırılması gerekiyor önce. Yine de bir şekilde yazıp bitirmeyi istiyorum. Yazmaktan daha güzel bir şey yapabileceğimi düşünemiyorum.

Bu arada “Kızlar Manastırı” ile ilgili güzel bir gelişme daha var. Romanın geçtiği ve manastırın yer aldığı Karvalli’yi gezip etkilndiğimde bu romanı yazmaya karar vermiştim. Biraz bilgi almak için belediyeye gittim. Belediyede bir arkadaşımızla tanıştım. Akıllı, kasabasını seven ve gelişmesi için çaba harcayan bir arkadaşımızdı. Adı Levent Demirağ. Ondan biraz bilgi alıp geri döndüm. Hatta bir ertesi sene fotoğraf makinası ve video ile gidip, olayın geçtiği yerlerde çekimler yaptım. Romanda cinayetlerin işlendiği, cesetlerin gizlendiği mekanların tümü, yani; yeraltı şehri, volkanik göl, yüksek kilise, Karvalli manastırı olan bugünkü Karballa Otelinin altındaki mahzene kadar her şey gerçek. Ve buralar hakkında daha fazla bilgi almak için yine belediyedeki arkadaşa başvurdum. Kendisinden Karvalli’den Yunanistana göç etmiş Rumların geri dönüp buradaki (Karvallideki) Türklerle ortak bir dostluk festivali yaptığını öğrendim. Bir zamanlar Karvalli kasabasında yaşarken, Yunanistana göç etmek zorunda kalan Rumlar orada Kavala yakınlarında Nea Karvalli (Yeni Karvalli) diye bir köy kurmuşlar. Yani Karvalli orada halen yaşıyor, hatta birçoğu halen Türkçe konuşuyor. Oradan Türkçe konuşan Yunan vatandaşları, Gelveri de Türk Yunan dostluğu adına bir festival yapıyorlar. Folklörler oynanıyor, konserler, yemekler, geziler yapılıyor. Ve ben daha romanı yazmadan, basmadan oradaki o arkadaş sayesinde o festivale davet edildim. Teşekkür etmek için kendisini ziyaret edeceğim, imzalı kitabımdan vereceğim. Yine orada iken Karvala Otelinin yönetici Celil Bey var, o da sağolsun beni misafir etmişti, bende ona bir jest olarak onun ismini kitabımda kullandım, tekrar kendisini ziyaret edeceğim. Bu beni çok mutlu etti, oradaki bir festivale konuk yazar olarak davet edilmem çok güzel. Unutmadan, benim bir de benim Tango aşkım var. Bu yaz Tango yaptığımız arkadaşlarla Gelveri’ye (Güzelyurt)  gideceğiz, eski adı Kızlar manastırı ya da Karvalli Manastırı olan Karballa Otelinde kalacağız. Gündüzleri çevreyi gezecek, akşamları da  orada dans edeceğiz.

N: Ne güzel iki tutkunuzu birarada yaşayacaksınız. Büyük keyif olsa gerek.

S.S: Evet, büyük heyecan ile bekliyorum. Bir de sizin New Age Müzik konunuzla ilgili son birşeyler söylemek istiyorum. Son 5-6 yıldır ağırlıklı olarak Flemenko ve Tango dinlesem, icra etsem de 1980’lerden 1990’lara kadar New Age benim hayatımda da önemli bir yer tutu. Belki de şimdiki huzurlu, üretken yapımızda onun dingin vurgularınında önemi var diye düşünüyorum. Hatta aradan bu kadar zaman geçtikten sonra da yakın zamanda Andreas Vollenwieder’ın yeni bir albümü geçti elime ve o albümde New Age ile Tangoyu birleştiren 5-6 dakikalık bir parça var. Yeni hevesim o parça ile bir Tango gösterisi yapmak. 2 tane enstrüman var müzikte; Andreas Vollenwieder’ın Arp’ı ve Tangonun vazgeçilmez enstrumanı Bandoneon. Ve ikisinin bileşkesinden muhteşem bir eser çıkmış ortaya.. Tek kelimeyle büyüleyici.

N: New Age Müziğinin en büyük özelliği tüm müzik türleri içinde kendini ifade edebilmesi, diğer müzik türlerindeki gibi sınırlarının olmayışı. Ve sihirini, büyüsünü tüm tınılara taşıyabilmesi.

S.S: Doğru kesinlikle. Hiç beklemediğiniz bir eser içinde bir bölümde New Age sizin karşınıza çıkabilir.  Bir New Age parçasını alın ve herhangibir parçaya ilave edin, hiç bozulma yaşamaz. O derece uyumlu, dingin ve huzurlu bir müzik.

N: Eeee, karakteri var müziğin, heryerde kendini gösterebiliyor.

