Her gün birkaç gencin faili meçhul cinayete kurban edildiği, ülkenin sağ ve sol olarak iki kampa bölündüğü, halkın ve devletin ekonomik darboğazda kıvrandığı 12 Eylül öncesi dönemde siyaset yapan, Türkiye’nin önemli devlet adamlarından Kâmran İnan anılarını kitaplaştırdı. İnan, Timaş Yayınları tarafından yayımlanan “Senatör” adlı kitabında Adalet Partisi Bitlis senatörü olarak görev yaptığı 1973-1979 yılları arasında siyaset sahnesinde yaşanan ve bir kısmı bugün dahi bilinmeyen kimi olayları ilk elden gözler önüne seriyor. Özellikle Kıbrıs konusunda uluslararası müzakerelerdeki performansı nedeniyle NATO Genel Sekreteri Joseph Luns’un “ateş saçan canavar” diye andığı eski Enerji Bakanı ve Büyükelçi Kâmran İnan’ın kitabında, Türkiye’nin neden bu halde olduğunu soranlar için pek çok ilginç yanıt bulunuyor. İnan’la Ankara’daki evinde hem o yılların dış politika kulislerinden Türkiye’nin nasıl göründüğünü, hem de bugün yaşadığımız açmazların o tarihlere kadar giden köklerini konuştuk. İnan ateş saçmaya devam etti.

* Dış hizmetleriniz sırasında Türkiye’yi temsilen gelen bakan ve diplomatların acıklı halleri olduğunu belirtiyorsunuz. Bu haller neydi, o zamandan bu yana değişen ne oldu?

– Çok fazla bir şey değişmedi. Bakanlık devletin en yüksek icra makamıdır. Buralara yapılan tayinlerde devlet adamı standardı bir tarafa bırakılıyor, liderin adamı ve hükümette lidere karşı gelmeyecek kimseler seçiliyor. Hatta bazı sayın liderler çantacılarını bile bakan yaptılar. Onları gören bir yabancı devlet temsilcisinin Türkiye’yi büyük bir devlet olarak kabullenmesi çok zor. Yabancı dil bilmeyen Savunma Bakanı! Bu mümkün değil bu dönemde. Yabancı dil bilmeyen Dışişleri Bakanı! Bunlarla dünyada söz sahibi olamazsınız.

 

* Hatta yabancı dil bilmeyip parlamentolar arası kuruluşlara başkan olmak isteyenler de var…

– O zaten bir felaket. Kanun var halbuki. Diyor ki, “Dış parlamenter kuruluşlara seçilecek kimselerde bu vasıflar aranır ve yabancı dil bildiğine dair belge istenir.” Ama parlamenter kanunu başkası için yapar, kendisi kanun üstü kalır.

* Demirel siyasete girmenizden neden memnun olmadı?

– Daha sonra bana yakınlarının intikal ettirdiği şu: “Başımıza yeni bir Aydın Yalçın gelecek!” Bizde siyasi liderler parti içinde ve özellikle Meclis’te okumuş, bilgili insan istemez. Yalnız kendisi olacak. Ve dikkat ederseniz sistem zaman içinde oraya götürüldü. Bütün adayları lider tesbit ediyor. O tesbitte de tek düşündüğü emir kulu olmasıdır! Maalesef bir yakını daha sonra bana “Sizin Meclis’e gelmenizi istemedi” dedi.

* 1963 – 1971 dönemindeki AP iktidarında Türkiye Batı’dan uzaklaştırılmaya mı çalışıldı?

