Aşkı arıyor tüm yürekler,
Sevmeyi; sevilmeyi istiyor…
Bilgeliği arıyor tüm akıllar,
Bilmeyi, sonsuz bilgiyi…
Tanrıyı arıyor tüm kalpler,
Ne olduğunu bilmeyi…

Kimimizin cevapları var, kimimizin soruları… “Tanrı kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi” sorusundan, “Tanrı benim” e kadar uzanan cevaplar…

Çeşitlilik…

Çeşitliliğe kulak kabartıyormuyuz? Dinliyormuyuz, seyrediyormuyuz, farkındamıyız… Bütünü görebiliyormuyuz peki, ya bütünü oluşturan ayrıntıları…

İdealize ediyoruz, yaratıyoruz…
Korkuyoruz…
Arıyoruz…
Savunuyoruz…
Umursamıyoruz…
Tutunuyoruz…

Kendimizi idealize ediyoruz; arkadaşlarımızı, dostlarımızı, aşklarımızı, ailemizi, fikirlerimizi…
Kendimizden korkuyoruz; arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan, aşklarımızdan, ailemizden, fikirlerimizden…

Kendimizi arıyoruz; arkadaş, dost, aşk, sıcak bir yürek, küçük bir fikir…
Kendimizi savunuyoruz; arkadaşlara, dostlara, aşklara, aileye, fikirlere karşı…
Kendimizi umursamıyoruz; arkadaşlarımızı, dostlarımızı, aşklarımızı, ailemizi, fikirlerimizi…
Tutunuyoruz; arkadaşlara, dostlara, aşklara, aileye, fikirlere…

Yaratıyoruz; idealize ediyoruz…

Sevgiyi yok ediyoruz kendi ellerimizle. Yok ediyoruz, hunharca. Boğuyoruz kendimizi, sıkılıyoruz kendimizden, dostlardan, aşklardan.

Bir hayat yaratıyoruz, bir kimlik çiziyoruz, sınırlarla dolu. “Sinirlenmez o” diyoruz, “İyi bir aşıktır o” diyoruz. Olmuyor olamıyor. Kim vaat etti size bunu? Dostunuz mu, aşkınız mı? Bizlerin koyduğu sınırlardır bunlar, karşı tarafı olduğu kadar kendimizi sınırlamaktır bu yapılan. Karşı tarafın sinirlenme hakkını elinden almaktır, iyi bir aşık olmama hakkına gasptır bu. Hoşgörüyü yok eden bir düşüncedir. Kafandaki fikre uymayan davranışlar sergilendiğinde kızarsın, hoşgörü gösteremezsin. Oysaki kişinin davranışıdır bu, tutumudur, olaylar karşısında gösterdiği tavırdır. Sana bunu kimse vaat edemez. Ettikleri vakit, inanma, sınırlama. Her kişi ‘her şey’ olandır. Yeri geldiğinde sinirlenende, yeri geldiğinde, iyi aşık olmayanda, onlar, bizleriz.

Elimizden yitip gidiyor dostluklar, aşklar. Çareyi, gidene suç atmakta buluyoruz, onu kısıtlayan, var oluşuna tecavüz eden bizler değilmişiz gibi. Hayata sataşıyor, aşklarımıza kızıyoruz, çıkış arıyoruz çıkmazlarda. Bizleri çıkmazlara sürükleyen hayat değildir, aynaya baktığında suçluyu göreceksin. Düşmanımız; hayat, dostlar, aşklar değil, kendi, idealize ettiğimiz kişiliğimizdir. Üzülüyoruz, istediğimiz gibi davranmadıklarında, isyan günleri başlıyor; oysaki biliniz ki, asıl isyan kendimize.

İdealize ettikçe, en büyük acıları yaşıyoruz, en büyük yaraları bu zamanda alıyoruz.

