Kitap, yazar Joe Dispenza’nın geçirdiği kazanın ve plasebo etkisiyle iyileşme sürecini anlattığı hikayesiyle başlıyor. Sevgili Joe, geçirdiği bir trafik kazasında göğüs bölgesindeki 6 omurunda ve bel bölgesinde çok ciddi denilebilecek bir alanda kırıkları oluyor. Birbirinden farklı doktorlarla yapılan görüşmeler sonucu hepsi Joe’nun ameliyat olmazsa asla yürüyemeyeceğini söylüyor. Joe ise ameliyat olmayı reddediyor ve bunu kendi zihninde çözme kararı alıyor. (Etrafındakilerin verdiği tepkiyi tahmin edebilirsiniz) Kısaca her gün zihninde tekrar yürüdüğü ve özlediği tüm aktiviteleri yaptığını canlandırmaya başlıyor. Yatalak olduğu için gün içinde bunu yapacak oldukça vakti oluyor ve tüm odağını kendini sağlıklı olduğu günleri hayal etmeye yöneltiyor. Ve kazadan sadece dokuz buçuk hafta sonra bedenine hiçbir şey takmadan hiçbir cerrahi müdahale olmadan yürümeye başlıyor. İnanılmaz değil mi? 🙂
.
Bu daha hiçbir şey. Kitapta çok daha inanılmaz hikayeler var. Onlara geçmeden önce ‘plasebo nedir’ belki daha önce duymayanlar olabileceğini hesaba katarak bir tanımını yapalım:
.
Plasebo, hastalığın tedavisinde aslında hiçbir etkinliği olmayan bir nevi boş kapsül ilaçların hastaya verilerek iyileşmesi sağlanması durumudur. Yani bir anlamda zihnin ikna edilmesidir.
.
Plasebo hakkında öyle çok araştırma ve deney yapılmış ki, kitabın ilk iki bölümünde bu deneyleri konu alan inanılmaz hikayeler okudum. Bir kısmı farklı kaynaklardan zaten bildiğim deneylerdi ama böylesine detaylı okumak bana öyle iyi geldi ki insan zihninin (‘inancın’) yapamayacağı şey yok. Tekrar anladım.

Deneyler kitapta oldukça detaylı anlatılmış. Burada her birini paylaşmayı çok isterim ama detayların da çok önemli olduğunu düşündüğümden yarım yamalak alıntılar yapmak istemedim. Sadece fikir vermesi açısından bir kaç cümleyle örnek vermek gerekirse; hiç ameliyat edilmediği halde, başka bir hastanın ameliyat görüntüleri izletilerek ameliyat edildiğini düşünmesi sağlanan hastaların ameliyat edilenler kadar hızlı iyileşmesi. II. Dünya Savaşı sırasında morfini tükenince yaralanan askerlere morfin diye sadece tuzlu su enjekte eden doktorun askerlerde tıpkı morfin almışlar gibi acısız ameliyatlar yapması. Japonya’da belli bir zehirli sarmaşık türüne alerjisi olan bir grup deneğin tenlerine zehirli sarmaşık dedikleri (aslında zehirli olmayan) bir bitkiyi temas ettirmeleri ve deneklerin sanki gerçekten zehirli sarmaşık temas etmiş gibi derilerinde kızarıklık ve diğer semptomların gözlenmesi. Deneyin ikinci kısmında bu sefer gerçekten zehirli olan ama deneklere zararsız dedikleri bir bitkinin temas ettirilmesi ve sonucunda deneklerde hiç bir semptom gözlenmemesi.
.
Bunlar sadece birkaçı arkadaşlar… İnsan zihninin hem bedenimiz hem de hayatımız üzerindeki gücünü anlamak için muhteşem örnekler var kitapta. Dediğim gibi buraya yazamadığım binlerce detay var ve her bir çok önemli 🙂 Bu sebeple daha kitabın yarısına bile gelmedim ama şimdiden gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Sırf şu vakaları okumak bile insanın gücünü hatırlaması için çok önemli.