Peki bu kadar güzel kaleminiz var, araştırmacısınız, romanlarınızda büyük bir bilgiye de paylaşıyorsunuz. Kitaplarınızı yabancı dile çevirme projesi var mı? Ve yeni yazacağınız kitaplarınızda, tabii ki yabancı dile çevrilmesi ve yurtdışına pazarlaması kaydı ile konu olarak Türkiye’nin özünü, kültürünü, tarihini temsil eden mekan, felsefelerden yola çıkarak, mesela Konya’ya gidip hem tarihi hem de Mevlana’nın hayatını ve/veya felsefesini içeren romanlar yazmayı düşünmez misiniz? Mesela yıllar önce Mısır hükümeti gitti, kalemi kuvvetli Fransız yazar Christian Jacqo ile anlaşıp Ramses adlı birkaç eserden oluşan roman yazdırdılar ve tüm dünyada peynir ekmek gibi sattı. Hem Mısır’ın, Piramitlerin tanıtımı oldu, Turist akınına uğradılar, hem de yazar eminim bayağı bir ünlendi ve para kazandı. Eh, bizim kendi içimizde sizin gibi muhteşem araştırmacı kalemler varken Mısır Hükümeti gibi dışardan yazar ayarlamaya gerek yok. Böyle bir proje oluşturulamaz mı?

S.S: Aslında sorunuzun yanıtı içinde saklı. Bu ancak bir “proje” olabilir ve bir proje tarafları, destekliycileri ile oluşturulabilir, hayata geçirilebilir. Ben bunu tek başıma karar verirsem, giderim araştırırım, yazarım ama onun Türkçe yayınlanması için 5 yıl, yabancı dile çevirilmesi için ise bir 5 yıl daha beklemek zorunda kalırım. Bu bir süreç Sabit Sümer’in tek başına kalkışabileceği bir şey değil. Halbuki bu dediğiniz gibi bir proje olsa,  tarafları, destekleyicileri ile Sabit Sümer’in hızı da, eseri de süratle oluşur. Çok da güzel olur sizin dediğiniz. Bu proje nasıl hayata geçer derseniz; insanlar kitaplarımı duyup, okudukça, Sabit Sümer’i daha çok tanıdıkça, o zaman Sabit Sümer’in hedefi daha yükseklere çıkar ve bu projeler gündeme gelebilir. Bakalım zaman bize ne gösterecek. Benim Ankara da dünya tatlısı bir kızım var Başkent Üniversitesinin sinema bölümünde okuyan. Kuzenlerimden birinin kızı.Onun önce öykülerimden birini kısa film olarak çekmek, ardından da Kızlar Manastırını bir tanıtım filmi olarak (AB fonları desteğiyle) çekerek ferstivallere göndermek gibi bir projesi var. O kadar istekli ve ümitli ki, onun bu pozitif hali beni de etkiliyor doğrusu. Eh neden olmasın diyorum ben de!

N : Peki derKi ile buluşmanız nasıl gerçekleşti?

S.S: 2004 yılında bir imza gününde sevgili sonsuz ile aynı masadaydık. İlk on dakikanın sonunda aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan iki insan olarak sonsuz ile kendimizi 40 yıllık dost gibi hissetmeye başlamıştık. Sonrasında bu güzel insanla dostluğumuz daha da pekişti ve her ihtiyacımız olduğunda birbirimizin yanında olduk. derKi’deki yazarlık sürecim de böylece başlamış oldu.

N : İyi bir yazar olmanın koşulları için neler söyleyeceksiniz?

S.S : İyi bir izlenimci/gözlemci olmak, iyi bir hayal gücüne sahip olmak, gerektiğinde basit ve düz bir konuyu bile anlatım zenginliği ile bezeyerek bir öykü ya da romana dönüştürme becerisine sahip olmak gerekir. Ama bundan da önemlisi bir yazarın çok ama çok okuması gerekir. Çünkü sizi yazar kılacak kültür zenginliğine, bilgi ve birikime böyle ulaşırsınız. Ben okurluğumu da yazarlığım kadar çok seviyorum. Aynı anda bir kaç kitabı aynı anda birbirine karıştırmadan okuyabiliyorum. Yanılmıyorsam bu konudaki rekorum 8 kitap. Hatta geçmişte, Ankara trafiği çok sıkışık olduğu zamanlarda trafiğin açılmasını beklerken arabada üç adet kitap bitirdimi söylemeliyim.

N : Aman ! Araba giderken okumuyordunuz değil mi o kitapları ! J Bir de sizin gelenek olarak kitaplarınızın müziği olduğu bilinir. Bize neler anlatacaksınız bu konuda?. <span style=”font-size: 11pt; line-height: 150%; font-family: ‘Ta

Neslihan Yavuzer Behmuaras