– Doğrudur. ABD’nin kuruluşunun 200’üncü yıldönümü vardı. Bütün dünya gidiyordu. Sayın Başbakan’a (Süleyman Demirel) dedim ki “Efendim, sizi de götürelim. Bu vesileyle ABD kamuoyuna hitap edin.” Fakat kabul ettiremedik ve ABD’ye gitmedi. Nitekim 1963 – 1971 döneminde Washington’a yapılmış resmi bir ziyaret yok. Ona mukabil aynı dönemde 17 komünist memlekete ziyaretler yapıldı en üst düzeylerde. Bunu da kendilerine arz ettim. Alman milletvekili ve büyükelçisi de, “Bir NATO üyesisiniz. Bu nasıl iş” diyerek dikkatimi çekti. Onun üzerine Almanya Başbakanı Schmidt’in gelmesi çalışmalarını başlattık. O da fiyaskoyla bitti. Çünkü Ankara hiçbir hazırlık yapmadan kendisini karşıladı. Maalesef bu yapıldı. Bunu Washington’daki büyükelçimiz de “Gelen telgraflardan edindiğim intiba Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmakta olduğu yönünde” diyerek ifade etmiştir.

* Bu bilinçli bir seçim miydi?

Zamanın Dışişleri Bakanı (İhsan Sabri Çağlayangil), “Türkiye’nin komünist bloka kayması tehlikesi doğar” dediğimde “Ne olur bundan” dedi. Ne olur derseniz tabii çok uzağa gider bu iş. İki ayda iki defa Bulgaristan’ı ziyaret ettik ki Moskova’nın en yakın peyki durumundaydı. Garip durumlar yaşandı. Kabul etmek lazım. Tabii bir kompleks de yaratılmıştı. Demirel genel başkan olduğunda Morrison şirketinde çalıştığı için hakkında çıkarılan Amerikancı, Morrisoncu söylentilerinden de çekiniyordu. Başbakan’ın Batı ile ilişkilerini azaltmak bakımından bunu kullanan çevreler oldu. Nitekim 1976’da ABD ile Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’nın yenilenmesi müzakerelerine Dışişleri Bakanı gitmiyordu. Kendilerini yemeğe davet ettim, ikna etmeye çalıştım. “Hayır” dediler. Sonunda Sayın Başbakan’a gittim. “Bu mümkün değil” dedim. Baktım sıkıntılı. Belli ki sayın Dışişleri Bakanı ona da direniyor. Sonunda dedim ki “Bu böyle olursa yarın basın konferansı yaparım, bunu millete açıklarım.” Onun üzerine zorladı, gitti. İşin garibi de müzakerelerden sonra Kissinger’e sordular “Ne aldınız, ne verdiniz”diye. “Bir şey anlamadım, çünkü müzakereler Türkçe cereyan etti” dedi.

* Demirel’in “Kıbrıs’a ilk müdahale kararını biz aldık” demesine rağmen aslında bu müdahaleyi istemediğini de belirtiyorsunuz…

– Orada çok rahatsızdı. İlk grup toplantısında sadece kendileri konuştu. Anadolu’dan gelen milletvekillerine hiç imkân tanımadı. Onun üzerine olağanüstü grup toplantısı için imza topladım. Orada da bize söz vermemek, kendi adamlarıyla işi geçiştirmek için tertip aldılar. Hatta grubun toplanmasını önlemek için Çağlayangil beni yukarıya çağırdı, oyalamaya çalıştı. Sonunda grubun büyük kısmı beni destekledi ve bu kararı çıkardık. Demirel daha sonra “Kararı biz aldık” diye övündü. Bu da memnuniyet verici bir şey. Hiç olmazsa bir gerçeği kabul buyurdular. Ecevit’in Kıbrıs kahramanı olarak ortaya çıkması AP yöneticilerini çok rahatsız etmiştir.

* ABD Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başlayınca ABD’de temaslarda bulunuyorsunuz. Temmuz 1975’de ambargoyu kaldırma noktasına geliyorsunuz ama kalkmıyor. O günlerde neler yaşandı?

