“Olivier’ın hemstırı ölmüştü. Olivier’nin babası Thierry onu sabah kafesinde ölü bulmuştu. Oğlu uyanmadan hemen çöpe atmış ve kafesi temizlemişti. Olivier uyanıp kahvaltıya geldiğinde Thierry bir hikaye uydurdu: ‘Tommy arkadaşlarının yanına gitti, geri gelecek.’ Üç gün sonra kafese yeni bir hemstır geldi. Olivier hiçbir şey söylemedi ama hayvanla ilgilenmedi. Onun aynı hemstır olmadığını anlamıştı ama babasına bundan söz etmemesi gerektiğini düşündü. Babası ise çocuğunun bir şey fark etmediğini ve etkilenmediğini düşünerek doğru olanı yaptığına inanmaktaydı. Ya yeni hemstıra karşı ilgisizliği? Thierry’ye göre yedi yaşındaki bir çocuğun ilgisinin kısa sürede başka şeylere kayması normaldi. Bunu önemsizleştirdi. Olivier’nin ona gönderdiği mesajı görmezden geldi.
.
Küçük oğlunun yaşayacağı hayal kırıklığını, şaşkınlığı ve sıkıntıyı tahmin eden Thierry her şeyi sessizce halletmeyi tercih etti. Oğlunu korumak istediğini söyleyerek kendini doğru olanı yaptığına inandırdı. Ama aslında oğlunun onun başa çıkamayacağı bir tepki göstermesinden korktu ve kendini korudu. Hemstırın ölümünü sakladı. Olivier ve babası arasında bir şey kırıldı. Olivier bu tecrübesinden pek çok şey öğrendi: Babasına tamamen güvenemezdi çünkü babası yalan söyleyebiliyordu ve duyguları göstermemek gerekiyordu. Olanlardan hayatın karşımıza çıkardığı acılar karşısında susmamız, hep mutlu gibi davranmamız ve ağlamak istesek bile sahte bir gülümseme takınmamız gerektiği anlamını çıkarmıştı.
.
Toplumumuzda gözyaşlarımızı dökebileceğimiz, öfkemizi haykırabileceğimiz, korkularınızı ve sıkıntılarımızı dile getirebileceğiniz çok az yer, acımızı paylaşmak için başımızı koyabileceğimiz çok az omuz var. Bu yüzden çoğumuz duygularımızı bilinçaltımıza gömüyoruz ve şartların bize zorla benimsettiği hayatı yaşıyoruz.
.
Anlık duygularımızı bastırarak ya da onları toplum tarafından uygun görülecek şekle sokarak ruh dünyamızdaki çok değerli bilgileri kaybediyoruz.” Isabelle Filliozat – Kalp Zekası

İç sesimizi susturmanın özgürlüğümüzün bir kısmından feragat etmek demek olduğunu unutuyoruz. Doğru bildiğimiz pek çok yanlış yapıyor ve bunlarla yüzleşmekten kaçıyoruz. Hatalarımıza kendimizi iyi hissettirecek kılıflar bulup, üstünü örtüyor ve günü geçiştiriyoruz… Günleri geçiştirirken, geçiştirdiğimiz şeyin kendi hayatlarımız olduğunu farkedemiyoruz…
.
Kitabın yazarı Fransa’da tanınmış bir psikoterapist olan Isabelle Filliozat. Akıcı, anlamlı, faydalı ve bir okadar da can sıkıcı bir kitap yazmış. Can sıkıcı dememin sebebi de doğru bildiğimiz yanlışlarla sizi çok sert bir şekilde yüzleştirmesi. Yanlışlarımızla yüzleştiğimizde canımızı sıkma yönünde eğilimlerimiz var. Çünkü yanlışlarımızı birer gelişim fırsatı olarak görmektense dönen tekere çomak sokan ve konfor alanımızı dürten gerçekler olarak algılarız. Konfor alanından çıkıp gelişmek zor gelir. Bu sebeple canımız sıkılır.
.
Yazar, ‘karakterimiz’ dediğimiz tüm davranış kalıplarımızın küçükken çevremizdeki yetişkinleri gözlemleyip taklit ederek geliştiğini söylüyor. Bunu zaten biliyorduk. Asıl söylediği önemli şey; bu davranış kalıplarını değiştirebilecek özgür iradeye her daim sahip olduğumuz. Ya gelişmeyi seçeriz ya da reddedip konfor alanımızda kalmaya devam ederiz. Yazar, ‘Ben böyleyim, huyum bu vb’ söylemlerin, duygularının harekete geçmesinden korkan kişilerin bilinçaltı tepkisi olduğunu söylüyor. Duygularının açığa çıkmasından o kadar korkarlar ki kendilerine davranış kalıbı geliştirir ve bu kalıbın altında saklanırlar ve ‘ben böyleyim’ tepkisini geliştirirler diyor.
.
Isabelle Filliozat, doyumlu bir hayat için duygusal zekamızın IQ’muzdan çok daha mühim olduğunu anlattığı ve duygularımıza açılan bir kapı araladığı ‘Kalp Zekası’nı da ‘2018 En’ listesine aldım bile. Kitaptan alıntılarla postlara devam edeceğim. 💙
Mutlu bir gün olsun.
Okuyana şifa olsun.
🙏🏼

