Yeni Zelanda’ya en yakın ülkelerden biridir Fiji. İki büyük ve yaklaşık üçyüz irili ufaklı adadan oluşur. Epeydir gitmeyi düşündüğümüz bu cennet Pasifik Adalar topluluğuna nihayet şeytanin bacağını kırıp gittik geçen ay.

Auckland’tan yaklaşık üç saatlik bir uçuşla Nadi’ye vardık. Nadi başkent olmasa da turistlerin ilk gittikleri, Fiji standartlarında büyük bir deniz kenarı şehri. Burada da pek çok otel ve benzeri konaklama yeri olmasına karsın insanlar genellikle bir deniz uçağına ya da feribota binip daha ufak adalara gitmeyi tercih ediyorlar.

 

Uçaktan iner inmez bir sıcaklık vücudumuzu sardı. İlk karşılayanlarımız Fijililere özgü çiçekli gömlekleri ve eteğe benzer kıyafetleriyle üç gitarist oldu. Sesleri çok güzeldi ve biz pasaport kuyruğunda beklerken bizlere şarkılar söylediler.

Elbette Fiji hakkında çok şey duyup, fotoğraflarını gormus, internetten araştırmalarını yapmıştık. Kristal sularda yüzmek, güneşle yıkanmak, hiç durmaksızın tropikal meyve yemek, bir hamağa uzanıp saatlerce düşlere dalmak gibi fantezilerim vardi. Bu fantezilerin bir kısmı gerçek oldu, bir kısmı ise hayal kırıklığına ugradi. Ancak benim icin en önemlisi, hiç tahmin etmediğim başka güzelliklere gözümü açtı.

Bizim kalacağımız yer Nadi’den feribotla kırk beş dakika uzaklıkta Musket Cove Resort’tu. İlk hayal kırıklığım havanın sıcaklığının yeterince yakıcı olmaması ve güneşin bulutlarla sürekli kapanmasıydı. Oysa sonradan öğrendik ki biz şanslı sayılırdık. Son üç gündür durmaksızın yağmur yağmıştı ve ilk defa bizim vardığımız gün güneşi görmüşlerdi. Fiji’de iki mevsim görülüyor; kuru ve ıslak mevsim. Islak mevsim yani aralık, ocak, şubat; yaz ayları olmasına ve hava sıcaklığının 35 dereceye çıkmasına rağmen sürekli yağışlı oluyor. Kuru mevsim ise nispeten yağışsız ama yine de arada bir yağmur yağmayacağı anlamına gelmiyor. Zaten bitki örtüsünün zenginliğini görünce yağmursuz bir havayı düşünmek bile mümkün olmuyor.

Kaldığımız yere feribotla vardığımızda başka bir gitarlı grup bizi karşıladı. Sonra bizi buggy denilen golf arabasına bindirip resortun turunu yaptırdılar. Kaldığımız süre boyunca bu tatil köyünde hiç araba görmeyecek; ancak, bu elektrikle çalışan golf arabalarının insanların biricik ulaşım aracı olduğunu fark edecektik.

Resort oldukça sevimli ve sakindi. Bura denilen geleneksel Fiji köylerindeki kulübelere benzetilmeye çalışılmış bir yerde kaldık.

Vardığımız andan itibaren ilk dikkatimizi çeken Fijililer oldu. Kimsenin yüzünde bir gerginlik yoktu. İnsanlar çok yavaş, sanki her bir adımda ayaklarının altındaki toprağı hissederek yürüyorlardı. “Fiji time” (Fiji zamanı) denilen bir kavram bile vardı. Bu kavram, “hiçbir şeyi aceleye getirmeden, rahat ve sakince bir şeyi yapmak” anlamına geliyordu. Bu kavram yüzünden insanların tembel olabileceği, hiç bir işin doğru dürüst yapılamayacağı önyargısına kapılmıştım. Ne de olsa bize öğretilen en azında biraz stresin iyi bir motivasyon aracı olduğu ya da bir işi yaparken stresin doğal bir sonuç olarak karşımıza çıktığı idi. Ancak Fiji time tuhaf bir süratle işliyordu. Her iş bitiyor, her şey doğal bir akışla ilerliyordu. Fiji’yi anlatan kitaplardan birinde söyle bir laf vardı, “Biz herşeyi yavaşlatıyoruz ki dünya bize yetişebilsin!”

 

Biz oradayken Fijililerin bağımsızlık günüydü. İngiliz sömürgesi olmaktan kurtuluşlarının otuz altıncı yıldönümüydü. Kurtuluş günü olarak Mesket Cove Marinasının barının orada bir bayrak töreni yapıldı. Daha sonra gitarlar çalınıp şarkılar söylenerek ve dans ederek plajda yüründü. Günün geri kalanında resortlara özgü eğlence ve yarışmalar yapıldı. O aksam ayrıca kava seremonisi vardı.Kava içkisi, Kava ağacının köklerinden elde edilen geleneksel bir içecek. Eskiden büyük olasılıkla ruhani ritüellerde kullanılan bir içecekken şimdileri Fijililerin kafayı bulmak için kullandıkları bir içki. Hafif bir narkotik etki yarattığı söyleniyor. Kava seremonisi için hazırlanmış, geniş bir tahta kasenin içine yavaş yavaş soğuk su ekleniyor. Bu arada kava tozu tulbentimsi bir torbanın için konuluyor ve bu suyun içinde sıkıla sıkıla dolaştırılıyor. Su çamurumsu bir renge dönüşüyor. Bu işlem bir on, on beş dakika sürüyor. Daha sonra küçük Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış kaselere bu bulanık su doldurularak içiliyor. İlla ki denemek gerekti. Görünüşü gibi tadı da çamurumsu bir içecek. Ama o kadar da zor içimli değil. Ağızda diş doktorundan yarım saat önce çıkmışsınız gibi bir taç bırakıyor. Bana bir kase yetecekti, ancak Fijili dostları kıramayarak ikinciyi de içmek zorunda kaldım. Dışardan gözlemlediğim kadarıyla eğer yeterince bu kaselerden içerseniz hareketleriniz yavaşlamaya, gözleriniz bir noktaya takılmaya başlıyor, artık kafanızdan neler geçiyor orasını bilemem. Pek uyuşturucu düşkünü değilim, o yüzden denemesini yapmadım, ben ikinci kaseden sonra rahat bir uyku uyudum o kadar.