– Komisyondan kaldırdık. Lehimize çıktı. Genel kurulda o zaman Chase Manhattan Bankası’nın sahibi ve eski cumhurbaşkanının kardeşi David Rockefeller bize elemanları, bilgisayarları, kongre personeliyle Washington’daki bütün imkânlarını verdi. Bütün araştırmalar şunu gösterdi: 15, 16 oyla red veya kabul edilecek! O zaman bana şöyle dediler: “Ankara bir açıklama yapsın. Tarih ve miktar belirtmeden Kıbrıs’tan icabında bazı kuvvetleri çekebiliriz, desin. Biz bunu Washington Post’ta, New York Times’da başlık yaparız, Kongre bunun etkisine girer ve kazanırız.” Bunu Ankara’ya bildirdim. Cevap yok, tepki yok! Hatta aksine Filistin Temsilciliği’nin açılması gibi bazı gelişmeler oldu. 223’e karşı 206 oyla kaybettik. Döndükten sonra kendisine çok yakın biri bana söyledi. Demirel, “Bu adam ambargoyu kaldırmış olarak ABD’den dönmesin” demiş. Bu adam dediği Türkiye Cumhuriyeti Senatörü! Ambargonun bize maliyeti milyar dolarlar ve çok ağır bir hareket. Böyle maalesef! Neden? Çünkü “Ambargoyu kaldırırsa siyasette bir puan kazanacak, binaenaleyh bizi rahatsız edecek” zihniyetindeler. Siz bu düşüncelerle devlet idare edemezsiniz. Ve edilemedi de!

* Demirel 1971’de ordu tarafından iktidardan uzaklaştırıldıktan sonra 1973’de dönmesinin kişisel maharet olmadığını, bunun arkasında iktidar sisteminin yattığını yazıyorsunuz. Bu mekanizmanın unsurları nedir?

– Türkiye’de aysbergin bir görünen tarafı vardır, herkes orada yoğunlaşır. Bir de görünmeyen

tarafı vardır ve o taraftaki kuvvetler çok daha etkilidir. Aysbergin altında bazen mafyayı, bazen yerli yabancı sermayeyi, bazen de dıştaki milli menfaatlerin temsilcilerini bulursunuz. Onların manipülasyonuyla bu işler yürütülür. Mesela bana birinci elden Ankara – İstanbul arasında 1977’de gerçekleşen bir telefon konuşmasını naklettiler. Ankara’daki İstanbul’dakine diyor ki “Hükümete girmesini önleyemiyoruz, dengeler zorluyor, ne yapalım?” Karşıdaki de, “O zaman en az etkili olacağı bir bakanlık verilmeli” diyor. Bu siyasetin genel kaidesinde var, ama bizdeki çok aşırı.

* Siyasetçilerin Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren hataları neydi?

– Bir askeri müdahale daima siyasilerin hazırladığı zeminle yapılır. Binaenaleyh bütün müdahalelerin birinci sorumlusu siyasilerdir. Ona ortam yaratmayacaksınız. Devlet idaresi bütün güçlerin nabzını tutmak ve alarm çizgisini tesbit edip ona göre hareket etmektir. Ama pervasızlık içerisinde şarkvari “Ben yaparım” çizgisi sonunda bu hadiseler oluyor. Burada tabii bir netice var. Türkiye bazı dönemler hariç hiçbir zaman halk için idare edilmedi. Sadece bazı menfaat çevreleriyle işbirliği halinde devlet hakimiyeti vardır. Bizde siyasi partiler bir şirket düşüncesiyle kuruldu; herhangi bir ideoloji, dava veya kamu hizmeti için değil. O şirketin asıl amacı iktidarı ve Hazine’yi ele geçirmek, hakim olmak ve ondan sonra temettü dağıtmak. 1991 Seçimleri’nden sonra daha çok sandalyeyle dönen bir siyasi partinin mensupları koridorlarda bağırıyordu: “11 sene mahrum kaldık, payımızı almaya geldik.” Türkiye’de siyaset bir ikbal ve çıkar aracı olarak düşünülmüştür ve herkesin gözü oradadır. Siyasete girdiğinden daha fakir çıkan insanların oranı yüzde beşi geçmez. Yani 12 Eylül’ü kendi elimizle hazırladık. 1979’da istifa ettiğimde beyanım şudur: “Demokrasinin çökmesine ve Türkiye’nin bir iç savaşa gitmesine seyirci kalamayacağım ve sorumluluğunu paylaşamayacağım için Cumhuriyet Senatosu’ndan istifa ediyorum.” Ve bu tek örnektir.

