(Facebook’ta yazdığım iki iletinin derlemesi.)

Bölüm 1

Dün Sözcü’de Soner Yalçın’ın “Erdoğan’ın Alevi düşmanlığının kökeni” yazısını okudum. Kısaca özetlersek, Osmanlı Türklere düşmandı ve Alevi demek Türk demek; RTE de Osmanlıcı bu yüzden son Osmanlı sultanı gibi davranıyor ve Alevileri bu yüzden sevmiyor, Türk kavramını da bu yüzden kaldırmak istiyor yazmış Soner Yalçın. Yazıdan aslında RTE’nin davranışlarının yüzlerce yıllık bir bilincin devamı olduğunu anlıyoruz. Ortaya bir anda çıkmıyor böyle bir yapı. Aslında kitlesel bilinçte var olan inanışlar, insanlarda bedenleniyor. Bu bağlamda baktığımızda benim çok net gördüğüm, RTE’nin bizleri Osmanlı karmasıyla yüzleştirdiği. Yüzlerce yıldır atalarımızın maruz kaldığı davranışları görüyoruz aslında. Bu sadece Alevilikle ilgili değil. Türk olmakla ilgili bir durum. Her ne kadar şimdi tarih derslerimizde şanlı Osmanlı’nın torunları olarak öğretilse de bize, Osmanlı’daki en hor görülmüş, en ezilmiş halk Türkler. İmparatorluk dağılınca kabak yine Türkler’in başına patlamış, olan hep bizim atalara olmuş. Osmanlı başlangıçta Türklerin kurduğu bir beylik olsa da sonradan bildiğimiz üzere uluslararası bir imparatorluğa dönüşüyor. Daha doğrusu Osmanlı Hanedanı zaten Avrupa Birliği gibi. Hanedandaki herkes Avrupalı, 33 padişah anasından sadece ikisi Türk. Kalanların hepsi ya İtalyan, ya Fransız, ya Rus vs.

Velhasıl kelam, bu toprakların Osmanlı karmasıyla kucaklaşıp vedalaşması gerekiyordu ki bugünleri yaşıyoruz ve RTE de bizleri bu karmayla yüzleştiriyor diye düşünüyorum. Bununla birlikte Anadolu kıyametini yaşıyor ve her kıyamette bir tetikleyici vardır, yani uyandırıcı; burada da yine RTE’nin bu rolü hakkıyla yerine getiriyor. Tabii bu benim de olan biteni kolaylıkla kabullenebildiğim anlamına gelmiyor. Sadece olan biten hususunda hissettiğim böyle…

Peki bu karma tamamlandığında ki evet tamamlanacak, ne başlayacak? Atatürk Çağı… Ben Atatürk’ün ektiği tohumların henüz yeşermediğini düşünüyorum. Evet, Atatürkçülük diye bir kavram var ve Atatürk sonrası sistemimiz Atatürk ilke ve inkilaplarına göre şekillendi de kaç kişi gerçekten onu, onun vizyonunu gerçekten anlayabildi ve hissedebildi tartışılır. Özellikle de devlette yönetici kademesinde olanlar…

Kısaca ben bugünleri, canımız çok acısa da yaşamamızın hayırlı olduğunu hissediyorum ve geleceğimizin çok farklı ve aydınlık olacağına inanıyorum, her ne kadar öyle şu anda böyle görünmüyor olsa da durum.

Bu arada bugün Osmanlı Hanedanı’ndan Neslişah Sultan aramızdan ayrılmış. Resmine bakarken aklımdan şu geçti: Osmanlı Hanedanı’na aile sergisi açtırmaya kalksak, acep kaç kişiye ihtiyacımız olurdu… Neyse yolu ışıkla dolsun Neslişah Sultan’ın…

