Bu yazıyı yazarken aklıma ilk kez AIDS hakkında bilgi edinmem geldi. Diş hekimliği öğrencisiydim. California’da bir hastalık vardı, insanları vuruyordu ve bir hocamız bize bu hastalıkla ilgili bilgi veriyordu. Bize sadece ve sadece korunma ve hastaları koruma mesajı verilmişti. Bilinçli olmalıydık, hem kendimizi, hemde diğerlerini korumalıydık. Mesaj buydu 1980’li yıllarda.

 1990’lı yıllara geldik. Afrika’da AIDS başını almış gidiyor. İnsanlar ölüyor, ilaç yok, milyonlarca çocuk öksüz kalıyor. Tarlalarda çalışacak, sürecek insan kalmamış. Bakıyorsunuz, ürünler ekilip biçilemiyor. Çocuklar annesiz babasız, milyonlarca çocuk yetimhanelere alınıyor. İlaç olmaz ise, insanlar ölmeye devam edecek… Kültürel beceriler, evde anneden ve babadan öğrenilen bilgiler çocuklara iletilemiyor. Herkes AIDS’ten korkarken, bir şeyler göz ardı ediliyor: Bir kültür yok oluyor, beceriler nesilden nesile iletilemiyor. Toplumsal bir çöküş söz konusu, ne olacak? Herkes umutsuz… Bu salgının toplumsal, ekonomik boyutu belirmeye başladı…

2000’li yıllarda yaşıyoruz şimdi. Artık virüs baskılayıcı ilaçlar var. Artık hastalığı iyice tanır olduk. Virüsün fotoğraflarını ezbere biliyoruz. Kendisini nasıl kopyaladığını, nasıl hücrelerimizi kullanarak çoğaldığını da duyuyoruz. AIDS’i durdurmak artık çok kolay gibi gözüküyor. Diyoruz ki, korunun, koruyun, prezervatif kullanın, HIV testi yapılmadan kan nakli yapmayın, steril iğne ve alet kullanın, anneden bebeğe geçişi engelleyin. Koruma programları yapın, bu konular için fon geliştirin. Evet, dünya dersine çalıştı, her şey çok iyi biliniyor. İlaç var, para var, programlar var, nedir peki olmayan???

Tam 2000 yılında dünya milletleri söz verdiler: AIDS’i durduracağız, salgının yayılışını tersine çevireceğiz. Bu söz, 2001 yılında dünya milletlerince bir deklerasyon ile yinelendi. 2005 ve 2006 yıllarında politik deklerasyonlar oluşturuldu, ‘AIDS ile savaşacağız’ denildi. Şu an 2006 yılı bitiyor… Her gün 8000 kişi bu virüs ile tanışıyor. Dakikada 10-25 yaş arasındaki 6 kişiyi buluyor bu virüs. Virüsün işi çok kolay çünkü biz düşmanımıza karşı birlik olamıyoruz, çünkü o bizim birliğimiz bozuldukça daha çok buluyor hedefini. Biz bölünüyoruz. Bende olmaz, onda olur diyoruz. Ben çok eşli değilim ki diyoruz, ama eşimizin çok eşli olabileceği ve riskli davranış gösterebileceğini düşünmüyoruz. Onda AIDS varmış deyip, ‘O’na sırtımızı dönüyoruz. ‘O’nun hayatını zorlaştırıyoruz, ötekileştiriyoruz, ve virüse yardım ediyoruz. Virüsün çoğalımına ve yayılımına yardım ediyoruz, çünkü bilmiyoruz veya YANLIŞ BİLİYORUZ.

Şu anki durumu nedir bu AIDS’in? Kimi ülkelerde doğru bilgilendirme sonucu gerçek anlamıyla algılanılan ve kabul edilen, kimi ülkelerde ise yanlış veya eksik bilgilendirme nedenleriyle korkulan, kaçılan, hakkında konuşulmak istenmeyen ve kabul edilmeyen bir hastalık.