****

“Melanie kırk yaşındaydı. İki senedir benimle görüşmeye geliyordu. Aşırı çekingenliğinden kurtulmak için ona yardımcı olmamı istemişti. Ona ‘-miş gibi’ alıştırmasını açıkladım. Bir sonraki seansa kadar her gün yirmi dakika ‘sanki’ kendine güveniyormuş ve rahatmış gibi davranmasını istedim. Bunu nerede ve ne zaman isterse yapabilirdi. Evde yalnızken, otobüsteyken, iş yerinde… On beş gün sonra geldiğinde on beş gün boyunca her gün yirmi dakika kendini ne kadar iyi hissettiğinden bahsetti.
.
‘Kendimi sağlam hissediyordum. Daha kolay nefes aldığımı fark ettim. Kronik sırt ağrım bile kayboluyordu. İşte daha verimliydim ve bir şeyleri daha kolay aklımda tutabildiğimi fatk ettim!’ Önceden bir dans kursuna yazılmıştı ve bu sefer kavalyeleri ona iltifat etmeye başlamışlardı. ‘İlk defa ritme uyuyordum ve adımlarımı daha kolay hatırlıyordum. İnsanın kendine güvenmesi süper bir şey!’ dedi.
.
Alıştırmanın işe yaramasına sevinmiştim. Safça başardığımızı düşündüm ve sevinçle ‘Süper!’ dedim. Bu sırada umutsuz bir şekilde gözyaşlarına boğuldu ve ‘Ama o ben değilim, ben çekingenim,’ dedi. Çok şaşırdım. Her seferinde, karar verdiği gibi kendine güvenen davranışlar sergilemişti. Yine de bütün bunlar kendi için oluşturduğu olumsuz imajı dengelemeye yetmemişti. Melanie kimliğini nevrotik bir karakter üzerine oluşturmuştu. Kendini o kadar uzun süredir böyle tanımlıyordu ve günlük hayatında kendini böyle şartlıyordu ki bunun onun kimliği olmadığını, sadece vazgeçebileceği bir karakter özelliği olduğunu fark edemiyordu.
.
Çekingen etiketini üstünden atmaya kalkışmak pek çok duyguyu ortaya çıkarabilir. Eğer korku hissediyorsanız ‘çekingen olduğum için’ demek aslında bu durumu açıklamaz ama en azından bir sebeptir ve sizi rahatlatır çünkü korkuyla doğrudan yüzleşmekten kaçmanızı sağlar. ‘Korkuyorum’ ifadesinin altında aslında korkmayabileceğiniz anlamı gizlidir ama ‘ben çekingenim’ dediğinizde kendinizi tanımlamış ve başka türlüsünün elinizden gelmediğinizi söylemiş olursunuz. Bu da sizi sorumluluktan kurtarır.” Isabelle Filliozat – Kalp Zekâsı