Yolumuz hep ışık dolu olsun…

Bölüm 2

Dün gece içime şöyle bir his doğdu RTE ile ilgili yazımı yazdıktan sonra: Olayın kökenleri taa Türkler’in İslamiyet’i kabullenişine kadar gidiyor. (Aslında var olan tüm problemleri ilerletirsek evrenin yaradılışına kadar gider de her şey, hadi burada bir es verelim.) Sonuçta İslamiyet, Türk toplumuna gelmedi. Türkler şaman bir toplumdu. Araplar ise imparatorluk kurmak istiyorlardı ve her imparatorluğun yaptığı üzere birleştirici unsur olarak İslamiyeti kullandılar. Nasıl yani diyeceksiniz? “Islam: An Untold Story” adlı bir belgesel izledim ve oradaki araştırmacı İslamiyet’in ilk yıllarını araştırıyordu. O devrin paralarını inceliyordu ki ilk olarak Hz. Muhammed ve İslamiyet’in Araplar arasındaki yer alış kökenlerine ulaşabilsin ve ilginç bir biçimde Hz. Muhammed öldükten 50-60 sene sonra ilk kez paraların üzerinde Hz. Muhammed’in adına rastlanıyor. O belgeselde iddia şuydu: İmparatorluk kurmaya hazır olana kadar İslamiyet’i o kadar da sahiplenmediler Araplar, ama ne zaman bu hareket başladı, İslam’ı bayrak yaptılar. Burada sakın şu yanlış anlaşılmasın: Bahsedilen İslamiyetin öğreti olarak evrensel değeri, Hz. Muhammed’in önemi değil; Araplar’ın İslamiyet’e aslında nasıl yaklaştıkları. Bu belgeseldeki verilerden de İslamiyet’in siyasallaşması taa o zamandan başlıyor ki Emeviler ve Abbasiler dönemlerini de biliyoruz. Aslında İslamiyet bahanesiyle iktidarlarını genişletiyorlar Araplar. Nitekim de yine tarih derslerinden biliriz Türkler o zamandan başlarına bela ve yine Araplar’ın Türkler’i kılıçtan geçirerek İslamiyet’i kabul ettirdiklerini de biliyoruz. Yani öyle güle oynaya Müslüman olmadılar atalarımız. Söylenene göre onbinlere can verildi bugünlerde… Tabii yine altını çizeyim, bir din, öğreti, felsefe olarak İslam’dan bahsetmiyorum. Araplar’ın hakimiyetlerini yaymak için dini kullanmalarının altını çiziyorum. İşte Türkler ve Araplar arasındaki travma buralarda başlıyor ve bunun şifalandırılması gerekiyor öncelikle diye hissettim içimde.

Bunun günümüze yansımalarını nasıl görüyoruz? Mesela iki farklı toplumu gözleme şansım oldu benim, bizi ve Mısır’ı. O kadar ortak noktamız var ki Mısır’la. Fakat Mısır, Atatürksüz Türkiye özetle. Atatürk olmasaydı, muhtemelen bugünlerde olacağımız hal. Hatta çok ilginçtir tam da Atatürk’ün yaşadığı dönemde Mustafa Kamil adında bir vatansever var Mısır’da. O da başlangıçta Mustafa Kemal gibi, fakat sonradan padişaha sadakate veriyor kendini okuduğum kadarıyla ve etkisiz kalıyor. Resmen bizim ülkenin paralel evreni gibi yani yaşananlar. Birisinde Mustafa Kemal var, diğerinde Mustafa Kamil. Birisi padişaha baş kaldırıyor, diğeri ona sadık kalıyor. Birisinin hikayesini iyi biliyoruz, diğerini ben tesadüf etmesem duymayacağız bile belki. Tabii şu nokta aklıma takılıyor: Neden Atatürk gibi bir lider bize geldi? Aslında yanıt yine kökenlerimizde yatıyor. Şaman atalarımızın bizlere mirasında. Mısırlılar, Fatimi kökenli yani Arap toplumu. O eski Mısır’la bir alakaları yok, onlar Roma döneminde tarihten silinmişler zaten. 7. yüzyılda Fatimiler Mısır’ı alınca şimdiki toplumun kökenleri ortaya atılmış. Bizim kökenler ise şaman Türkler ile Anadolu toprağında binlerce yıldır yerleşmiş nice kültürün harmanından oluşuyor. Daha zengin, kadının erkekle eşit olduğu, felsefenin daha derin işlediği bir yapı. Nitekim İslamiyet’i kendimize göre evriltiyoruz. Sufizm bu topraklarda hızla gelişiyor, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş gibi ruhsal figürler ortaya çıkıyor ve Alevilik de bize özgü ki ben Alevi arkadaşlarımla sohbet ederken doğrudan spiritüel muhabbetler ediyorum. Hani hiçbir spiritüel kitap okumamış bile olsalar, konuları Aleviliğe özgü kavramlarla o kadar güzel ifade ediyorlar ki… Kısaca bizim harmanımız ve toplumsal bilinçaltımız Atatürk gibi bir kişiliğin ortaya çıkması için harika bir karışım ve de öyle bir ruhu ortaya çıkartıyor. Fakat Mısır’ın kökenleri ve atalar yapısı daha farklı olması sebebiyle orada Atatürk gibi bir lider ortaya çıkamıyor.

Hani İslamcıların Atatürk’e düşman olmalarının, Türk kavramını ortadan kaldırmaya çalışmalarının, Alevileri sevmemelerinin ve Türkler ile Araplar arasında çekişmelerin altında, taaa o ilk Türk Arap çatışmasına kadar uzanan bir travma olduğunu hissettim birden ve bunca cümleyi bu sebeple yazdım. Tabii ki bunlar bir his sonucu ortaya çıkan düşünceler. Öyle tarihsel hatalar da yapmış olabilirim, ayrıca görünenin ötesinde nice görünmeyen vardır… Her ne ise sonuçta umarım bu travmaları şifalandırabiliriz. Hatta şimdiden bu şifalandırma için gereken her ne ise içimizde başlatalım. Ben damarlarında hem Türk, hem Arap genetiği taşıyan bir insan olarak kendi içimde başlatıyorum bunu. Bundan daha iyisi nasıl olur değil mi?  İçimdeki Türk ile Arap’ın, Şaman ile Müslüman’ın barışması için sonsuz olasılıklar nelerdir? Sorusunu ben sordum, canım evren yanıtlarını getirsin…