****

Ölümcül ya da kalıtsal denen hastalıklar hastanın zihninin ‘onu iyileştireceğini düşündüğü ilaçlara olan inancı’ sayesinde geçmesi kavramı birçoğumuz için çok yeni. Kabul etmesi ya da anlaması zor olabilir. Kitapta plasebonun biyolojik-bilimsel kısmı dahil çok güzel ve anlaşılır anlatılmış. (Kafanızda soru işareti kalmayacağını söyleyebilirim.) İnsanın kendi kendini hasta etmeye yetisi olduğu gibi iyileştirme yetisi olduğuna da şahit olmak zihninizde çığır açacak.
.
“Eh madem yıllardır böyle bir şey var neden yararlanmıyoruz? Neden ilaçlar ameliyatlar hala var? Neden kimse bunun olduğunu insanlara öğretmiyor? Televizyonlarda çıkıp anlatmıyor?” diyen sevgili dostlar…
.
İçinde bulunduğumuz sistem gereği; böyle bir keşif, ilaç kartellerinin sonu demek olur. Bu tarz araştırmalar birçok mecrada (çeşitli yaptırımlarla) reddediliyor. Kartellerin kuklası olmuş, kimyasal ilaçların yararlarını anlatan, sakıncalı birçok piyasa ürünün sözde bize iyi geldiğini anlatan birçok “bilimsel?!?!” otorite kendileri ve düzenleri için tehdit oluşturan, plaseboyu ve plasebo gibi gibi birçok şeyi reddetmektedir. Bu araştırmaları yapanlar tehdit ediliyor, korkutuluyor ve bu tarz bilgilerin topluma yayılması engelleniyor. Ne yazıkki bizler de ancak okuyarak, ataştırarak ve deneyimleyerek ulaşabiliyoruz.
.
Bir düşünün:
Kendi şifa gücünü keşfeden bir insan çok daha başka sorular sormak üzere olan insandır. ‘Eğer benim sadece düşüncelerimle bedenime bunu yapmaya gücüm varsa, daha bilmediğim başka güçlerim de olabilir mi?’ ‘Eğer ben maddeye düşünerek etki edebiliyorsam bu gücümü tüm hayatımı değiştirmek için de kullanabilir miyim?’ ‘Bana bu zamana kadar bireylere doğ-büyü-oku-çalış-evlen-doğur-yaşlan-öl döngüsünü empoze etmeye çalışan mevcut sistemde acaba bundan çok daha fazlası olabilir miyim?’

Daha fazlası olduğunu keşfetmen demek sistemin dışına çıkman demektir. Sistemin dışına çıkmak kartellerin düzeninin bozulması demektir. Çünkü kendi gücünün, yaratıcılığının, doğaüstü (aslında son derece doğal olan) yeteneklerinin farkına varan bireyi köleleştiremezsin. O, çok büyük içsel bir keşfin arifesindedir. O; din, politika, ekonomi, milliyetçilik, ırkçılık ve diğer pek ayrıştırıcı kavramın sistem ürünü olduğunu ya da sistemin işine yarayacak, kitleleri kontrol edebilecek şekilde asli amacından koparılıp yozlaştırıldığının, en başta da KENDİNİN farkına varmak üzeredir…

****

“1981 yılında, pırıl pırıl bir eylül gününde, 70’li ve 80’li yaşlardaki sekiz adamdan oluşan bir grup Petersbourg, New Hampshire’da, Boston’un kuzeyideki bir manastıra doğru birkaç minibüsle tırmanmaya başladı. Bu adamlardan hep beraber beş günlük bir gezi yapmaları ve gençmiş gibi davranmaları istenmişti -ya da en azından o zaman oldukları yaşlarından 22 yıl daha gençmiş gibi davranmaları.- Bu gezi bir araştırma ekibi tarafından organize edilmişti ve başlarında bir Harvard psikoloğu olan Ph. D. Ellen Langer vardı. O, gelecek hafta yine aynı yaşlarda sekiz adamı daha aynı program dahilinde oraya getirecekti. İkinci gruptaki adamlar kontrol grubuydu ve onlara aktif bir şekilde 22 yaşlarını anımsamaları, ama yaşlarına uygun olmayan davranışlar da sergilememeleri istenmişti.
.
İlk gruptaki adamlar manastıra ulaştıklarında, etraflarındaki çevrede kendilerini daha erken bir yaşa göre yeniden yaratabilecekleri her türlü ipuçlarını bulmuşlardı. Kendilerine Life ve Saturday Evening Post’un o dönemdeki sayıları dağıtılmış, 1959 yılında popüler olan filmler ve TV şovları izletilmiş ve radyodan Perry Como ve Nat King Cole dinletilmişti. Onlara ‘şimdiki’ olup biten olaylardan söz edilmişti, Fidel Castro’nun Küba’ya hakim olması, Rus Başbakanı Nikita Khrushchev’in Birleşik Devletler’e yaptığı ziyaret ve basketbol yıldızı Mickey Mantle’ın ve büyük boksör Floyd Patterson’un başarıları gündeme getirilmişti. Tüm bu akıllıca hazırlanmış olan unsurlar, bu adamların kendilerini gerçekten 22 yaş genç hissetmelerini sağlamak içindi.
.
Yapılan her beş günlük geziden sonra, araştırmacılar onları karşılaştırmak için, araştırmanın daha başlangıcından itibaren bazı önlemler almışlardı. Her iki gruptan adamların bedenleri de fizyolojik ve yapısal olarak daha genç ve işlevsel olanlardan seçilmişti, ama ilk çalışma grubundakiler (daha gençmiş gibi davrananlar), sadece anımsama yapmış olan kontrol grubuna göre çok daha iyi sonuçlar elde ettiler.