Orada olduğumuz sure boyunca bir gün yağmurlu da olsa her gün yüzme sansım oldu. Kaldığımız yerin koyu görüntü olarak muhteşemdi, ancak bir yat limanı olduğu için su bulanık ve kirliydi. ayrıca gel-git olayı deniz seviyesini çok etkiliyordu.O nedenle denize girmek için 100 metre kadar yürüyüp daha temiz yerleri seçtik.

Bir keresinde de deniz gözlüklerini alıp açıkta bir kum adasına gittik. Arada bir köpek balığı paranoyası yaşasam, deniz yılanlarıyla beraber yüzmek zorunda kalsam ve timsah avcısı Stene Irwin’i yakin zamanda öldüren stingrayle karsılaşsam da, yaşadığım muhteşem bir deneyimdi. Rengarenk kelebek balıklarından, mavi deniz yıldızlarına, adini bilmediğim ama her biri bir sanat eseri onlarca çeşit balığa hayranlıkla baktım. Bir ara, bir mercan adası üzerinde doğru dalmışken yüzlerce rengarenk balık çevremi sardı. Bir balık burcu kadını için daha büyük bir zevk olabilir miydi acaba?

Kaldığımız adadaki bitki örtüsü de denizin içi kadar zengindi. Gelmeden önce Hindistan cevizi ağaçlarına dikkat etmemiz, mümkünse altlarında yürümememiz söylenmişti. Bu taş gibi meyveler, metrelerce yükseklikten sağa sola patır patır düşebiliyordu. Frangipani ağaçları favorimdi, baygınlık gelene kadar kokladım çiçeklerini. Kaldığımız yerin önünde mango ağacı vardı. Ağacın meyveleri aksamları bizim çatıya bangır bangır düşüp arada uyandırıyordu. Papaya ağaçları, hibiscus çiçekleri, begonyalar her yerdeydi.

Son gün Nadi’ye biraz erken gidip şehri dolaşma imkanı bulduk. hiçbir penceresi olmayan belediye otobüsüne bindik. Otobüste söyle bir yazı vardı “içeri gir, otur, çeneni kapa ve tutun”.

Nadi’de Fiji’nin karışık kültürlerinin bir arada yaşayışını daha iyi gördük. Hindu tapınağı ile cami aynı sokaktaydı, bir kaç dil sürekli bir arada konuşuluyordu. Fiji’nin sürekli nüfusu Fiji’nin yerlilerinin yani sıra Hintliler, Çinliler ve az da olsa değişik ülkelerden Fiji’ye yerleşmiş beyaz adamdan oluşuyor. Çok turistik bir yer olmasına ve insanların çok kolay iletişime geçmelerine rağmen, yolda oranızdan buranızda çekiştirerek sizi dükkânına sokmaya çalışan, laf atan, tuhaf bakan insanlara rastlamak mümkün değildi. En kalabalık yerlerde bile bir basitlik, sükûnet, rahatlık hâkimdi.

Fiji bana kalırsa gerçekten de bir cennet. Bununla birlikte elbette turizm denilen tuhaf olgu yüzünden pek çok yer kirlenmeye uğramış. Otel ve milyon dolarlık özel villaların inşaatları hiç durmaksızın almış başını gidiyor. Oysa bazı köylerde halk fukaralık içinde yaşıyor. Bu tip çelişkileri görmek insanin vicdanına bıçak gibi saplanıyor. Gel gör ki bu bozulma dünyanın sorunu, sadece Fiji’nin değil…

Bir de ne yazık ki her tarafta tropikal meyve ağaçları varken, kaldığımız yerde doğru dürüst meyve, sebze alacak yer bulamadık. Tüm yiyeceklerimizi restoran ve cafelerden almak zorunda kaldık. Neyse ki yemekler çoğunlukla güzeldi. Balık ve deniz urunu sevenler için çeşnisi boldu.

Herşeye rağmen gidilesi, görülesi, sevilesi bir yer Fiji ve Fiji’nin yerli halkı. Bir daha olsa bir daha giderim. Ancak eğer bir daha imkânım olursa Vanuatu, Raratonga, Tonga, Samoa, biraz uzak kaçsa da Havai gibi benim için keşfedilmemiş Pasifik adalarına da uğramak fena olmaz hani…

Bula: Mbula okunur. “Merhaba, ne haber, selam” anlamına gelir. Fiji’de karsılaştığınız herkes size böyle seslenecektir, sizin görmediğiniz arkanızdan gecen biri bile “Bula” diye selam verecektir. Bu sözün Fiji’de gün boyunca ne kadar sik tekrarlandığına şaşarsınız.