“Erich Jantsch, merhum sistem teorisyeni, insan bilincinin üç belirgin düzeyini listelemiş: Rasyonel, mitik ve evrimsel. Eğer hayatı bütün karmaşıklığı ile yatağında akan bir nehir olarak düşünürsek, bu düzeylerin her birini, bilgi ve deneyimi düzenleyen, birbirinden ayrı işletim sistemleri olarak canlandırabiliriz.

Nehrin kıyısında oturup suyun akmasını izlemeye başlarız. Bu, bilginin, bilim ve diğer mantıksal ve deneysel yollardan geldiği rasyonel sistemi temsil eder…
Akıntının dışından öğrenebildiğimiz kadar fazla şey öğreniriz… Pek çok insan nehrin kıyısında sonsuza dek veri toplayarak kalmayı tercih eder. Sırf bilgi biriktirerek aydınlanabileceklerini düşünürler. İzlerler ve öğrenirler ama asla daha büyük bir şeyin parçası olamazlar.

Nehre düştüğümüzde, gözlemden deneyime geçeriz. Akan suyun içine gömülmüş vaziyette artık dışarıdan bakmıyoruzdur, kendimizden daha büyük bir kuvvet olan akışın mitik yönünün bir parçası olmuşuzdur. Bu, litrelerce suyla ya da akış hızıyla açıklanamaz ancak deneyim gerçekliği ile gelebilir. Eğer bu mitik düzeyi kucaklarsak ve bir süre nehirde yüzmeyi seçersek, artık nehirle olan ilişkimizi ‘ben ve o’ olarak algılamayız, ‘ben ve sen’ olarak algılarız. Burada özne, özneyi kucaklar. Nehir kendi yaşam gücüne sahiptir, bir yere gitmekte ve bizi de kendisiyle birlikte götürmektedir. Aptal gibi akıntının tersine yüzebiliriz ya da onun gücünün bizi bir yolculuğa çıkarmasına izin verebiliriz. …Nehrin kenarı aşina olduğumuz dünyamızdır, rasyonel zihnimiz, güvenliğimiz ve emniyetimizdir. Bilgi bedenimizdir. Mitik bilince girmeye başladıkça rasyonel sistem yok olmaz ancak daha derin bir deneyim ile enginleşir.
.
‘Nehir ile bir’ olmak kendimizi kaybettiğimiz anlamına gelmez. Eğer sadece kendimizi bırakıp nehre teslim olursak, boğulabilir ya da kayalara çarpabiliriz. Bu, spiritüel yolda hepimizin karşılaştığı bir zorluk. Kendimizi kaybetmeden, bizden daha büyük olan bir güç ile nasıl bir olabiliriz?

Üçüncü çakra irademizin, ayak çırpmak için katılması ve yönlendirebilmesi gerekir. Nehir ile olan ilişkimizi öğrenmek ve kayalıkların arasından nasıl geçeceğimizi anlatan pek çok hissimizi yorumlayabilmek zorundayız. Bir kere bedenimizde ve hayatımızda akan enerjilerin içine atladık mı daha büyük zorluklarla uğraşmaya, evrimleşmeye mecbur kalırız.

Bu gerçekleşince (sadece atlamak değil, o muhteşem serbest akış dansına dönüşene kadar yüzmek), bilincin üçüncü düzeyine gireriz: evrimsel sistem. Bu noktada ‘ben ve sen’ artık ‘biz’e dönüşür. Bu evrensel zihne genişlemek, ilahi olanla birleşmek, daha büyük ve derin bir birlik için sistem sınırlarının çözüldüğü, her bir arada olma halidir. Yine, Ben’i kaybetmeyiz, sadece onu, yeniden çevrelendiririz. Ben, şimdi artık her şeyi içerir. İşte bu, nihai olarak kozmik bilince erişmemizdir.

Birçok spiritüel disiplin, özellikle de egemenliğe yönelimli olanlar, bize kendimizden vazgeçmeyi, tamamıyla efendiye, guruya ya da belli bir Tanrı kavramına teslim olmayı öğütler. Alt egolara olan bağlılığı bırakmak önemli olsa da asıl istenen ilahi olanla bir olmak. ‘Ben’ olmadan ‘Biz’ yoktur. İlahi olanla bir olmak (bütünlüğün arketipi olarak) Benlik’i bırakmak değil, ilahi bilincin asıl Benlik olduğunu anlamaktır.

İlahi olanla bir olmak, bizi ayrı tutan sınırları eritmek ve onların ötesine geçmektir. Bu sınırlar sadece zihnimizde var. Bırakmamız gereken şey, nehrin kıyısına olan bağlılığımız ve suya dalıp ıslanmayı, bilinmeyene bir şans vermeyi reddedişimizdir. Artık nehrin kendisi ‘ol’makla ilgili bize bilgi vermediğinde, ‘rasyonel mod’a olan bağımlılığımızı bırakmamız gerek.” Anodea Judith – Doğulu Beden Batılı Zihin
.
Nefis değil mi?