Korkuyoruz…
Kendimizden korkuyoruz dostlar, kendimizden. Neleri yapabileceğimizi görmekten, hayatın ta kendisinden korkuyoruz. Hayatın getireceği şeylerden, ‘bize sunacağı ne’ diye şaşkın şaşkın bakıyoruz. İdealize ettiğimiz için, gerçekleşmeyenlerden, gerçekleşenlerden korkuyoruz. Hayatın içine atamıyoruz kendimizi. İpimizi sağlam bir ağaca bağladıktan sonra akıntıya bırakmak neye yarar kendimizi, ne kadar uzağa gidebiliriz, ipin uzunluğu kadar mı? Olanı kabul etmek yerine, onu yoğuruyoruz ellerimizle; kalıba sokuyoruz, hayatı kişileri, aşkları. Hayatın, kişilerin, aşkların kalıpları olmadığını anlamıyoruz, her seferinde yarattığımız manzara kaybolsa da. Beklentilerimiz yıkılıyor, çöküyor. İdealize etmek ve korkular beklentileri doğurur. Beklentiler ise yıkılmaya mahkumdur.

Korktukça, en büyük acıları yaşıyoruz, en büyük yaraları bu zamanda alıyoruz.

Arıyoruz…
Kendimizi arıyoruz; dostlar, aşklar arıyoruz. Size bir sır vereyim dostlar ‘Aradıkça bulamayacaksınız’, ‘Aradıkça, kaybolan siz olacaksınız’…

Aradıkça anı kaçırıyoruz. Arama, geçmiş ve gelecek düşüncelerinde sınırsız turlar atmamızı sağlar. Sınırsızlıktan çıkmak ise bazen imkansızdır, imkansızlık ise sadece aptalların literatüründe vardır. Geçmiş-gelecek; hüzünler ve beklentiler sinsilesi. Geçmişe bağlı kaldıkça, gelecek planları yaptıkça; idealize ve korkular saracak her bir yanımızı. Kendi cehennemimizi yaratacağız; yanacağız. Şimdi ‘an’da kalabilirsek, ‘an’da kendi adımıza en olumlu tavrı sergiler ve gerekli tavrı uygulamaya sokarsak; aramayız. Kaçımız, ‘Her şey üst üste geldi bu dönem’ demedi ki, kaçımız bu cümleyi kurmaktan sıkılmadı. An da olumlu tepkiyi vermediğimiz, kendimizi yansıtmayan enerjilerle davrandığımız, olan olmadığımız için, gelecekte her şey üst üste gelecektir elbet. Aradıkça anı kaçıran bizleriz, tepkilerimizi kaçırıyoruz, gelecek kaygılarımızla; geçmiş pişmanlıklarımız, şimdinin tepkisine zemin hazırlıyor. Gelecekte ‘niye olmadı’ demektense şimdi ‘olun’. Şimdi olan tepkinizi verin. Korkmadan, idealize etmeden, aramadan, savunmadan, tutunmadan ve umursayarak.

Aradıkça, en büyük acıları yaşıyoruz, en büyük yaraları bu zamanda alıyoruz.

Savunuyoruz…
Kendimize, kendimizi savunuyoruz. Arkadaşlarımıza, dostlarımıza, aşklarımıza, ailemize karşı. Korku, idealize etmek, arayış buna sebeptir. Kendimize güvenmediğimiz için savunuyoruz, bizimle savaşıldığını sandığımız için savunuyoruz ve saldırıyoruz. Hayatı bir savaş arenası olarak görmesek kaçımız kendisini savunur. Savundukça kendimizi gizliyoruz, yıkılması güç duvarlarla, sınırlarla çeviriyoruz etrafımızı. Savundukça akışına bırakmıyor, güvenmiyoruz.

Kimileriniz ‘Muhammed’ de savaştı, o da savundu’ diyebilir. Ben de ‘önemli olan niyettir’ derim. Muhammed savaştığı kişilerden nefret etmiyordu, tıpkı Barabbas’ dan tokadı yiyip gülümseyen İsa gibi. İsa ikinci tokadı yemedi, niyeti sevgiydi. Sevgi enerjisini her birey okur. Muhammed kendisine saldırıyla bile olsa, soru soranlara, kendisini savunarak cevap vermedi, sadece olanı anlattı. Kabul ettirmek amacı olmadığı için bir çok kişi görüşlerini benimsedi.

Kendimizi, ‘Hayır, o öyle değil’ diye başlayan cümlelerle; ‘sana katılmıyorum’ söylemleriyle, hafifçe havaya kalkan kaşımızla kendimizi savunuyoruz. Olumsuzluk kelimeleriyle cümlelere başlamak demek, kendimizi savunmak demektir.

Savundukça hayatımızdan, gruplarımızdan insanlar çıkıyor, çıkartıyoruz. Gidenin arkasından bakmıyoruz. Saldıran biz olsak bile. Hayatımızdan bir varlığı çıkardığımız zaman, unutmayalım ki, ondan öğreneceklerimizi de, reddediyoruz.

