Zeyna’yı bilmeyen yoktur herhalde. Kötülüklerin düşmanı, haklının yanında savaş veren, minicik eteklerle atların üstünde tepinen, bir kılıç darbesiyle on amcayı birden yere deviren “mitolojik- fantazik” bir kadın.

 

Ya bilinmeyen psikolojik zeynalar?
Onlar savaşlarını kimlere karşı verirler?
Kimi savunur, kimi kılıçlarlar?
En büyük özellikleri nedir?

 

Psikolojik Zeynalar, diğer adlarıyla “öteki kadınlar” savaşlarını hep kendi içlerinde, kendi içinde olan için verirler. Çektikleri acılar kendilerine aittir, paylaşılamaz. Sevgileri kendi içlerindedir, ortalık yerde gösterilemez. Sevdikleri kendi kalplerindedir, kimse göremez. Ve en büyük savaşları da kendi içlerindedir, kimse bilemez.

 

Öyle anlamsız gelir ki bazen bize onların aşkı… Size bir tanesini anlatayım mesela.

 

Adam kısa boylu, kendi halinde bir Türk erkeği. Evli, iki de oğlu var. Sıradan bir devlet memuru. Hali vakti yerinde ama milyarlar içinde de yüzmüyor. Öyle biri işte. Yakışıklı değil, karizmatik hiç değil, içki içmeden kendini rahat hissedemeyen, hafiften kompleksli bir adam. Para borcuna sadık ama hayatını ona borç veren karısına hiç değil. Bir karısı daha var. Adı Muko.

 

Adam ona öyle sesleniyor daha doğrusu. Yıllardır birlikteler. Muko daha genç kızken tanışmışlar, evli olduğunu bile bile bu adama aşık oluvermiş bir anda. Adam doğulu, boşanmak onların kitabında yazmazmış, öyle diyor! Bir iki görüşme derken işler büyümüş, adam Muko’ya bir ev tutmuş. Artık adam karısından kaçıp kaçıp o evde kalmaya başlamış. Muko onunla birlikte olduğu her an o kadar mutlu ki! İlerisini gerisini düşünmüyor. Maaşını adamın eline sayıyor, mutfağında onun için yemekler hazırlıyor ve bu durum ailesinin kulağına gidiyor.

 

Bence hikayenin bir kadın için en acı yerleri de bundan sonra başlıyor.

 

Kız ağlayarak içinde bulunduğu durumu anlatıyor babasına. O adamdan başka bir şansı olmadığını, onsuz olamayacağını anlatıyor. İster vurulsun ister taşlansın, yalnız ve yanlış bir yolda olduğunu kabul ederek ilişkisine izin istiyor. Aile de mecbur kızları için katlanıyor bu duruma. Ama yine de ağızlarını kapatabilmek için bir nikah yapılıyor imam efendinin önünde. Artık imam nikahlı bir kadın oluyor.

 

Genç, güzel bir kadın…
Parası elinde, zamanla ev bark sahibi olmuş bir kadın…
Sevmeyi bilen bir kadın…
Bir kuma oluyor…

 

7 yıl böyle geçiyor. Aynı iş yerinde, birbirinin yüzüne bakamadan. “Hanım” ve “Bey”in önüne geçemeden. Masasının üzerine kocasının, çocuklarının resmini koyamadan. Sol yüzük parmağı boş, evli olduğunu kimse bilmeden. Evde kalmış zavallı bakire muamelesi görerek. ”Kız Muko, otuzu devirdin kızıııım, ne zaman evlenceen?” sorularına “kısmet” diyerek cevap vermek zorunda kalarak geçirilen yıllar. Her akşam kocasını servise binerken görerek ve birazdan bir başka kadınla aynı sofrada yemek yiyeceğini ve sonra da sevişeceklerini bilerek…

 

Acı çekerek…
Kanayarak…
Kimseyle bunları paylaşamayarak…

 

Kaç kadın bunlara dayanabilir?

 

Ahmet Altan, Kristal Denizaltı adlı kitabında diyor ki; “Sıradan kadınlar aslında sıradan değildir. Sadece kimse onların kendine sakladıklarını ve bunların ne zaman açığa çıkacağını bilemezler. En tehlikeli, en hırslı ve en arzulu olanlar, o varlıklarının bile farkında olmadığımız sıradan kadınlardır, ‘sıradışı’ kadınlar değil.”.

 

En acılı aşkınız hangisiydi? Sizi en çok ölüme yaklaştıran, ruh kanseri eden? Ne kadar dayanabildiniz buna? Neden dayandınız? Daha iyisini bulamaz mıydınız? Ya en büyük fedakarlığınız nedir?

 

Sizi bilmem ama ben galiba ve ne yazık ki Ahmet Altan’ın bahsettiği o sıradışı kadınlardanım. Hani şu, sıradışı oldukları için bütün ilgiyi üzerlerine çeken ve hemen bir inceleme ve tez konusu haline getirilen kadınlardan. Bu kadınlardan o kadar çok bahsedilir ki; erkekler büyük araştırmalar ve birçok deneme-yanılma ile aslında her şeylerini keşfetmişlerdir bu kadınların. Gizli sandıklar her özellikleri erkek dergilerinin bir numaralı yazı ve araştırma konuları olmuş, sıradışılıkları sayfalara sığdırılmıştır.

 

İşte bu kadınlar “önce ben”cidir. Zora gelemezler, sıkılırlar. Romeo’nun, uğruna öldüğü romantik Jülyet’i olmak yerine bir yerde patron olmayı tercih ederler. Adamı görüp görmez aşık olmak yerine bir yıl peşinde koşturup, süründürüp her şeyini bilmek isterler. Sürprizlere yer yoktur –küçük mutluluklar dışında- “Seni kimler aldı, kimler öpüyor…”u söyleyerek sarhoş olmazlar ayrıldıklarında, belki ağlamazlar bile. Seks onlar için fizyolojik bir ihtiyaçtır, doluluk hissinden kurtulmak gibi, soda içmek gibi!

 

Yok be, ben o kadar da sıradışı olmak istemiyorum!

 

Ya siz Zeyna mı olacaksınız, sıradışı kadın mı? Karar zor, yukarısı ve aşağısı muhabbeti! Kim bilir günün birinde belki benim de Zeyna olasım gelir? Yok yok, almiim, ben böyle gayet mutluyum! 🙂