****

Araştırmacılar boyda, ağırlıkta ve yürüyüşte gelişmeler bulguladılar. Duruş şekilleri değişmiş olduğundan boyları uzamıştı ve eklemleri daha esnek hale gelmeye başlamış, artritleri azaldıkça parmakları uzamıştı. Görüşleri ve duyuşları daha iyi hale gelmişti. Elleriyle kavrama güçleri artmıştı. Hafızaları keskinleşmiş ve zihinnsel kavrama testlerinde daha başarılı sonuçlar elde etmişlerdi (ilk grubun başarısı yüzde 63 oranında ve kontrol grubunun başarısı da yüzde 44 oranında artmıştı.) Adamlar bu beş gün boyunca, araştırmacıların gözleri önünde kelimenin tam manasıyla gençleşmişlerdi.
.
Langer şöyle rapor ediyordu, “Araştırmanın sonunda, bu adamlarla futbol oynuyordum -elle oynuyorduk, ama yinde de hala futboldu- bazıları bastonlarını bile kenara bıraktılar.”
.
Bu nasıl oldu? Açıkça, adamlar onlara 22 yıl öncesini anımsatan devrelerini açmayı başarabilmişler ve beden kimyaları sihirli bir şekilde tepkiler vermişti. Sadece kendilerini genç hissetmekle kalmadılar; yapılan ölçümlerle kanıtlanan bir şekilde, fiziksel olarak da gençleşmeye başladılar. Bu fiziksel değişim sadece zihinlerinde değildi; bedenleri de değişmişti.
.
Peki ama bu fiziksel değişimleri, üretebilmek için bedenlerinde neler olmuştu? Bu fiziksel yapılar ve işlevlerdeki ölçülebilir değişimlerin sorumlusu neydi? Yanıt onların genlerindeydi ve onlar sizin zannettiğiniz gibi kalıtsal ve değişmez şeyler değildi.”
Joe Dispenza – Plasebo Sensin

****

“Toledo Üniversitesi’nin son dönemde yaptığı iki araştırma zihnin tek başına birinin algılarını ve deneyimlerini nasıl belirleyebildiğine dair, en iyi örneklerden birini sergiler. Onlar her bir araştırma için, bir grup sağlıklı gönüllüyü, kendilerine verilen bir formdaki sorulara verdikleri yanıtlara göre iyimserler ve kötümserler olmak üzere iki kategoriye ayırdılar. İlk araştırmadaki deneklere bir plasebo verdiler fakat onlara onun kendilerini iyi hissettirmeyecek olan bir ilaç olduğunu söylediler. Kötümserler bu haplara iyimserlerden daha güçlü negatif tepkiler verdiler. İkinci araştırmada araştırmacılar, deneklere yine plasebo verdiler fakat onlara bu ilacın daha iyi uyumalarını sağlayacağını söylediler. İyimserler kötümserlere göre çok daha iyi uyuduklarını söylediler.
.
Dolayısıyla, iyimserler kendilerini daha iyi hissettirecek telkinlere daha pozitif tepkiler verdiler çünkü onların umutları en iyi gelecek senaryosuna göre önceden doldurulmuştu. Kötümserler ise, kendilerini daha kötü hissettirecek negatif telkinlere karşı iyimserlerden daha fazla olumsuz tepkiler verdiler, çünkü onlar da bilinçli ya da bilnçsiz en kötü sonucu bekliyorlardı. İyimserler kendilerini iyi uyutacak kimyasalları, bilinçdışı bir şekilde üretiyor gibiydiler; kötümserler ise bilinçdışı bir şekilde kendilerini kötü hissettirecek maddeleri üretiyorlardı.
.
Diğer bir deyişle, tam olarak aynı çevre koşulları içinde, pozitif zihinsel yapıya sahip olanlar yaratıcı pozitif durumlar yaratmaya eğilim gösterirken, negatif zihinsel yapıya sahip olanlar da negatif durumlar yaratmaya eğilimlidirler. Bu bizlerin hür iradeli, bireysel, biyolojik mühendisliğimizin bir mucizesidir.”
Joe Dispenza – Plasebo Sensin

****

“Bir şeyler yapmaya çalıştığınız anda, bir şeylere karşı geliyorsunuz demektir, çünkü onu değiştirmeye girişmişsinizdir. Bir sonuca ulaşmak için, belki de ne yaptığınızı tam olarak bilmeden güç uygularsınız. Bu dengenizi bozar, işte yaşamsal duygular da böyledir, ne kadar gerilir ve sabırsızlaşırsanız, dengenizi de o kadar kaybedersiniz. Yıldız Savaşları: İmparator’u anımsayın, Yoda’nın Luke Skywalker’a çaba göstermek yok, sadece yapmak var (ya da yapmamak) dediğini anımsıyor musunuz? Aynı şey plasebo tepkisi için de geçerlidir. Çabalama yok; sadece kabul etmek var.” Joe Dispenza – Plasebo Sensin