Bir varlığı, samimiyetsizlikle suçladığın, ona saldırdığın zaman unutma ki, kendi samimiyetsizliğinle, kendi varlığınla savaşıyorsundur.

Savundukça, en büyük acıları yaşıyoruz, en büyük yaraları bu zamanlarda alıyoruz.

Umursamıyoruz…
Kendimizi umursamıyoruz. Arkadaşlarımızı, dostlarımızı, aşklarımızı, ailemizi… Sömürüyoruz. Bernard “Aşk oburluktan ölür” demiş zamanında. Oburuz, doymuyoruz, hep istiyoruz. Yetmedi, hep az geldi hayatın verdikleri.

Suçladık insanları, samimiyetsizlikle, ukalalıkla, sevgisizlikle… Söylediğimiz, yaptığımız hangi şeyin sorumluluğunu aldık. Kişiler gidince, ya ‘hazır değil’ dedik ya da, ‘kendisiyle barışık değil’ dedik. Türlü söylemlerle, işin içinden kendimizi sıyırdık, sıyırdığımızı zannettik. Aşklarımızı umursamadık, giden dostları. Kişi kendisini umursamadığı sürece, karşısındakini de umursamaz. Olanı kabullenmedik. Umursadığın ölçüde, umursanacağını unutma.
Umursamadıkça, en büyük acıları yaşıyoruz, en büyük yaraları bu zamanda alıyoruz.

Tutunuyoruz…
Kendimizi sevmek, kendimizden korkmamak için, kendimizi güvende hissetmek için tutunuyoruz, aşklarımıza, dostlarımıza, ailemize, fikirlerimize. Tutundukça yitiyor her şey. Tutunmak için aşk istiyoruz, güven istiyoruz. Tutundukça idealize ediyoruz, ettikçe tutunuyoruz. Korktukça sarılıyoruz ona. Sarıldıkça boğuyoruz. Boğdukça elimizden gidiyor. Tutundukça beklentilerimiz artıyor, beklentiler gerçekleşmeyince, üzülüyoruz. Kimimiz üniversiteli olma fikrine, kimimiz öğretmen kimliğine, kimimiz aşklarımıza tutunuyor. Tutundukça kayıyoruz. Kendimizi sevmediğimiz için, bizi var eden şeylere bağlanıyoruz. ‘Ben, ……’yı kazandım’, ‘Ben, ….’yı düşündüm’, ‘Ben, …..’nın sevdiği kişiyim’, ‘Ben, …..’nın kurucusuyum’………….. Oysa ki, sadece olanız. Sıfatlara tutunuyoruz. Tutunma nickleriyle chatleşiyor, insanlara sıfatlarımızla anlatıyoruz kendimizi. Her yeni kişinin bizi sevmesi, beğenmesi gerekli. Buna ihtiyacımız var; çünkü kendimizi sevmiyoruz. Bu ödevi başkasının yapmasını bekliyoruz. Olmayınca da kızıyoruz.
Tutunduğumuz şey, ölüdür. Tutunduğumuz dal kopacaktır, koptu ve öğrenemedik bir hayat boyu. Koptukça yeni dallar aradık. Oysaki bir tek sen varsındır. Sen, bilgin ve kendine olan sevgin. Sevgi oburuyuz bizler, vermesini ve almasını bilmeyen sevgi sömürücüleri. Tutundukça, yere düşen.
Sevgi akışı, tutunmadıkça, idealize etmedikçe, korkmadıkça, aramadıkça, savunmadıkça, umursadıkça, akacaktır benliğinize, benliğinizin o sonsuz havuzuna.
Tutundukça, en büyük acıları yaşıyoruz, en büyük yaraları bu zamanda alıyoruz…

Kendini idealize etmedikçe, etmeyecek, edilmeyeceksin…
Kendinden korkmadıkça, korkmayacak, korkulmayacaksın…
Kendini aramadıkça, bulan olacaksın…
Kendini savunmadıkça, saldırılmayacaksın…
Kendini umursadıkça, umursayacak, umursanacaksın…
Tutunmadıkça, kendini seveceksin…

Nietzsche, “Tanrıyı ve insanları deneme”
Deneyen Tanrıyı ve insanları kaybeder…