* Demirel’in 12 Eylül’ü engellemek için girişimleri oldu mu? O hissetmedi mi bu gidişi?

– Onu bilemem. Çünkü yakın çevresinde değildim. Ama Churchill’in güzel bir lafı var: “Devlet adamı 10 sene sonrasını da görebilen, ona göre tedbir alan ama 10 sene sonra, gördüğü gerçekleşmezse neden gerçekleşmediğini de tespit edebilen adamdır.” Türkiye’de 10 sene değil, 10 gün sonrasını düşünen bile yok. Devlet idaresindeki en büyük harç ciddiyettir. Demokrasimiz devlette ciddiyeti boğdu. Tek partili dönemde devlette ciddiyet çok büyüktü. Milli Savunma Bakanı Sayın Birsel, bir akrabası hakkında tahkikat açıldı diye istifa etti. Şimdi bakan hakkında soruşturma komisyonu kuruluyor, o gene göreve devam ediyor. Dünyanın neresinde görülmüş bu? Parlamenter denetim sıfır. Oysa bir parlamentonun temel görevi evvela denetimdir. Bizde denetim bitti, sadece kanun yapma mekanizması oldu. Sonunda parlamenter, hükümetin direktifiyle devre dışı kalıyor. Parlamenterin sadece parmağı, oyu önemli. Sonunda parlamenter bakıyor ki iç tüzük de kendisine imkân vermiyor, iş takipçiliğine düşüyor. Ve maalesef itibarını kaybediyor.

 

* 1971 Muhtırası’ndan sonraki ilk genel seçimden sonra “Yolun sonu başından görünüyordu” demişsiniz. 2007 Temmuz’undaki seçimden sonra ne düşündünüz?

– İyi şeyler düşünebilmeyi isterdim. Ama uzun siyaset ve devlet tecrübesine sahip biri olarak tabloyu pek parlak görmüyorum. Türkiye’nin önü açık değil ve cumhuriyetin kazanımları teker teker kayboluyor. Karşı devrimciler öne geçti ve devrimciler görevini yapamadı. Bir bakıma Cumhuriyet’in sonuna doğru süratle ilerliyoruz. TBMM’de ayın 28’inde yapılan seçim bana göre başbakanın tayininden ibarettir. Buna demokrasi demek mümkün değil. 73 milyonluk bir memlekette siz cumhurbaşkanını empoze edeceksiniz. Ne oldu netice? 84 yıllık cumhuriyet tarihinde ilk defa Türkiye bölündü. Devrimciler ve karşı devrimciler. Bu çok tehlikeli bir gidiştir. Nitekim bunu bizzat seçilen sayın zat da anlamış olacak ki seçildikten sonraki ilk konuşmasında kendisini kabul ettirme ve geçmişten bilinen kimliğinin yerine yeni bir kimlik çıkarma çabası içindeydi.

* Cumhuriyetin sonu ne anlama geliyor?

– Dünyada çeşitli cumhuriyetler var. Cumhuriyet ismini taşıyabilirler, fakat aslında Türk cumhuriyeti olmaktan çıkmak yolunda…

* Ne tür bir cumhuriyete doğru gidiliyor?

– Tabii mevcut iktidar biraz kapalı devre çalışıyor. Ayrı bir mantığı var. Aslında devleti devre dışı tutuyor. Dışişleri Bakanlığı tamamen devre dışı. Her şey özel müşavirlerle yürüyor ki bu kanuna aykırı. Çok önemli görüşmelerde hariciye yoktur, belgeler yoktur, arşivler tutulmaz. Bu devlet idaresi değil, keyfi bir idaredir ve kapalı bir mantığın gizlenmesi, dışarıya vurmasını önlemek hadisesinden ibarettir ki çok rahatsız edicidir.

* Bu ikili toplum sürecinin sonrası için ne öngörüyorsunuz?