****

“Emile çok çalışıyordu. Sabah erken kalkıyor, akşam eve geç geliyordu. Cumartesi ofise gidiyor ve sık sık eve iş getiriyordu. Karısı, çocukları tek başıma büyütüyorum diye şikayet ettiğinde geçinmeleri için para kazanması gerektiğini söylüyordu. Karısının da para kazandıran bir işte çalıştığını düşünmemeyi tercih ediyordu.
.
Bütün hafta yorulduğu için pazar gününü yatakta geçiriyordu. Kahvaltıdan sonra hafta boyunca okuyamadığı gazeteleri okuyup öğle uykusuna yatıyordu. Onu rahatsız etmemek gerekiyordu: ‘Zavallının çok yorucu bir hayatı var!’
.
Aslında Emile duygularından kaçıyordu. Yorgunluk sadece bunları hissetmemek için kullandığı bir stratejiydi. Evde fazla vakit geçirmiyordu çünkü duygularını harekete geçirmek istemiyordu. Çocukları küçüktü, çok fazla ilgi istiyorlardı. Emile’nin içinden onlarla ilgilenmek gelmiyordu. Buna cesareti yoktu. Dışarıda olup çalışmak kesinlikle evde kalmaktan daha az yorucuydu.
.
Çoğu erkek (bu genellikle bir erkek stratejisi olsa da bunu uygulayan kadınlar da var) evdeki eksikliklerini meşrulaştırmak için iş dışında da kendini sendika vs. gibi mesleki konulara adar. Hepsi sadece çocuklarının ihtiyaçlarıyla uğraşmamak içindir. İşin kötüsü, bu yok sayma stratejileri sonraki nesillerin de buna maruz kalmasına neden olur.
.
Emile’e beş aylık oğluyla oynamak için vakit ayırmasını önerdim. Kendini onun yerine koymasını, onun gözlerinden bakmasını, kendini onun küçük bedeninde hissetmesini, kısacası onunla empati kurmasını istedim. Bu kadar fazla duyguyla karşılaşmak onu şaşırttı. Emile bu alıştırmayı kendi için değil beni memnun etmek için yaptı. Teorime inanmıyordu. Oğluyla ilişkisinde sorun olmadığını iddia ediyordu. Ona göre tek sorun çok fazla çalışması gerektiği için yorgun olmasıydı.
.
Vakit ayırıp çocuğunun neler yaşadığına dikkat ettiğinde kendi içinde o zamana kadar yok saydığı hassas bir noktaya dokunmuş oldu. ‘Bebekliğimi gördüm ve bebek olarak başımı kaldırdığımda kimseyi bulamamaktan korktum.’
.
Emile, içindeki bu acıyla yüzleşmesine neden olabilecek her durumdan kaçıyordu. Özellikle bir çocukla yakınlık kurmak onun için çok zordu.” Isabelle Filliozat – Kalp Zekası

Kitapta kendi terapilerinden örneklerle davranışlarımızın ardındaki itkileri anlamamızı daha iyi sağlıyor Isabelle. ‘Tespitler çok iyi ama çözüm de sunuyor mu?’ mesajları öyle çok geldi ki. Vesileyle cevap vermiş olayım. Evet sunuyor. Çözümlemeleri de çözüm önerileri de çok güzel. Okuyun. Okutturun. 🌿

***

İnkar
“İki şeritlik yol falez boyunca devam etmekteydi. Aşağıdaki nehir yüzünden yol mecburen kayalıkların arasından geçiyordu. Birden karşılarında sollama yapan iki araba belirdi. Bir Citroen ve bir tır. Panik! Sandrine için zaman durmuştu. Korkunun etkisiyle tüm kasları harekete geçti. Tüm duyuları uyarıldı. Tüm algıları katbekat artmış gibi kazanın her saliyesini gördü. Çarpışma, bir çarpışma daha. Direksiyonu iyi bir şekilde kırdı. Arabası paramparçaydı. Ama o hayattaydı. Kazaya karışan herkes zorlukla arabalardan çıktı. Şoktalardı ama yaralı değillerdi. Sandrine nihayet tehlikenin geçtiğini fark etti. Arabasına yaslandı, titremeye ve bağırmaya başladı. Hepsi onu sakinleştirmeye çalıştı. ‘Sakin ol, her şey yolunda, kendini böyle hallere sokma.’ Ama onları duymak istemedi. Gerilimin kalıntılarını temizlemek, içinde düğümlenen korkudan kurtulmak için bağırdı.
.
Fred ise güçlüyü oynamaktaydı. Sandrine’e acıyarak baktı. Onun ‘böyle bir gösteri yapmasını’ içten içe ayıpladı. Herkes kurtulduğuna göre böyle bağırmanın ne anlamı vardı ki? Bir kaç dakika ağladıktan ve titredikten sonra Sandrine’in ruhu ve bedeni yeniden sakinleşti. Onun için olay sona ermişti. Birkaç saat sonra başka bir direksiyonun başına geçip kendine güvenerek araba sürebilecekti.
.
Fred ise taş gibi durmuştu. Duygularını reddettiği ve ifade etmediği için gerginlik içine işledi. Aylarca kâbus gördü ve gözünü her kapadığında kazayı yeniden yaşadı. Olayın duygusal olarak onu ne kadar etkilediğinin bilincine varmayı reddettiği için bilinçaltı her gece karşısına çıkardı. Ta ki karşımdaki divanda korkusunu kabul edip hıçkıra hıçkıra ağlayana kadar.
.
Duyguların dışa vurulması gerekir. Eğer onları içimizde saklarsak bizi baskı altına alırlar. Bağırmak ve ağlamak ise onları ortadan kaldırır.