Eğer yanlış biliyorsak, neden öğrenmiyoruz? Çünkü bilgiye ulaşımda da eksiklikler var. Diyorum ya, ayrım yapıyoruz, damgalıyoruz. Çoğu bilgiyi öğretirken, AIDS ile ilgili bilgileri vermekten kaçınıyoruz ve esasında biz BU VİRÜSE YARDIM EDİYORUZ.

Türkiye’de AIDS’e yönelik bilgiler genellikle medya aracılığı ile verilmekte olup, şu an için okullarda geniş kapsamlı, yaygın bir eğitim ülkemizde bulunmamakta. Bu hastalık gelişmiş dünya ülkelerinde artık doğru olarak kavranabilen, bir insan hastalığı tarzında yerini almış durumda. Şu anda da Türkiye’de bu hastalık kamuoyu tarafından yanlış algılanmakta ve HIV ile yaşayanlar ayrımcılık ve damgalama korkusuyla yüzlerini saklamak zorunda kalıyorlar.

HIV ile yaşayanlar sağlık hizmetlerine erişimlerinde zorlanıyorlar, HIV+ oldukları anlaşıldığında ise, deşifre edilmekte, sosyal yaşamları daraltılıyor ve dışlanıyorlar. İnsanlar sosyal yaşamlarıyla vardır, ait olmak, benimsenmek temel yaşam ihtiyaçlarındandır. Yaşam arkadaşlıklarla zenginleşir, keyifli arkadaş sohbetleri, sosyalleşme mutlu bir yaşamın temel öğelerindendir. HIV+ olan bir kimse, çevresindeki insanlar bilinçli değilse, tüm sosyal desteğini kaybeder. Bazen yetersiz bilgi nedeniyle okuldan atılır, bazen eve alınmaz, bazende hastane koridorlarında gereksiz yere günlerce bekletilir, bazende doktorlar dokunmazlar ona. Ne zamanki duyarlı bir kimse çıkar, örneğin mesleğini hakkıyla yapan bir diş hekimi veya doktor tarafından itina ile tedavi edilir, yaşam tekrar bir anlam kazanır onun için. Aslında diş hekimi veya doktor görevini yapmaktadır, ama ‘O’ minnettar kalmaktadır.

Kendimizi sorgulamanın zamanı geldi. HIV pozitif olmak, bir insanın sadece vücudunda bir virüsü taşıdığının ve bu virüsle yaşayacağının bir belirtisidir. “Ötekileştirmeye” sebep değidir. Bu virüs bir insan virüsüdür.

Yargılamak ve AIDS’e sırtını çevirmek, sadece bu virüsün işini kolaylaştırır. Çünkü bizler yargıladıkça, damgaladıkça, ayrım yaptıkça, HIV hiç bir ayrım yapmadan daha çok insanı bulmaya devam edecektir.

Gelelim bugüne, HIV+ lik hakkında bilgi edinmiş olan, alanda çalışan, eşi dostu pozitif olanlara, gelelim 2007 yılının başına. BİZ BİLİNÇLİYİZ. Biz pozitifler ile aynı odadada çalışırız, aynı telefonuda kullanırız, aynı masada da yemek yeriz. Doğumgünlerinde sarılırız, öperiz, kutlarız bu yüce yaşamı hep beraber. Çünkü biz onlardan bize virüsün bu şekilde bulaşmayacağını biliriz. Çünkü biz DOĞRU BİLENLERDENİZ. Dışlanmanın ve ayrımcılığın ne kadar ağır olduğunu, esasında bunun bir insanlık utancı olduğunu da biliriz. Çünkü biz, HIV+ diye ayrım yapmayarak, yazarıyla, doktoruyla, öğrencisiyle, web tasarımcısıyla, halkla ilişkilercisi ve avukatıyla sohbet edip, hayatımızı zenginleştirenlerdeniz.

HIV ayırmadan seçiyor, o zaman biz niye ayrım yapalım?

Serap Aşar Brown