Afrika’nın balta girmiş ormanlarında, doğanın canına okumakta olan bir altın madeni şirketinin, elektriklerinin kesik olduğu, bu sebeple de, şiddetinin tüm Afrika’nın hangi bölgesinde bulunduğuna göre değişmekle birlikte, tüm dünyaca genel kabul görmüş ünlü sıcağının hamam gibi ısıttığı kamp odasında bu mektubu yazmak geldi içimden. Severim böyle cümleler kurmayı çok kullanışlı olmasalar da.

“Hayatta ızdırap var” der Budha. Konuyu biraz olsun gözlemlememiş birinin kabul etmeye kolayca yanaşmayacağı bu saptamanın “bilimsel bir kanun” derecesinde gerçek olduğuna inanıyorum. Yerçekimi gibi orada duruyor işte. Doğmak ızdırap, yaşamak ızdırap, ölmek ızdırap. Kimse de bundan kaçamıyor.

Dört ay önce şu an bulunduğum  altın madenine geldim. Bundan iki sene önce Fazıl Say’ın Kazdağı’ndaki konserindeydik. Orada işletime açılmak üzere olan altın madenini protesto ediyorduk. Sonra ne oldu ne bitti kendimi başka bir ülkenin kaynaklarını sömüren ve doğasını mahveden bir firmanın bu altın madeninde buldum. Kendime bu konuda çok acımasız davranmayacağım. Hayat koşulları insana doğru olmadığını düşündüğü işler yaptırabiliyor. Nerede duracağımızı bilmek önemli elbette. Ama her şey öylesine içe içe geçmiş durumda ki, bugünkü üretim düzeninin her türlü nimetinden hepimiz yararlanırken onun bedelini de bir şekilde ödüyor olmayı kabul etmemek bir tür iki yüzlülük olsa gerek. Elbette düştüğümüz yer bir altın madeninde çalışmak olmamalı. O da benim aç gözlülüğümle ya da korkularımla ilgili olsun hadi.

Gözlemlemeye, anlamaya çalışıyorum. “Ben ızdırabı sonlandırdım siz de bu ızdırabı sona erdirebilirsiniz” der Budha. Bunu mantıklı buldum. Öğretiyi çalışmaya başladım. Her gün meditasyon, enerji artıran egzersizler ve günlük hayatta farkındalığı sağlama çalışmaları vs. Çalışkan bir öğrenci olduğum söylenebilir. Bilgeleşiyordum yaş aldıkça ve çalışmalar ilerledikçe. Zaman zaman rüzgardan ötürü savrulmalar olsa da gayet iyi gidiyordu. Ta ki şu an bulunduğum çalışma ortamına gelene kadar.

Rüzgarlar var der Budha. Zihniniz yeterince ehil değilse bu rüzgarlar sizi oradan oraya savurur atar. Bunlardan biri mutsuzluk ve mutluluk, bir diğeri başarı ve başarısızlık. Her zıt çift rüzgarın her ikisi de aynı derece de etkili savurur yeterince sağlam basmıyorsanız.

O rüzgarlar hep var. Bazen orta şiddette, bazen tatlı bir esinti, bazen bir fırtına şeklinde. Bunlar hep olur hayatın içerisinde. Farkındalık yoksa ne olduğunu bile anlamadan şiddetle savrulursunuz.

İşte geldiğim yerde fırtına vardı adeta. Tüm işlerin karman çorman olduğu, sorunu nasıl çözeceğini bilemeyen liyakatsız yöneticilerin yönettiği bir işyeri. Üstüne bir de üstünüzün size kötü davrandığı, tüm bunlar olurken çalışma sahası ve kamp dışında gidebileceğiniz, kafanızı dağıtabileceğiniz,tebdil-i mekan edebileceğiniz bir alternatifiniz olmaması.  Ailenizden de uzaktasınız. İşte tüm bunlar bir arada olunca sağlam bir fırtınada kalmış sayabilirsiniz kendinizi. Adeta altı yedi yıldır çalıştığım her şey boşa gitmişti. Düşmüştüm..Kalkmaya çalışıyordum, kalkar gibi oluyordum rüzgar bir daha savuruyordu. Arada bir kalkıp ta yürüdüğüm o kısa süreli anlar vardı. Tüm enerjim yerine geliyor yaşama coşkusu içimi bir anda dolduruveriyordu. Sonra bir daha…

Artık çaresizlik dışında bir şey kalmamıştı. Hayatın ızdırabını bilmek yetmiyor. Onu iliklerine kadar hissetmek gerekiyor ki, ondan sonsuza dek kurtulmak için gerekli adımları atasınız.

Çalışmam boşa gitmemişti esasında. Sadece onu hayatımın her anına, Budha’nın deyimiyle “kaliteli bir kumaşın, kaliteli bir boyayı emerek her tarafına yayması” gibi, farkındalığı hayatıma yaymam gerekiyordu.

Bunu yapabilmiş gibi görünmeyi istemem. Bununla birlikte yol aldığımı da inkar edemem.

Bugün Aslı’ya da söylediğim gibi, arena’da dövüşmek zorunda kalan bir gladyatörde olması gereken kararlılığa sahip olmadan başaramıyorsunuz. Gladyatörse gidebilecek bir yer yoktur. Hayatımın bu döneminde arenadaki gladyatör gibi hissediyorum. Defalarca kaçmak istedim. Kaçabilirdim de bir gladyatörün aksine. Ama o zaman her şey boşa gitmiş olacaktı. Bu sebeple kaçmak söz konusu dahi olamazdı.

Dış koşullar ne olursa olsun bundan etkilenmemenin adı farkındalıktır, şimdiki zamanda kalabilmektir. Çok basit ama çok pratik gerektiren bir haldir. Arena dediğim bu yerde anladığım, emin olduğum şey bu oldu.

Tüm o bahsettiğim berbat çalışma ortamı vs aslında kafamda yarattığım bir hikaye aslında. Evet var hepsi. Bu da acı veriyor insana. Yine de kendi kendimize anlattığımız hikayelerin yanında gerçek acının lafı bile edilmez. .

Hala bu sevimsiz ortamdayım. Belki yine umutsuzlukla dolu, mutsuz anlar yaşamaya devam edeceğim. Ama tüm bu durumu yaratan en önemli unsurun kendi zihnim olduğunu asla unutmayacağım. İşte buna yüzde yüz eminim.