– Bu süreç karşı devrimin hakimiyeti ve devletin bütün kilit noktalarına yerleşmesi hadisesi. Bundan sonra mesele sözüm ona entelektüeller, cumhuriyetçiler ve Atatürkçüler’in Cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine ne ölçüde sahip çıkacaklarına bağlı. Türkiye’deki bugünkü suskunluk çok rahatsız edici, Cumhuriyet’in hiçbir döneminde olmadı. Tam bir teslimiyet ve suskunluk içinde. Ve bu da tabiatıyla karşı tarafı pervasızlığa teşvik ediyor.

* Suskunluktan bahsettiniz ama seçim öncesi birçok şehirde mitingler düzenlendi, laiklik yanlıları tepkilerini dile getirdi…

– İktidar partisi toplumun dokusunu gayet ciddi biçimde değiştirdi. Öyle bir ortam yarattı ki bundan böyle Türkiye’de dini ön plana almayan bir siyasi partinin iktidar olma şansını ortadan kaldırdı. İkincisi devletin imkânları ve dış sermayenin desteğiyle fakir insanların oyları adeta satın alındı. Burada da medya pek üstüne gitmedi. Türkiye’de kabul etmek lazım ki demokrasi sadece şekilden ibaret. Dünyanın en büyük demokrasi tiyatrosunu oynuyoruz. Ne seyredenler inanıyor ne de aktörler inanıyor! Bir oyundur gidiyor. Umarım iyiye doğru gitsin ama öyle değil. Dünyada tek gerileyen demokrasi Türkiye’de. Tek şahsın iradesiyle her şey olacak. Sayın Başbakan bugün diyor ki, “Cumhurbaşkanı ile bütün açılışlara beraber gideceğiz.” Gidilecekse o emreder. Sizi beraberinde götürür. Siz onu beraberinizde götürmezsiniz. Bu ne demek?

* Darbe ihtimali görüyor musunuz?

– Hayır. Asıl tehlike AB’nin ve 1 Mart 2003 ayak oyunundan sonra ABD’nin de yeşil ışık yaktığı Türkiye’nin bölünmeye doğru götürülmesi, federal bir yapıya kavuşturulması, üniter yapısının bozulması ve bu alanda içeride de kaydedilen gelişmeler. Bu Türkiye’yi çok büyük bir darboğaza sokar.

* Anılarınızda 1977’de Enerji Bakanlığı’nı kabul etmenizin büyük bir hata olduğunu belirtiyorsunuz. Neden hataydı?

– Demirel tarafından bakanlığa atandığımda en başta istifa ettim. Bir hafta boyunca kabul etmedim. Maalesef muhalefet partisinin (CHP) çıkmazına düşmüştüm. Kendilerine de söylemiştim. “Bu partimizin iç meselesidir. Beni zor durumda bırakmayın, sizinle partim arasında sıkışırsam, partimi tercih ederim. Bunda da ben zarar ederim, siz de bir şey kazanmazsınız.” Fakat maalesef sonunda Ecevit basın konferansı tertip etti, “Kâmran İnan istifa etmiştir, hükümette açık, boşluk vardır, programı okunamaz, güvenoyuna gidilemez” dedi ve bu AP Grubu’na intikal etti. Grup bir muhalif oyla beni vazifeyi kabule davet etti. Şimdi bunun karşısında millete karşı verdiğiniz görüntü ve imaja sadık kalmak bakımından orada çıkıp partiden ve senatörlükten istifa etmek ve kendinize eşit kalmak bir çözümdü. Ancak bu 10 günlük bir başarıydı. Sonra, “Beceremedi, gitti” diyeceklerdi. Onun üzerine yarayı aldım, yarayı kabullenerek yola devam ettim. Ama yara hâlâ devam ediyor. Siyasi grafiğimdeki en büyük kırıklık o hadisedir.

* Telafi etmek mümkün olmadı mı daha sonra?

– Belki oldu. Çünkü toplumdan gördüğüm ilgi her zaman güzel olmuştur ama ben kendim için telafi edemedim. Nitekim hükümetimiz düştüğü gün 31 Aralık 1977’de bayram ettik. Bakanlığı kabul ettiğimde ağladık, bakanlıktan düştükten sonra bayram ettik.