Çoğu kişiye göre toplum içinde duygularını dışa vurmak uygunsuz bir davranıştır. Büyük bir kazadan, fiziksel ya da duygusal bir şoktan hatta kayıptan sonra bile. Taş gibi ve ağır başlı bir şekilde, tek bir gözyaşı dökmeden kocasının cenaze kortejinin önünde giden dul kadına hayranlıkla bakılır: ‘Ne kadar güçlü bir kadın.’ Sanki cesaret duyguların eksikliğiyle ölçülüyormuş gibi! Filmlerde tabancanın karşısında titreyenlerle dalga geçilir. Onlar güçsüzdür.
.
Boşanmanızın üstünden iki ay geçtiği halde hâlâ üzgün müsünüz? Doktorunuz size antidepresan veriyor ve arkadaşlarınız da ‘kafanızı dağıtmak’ için sizi zorla sinemaya mı götürüyor?
.
İçiniz içinizi yiyor ve karınızın neden sizi terk ettiğini anlamaya mı çalışıyorsunuz? Arkadaşlarınız sizi rahat bırakmıyor: ‘Unut onu, eğer bir kadının aklından ne geçtiğini anlamaya kalkarsan yandın demektir! Haydi, Pierrot’da parti var.’
.
Bir sevinç ifadesi bile insanları rahatsız eder. Büyük bir sözleşme yaptıktan sonra sevinçle bağırırsanız size tuhaf tuhaf bakarlar. ‘Fazla heyecanlandın, sakin ol!’
.
‘Hişşt! Sus! Korkma, ağlama, kendini böyle hallere sokma…’ Her durumda ağırbaşlı ve sakin olmanız gerekir. Bir sözcüğünüz diğerinden daha canlı olmamalıdır. Peki, duygular neden bu kadar rahatsız edici olsun?
.
‘Yapacak bir şey yok, hayat böyle’ Duyguları reddetmek pasifliğe, sorumluluk almamaya, statükoyu sürdürmeye yarar.
.
Eğer televizyonun size sunduğu katliam, savaş, cinayet görüntüleri karşısında duygulanıyorsanız size, ‘Duygulanmak bir işe yaramıyor, yapacak bir şey yok. Savaşlar her zaman olacak,’ denir. Vergileriniz silahlara, katliam araçlarına gidiyor diye sinirlendiğinizde size gülerler ve ciddi ciddi silah sektöründe çalışanların işsiz kalma ihtimallerinden bahsederler.
.
Duygular insanları korkutur çünkü onları görmek istemedikleri bir gerçeği görmeye mecbur bırakır.” Isabelle Filliozat – Kalp Zekası

Okuduktan sonra, Fransa’da tanınmış bir psikoterapist olan Isabelle Filliozat’ın kitapta önemine değindiği ve kendi danışanlarının hayatlarından verdiği örneklerle, tavsiyelerde bulunduğu pek çok şeyi, elimden gelen en iyi şekilde zaten uyguladığımı fark edince kendimle gurur duydum. 🙏🏼 İyi ki okudum. Bana çok iyi geldi. Duyguları paylaşmanın ve ifade etmenin öneminin anlatıldığı, hem yetişkin ilişkilerizde hem de çocuklarımızla nasıl bir iletişim dili kullanmamız gedektiğinin anlatıldığı Kalp Zekâsı, belki size de iyi gelir. 💐
.
Ve tabiki ‘2018 En listesine alıyorum kendisini. (Bu gidişle her sene yaptığım ‘yılın okuduğum en iyi 10 kitabı’ listesi bu yıl ard arda yaptığım başarılı seçimlerimden dolayı 20 olacak sanırım🙈)
Şifa olsun. 🌿