“Sana mı olacak, hocaya mı?” diye sordu kantinci.

Bir an durakladım, sonra cevap verdim : “Hocamız için tabi ki.”

“İyi.” Dedi ve yarım ekmeğe hazırladığı karışık tostu özenle bir tabağın üzerine koydu ve yanına üç dilim salatalık turşusu ekledi.

Ben de bir köşede, aldığım tostu afiyetle yedim.

İlkokulun ilk yılıydı. Nedense para aynı paraydı ama hocaların tostu yarım ekmeğe, tabakta ve yanında turşu promosyonu ile giderdi. Bizimki ise çeyrek ekmeğe olurdu ve kâğıda sarılı vaziyette elimize tutuşturulurdu.

Her gün beslenme çantamızdan çıkan aynı yiyecekleri, aynı zamanda ve aynı sürede yemek zorundaydık. “Hamur işi” gününde börekler, çörekler yeniyordu. “Yumurta” gününde ise bütün okul yumurta kokardı. Aynı yemekleri getirmemiz gerekliydi aslında. Canımız, arkadaşımızın yiyeceğini çekebilir, bir tarafımız bu yüzden şişebilirdi. Ancak bazen oburluğum tutuyor ve harçlıklarımın yettiği kadarıyla tost da alıyordum. İlk tostum elime kâğıtta tutuşturulunca da yukarıda anlattığım yolu uygulamaya koydum.

Bu, ilkokul çocuğuna nasıl olsa anlamaz diye atılan bir kazık mıydı; hocalara yağcılık mıydı? Ne olursa olsun bu, yanlıştı.

Şu hayatta biz birbirimize o kadar çok kazık atıyoruz, o kadar çok birbirimizin kuyusunu kazmaya çalışıyoruz ki, asıl işlerimizi yapmaya vaktimiz kalmıyor.

Bir şey değil; birçok şeyi doğru dürüst yapamadığımız gibi, bu kazık atma işini de ağzımıza yüzümüze bulaştırıyoruz. Nasıl mı? Şöyle efendim: Herkes birbirine kazık attığı için sonuçta karlı çıkan olmuyor. Kazık yiyen, daha büyük bir kazığı geçirmek için hırslanıyor ancak sonuçta daha büyük bir kazık yiyor.

Ortaokulun ilk yılıydı. “Milk-shake” fırtınasının Türkiye’deki tüm çocukları salladığı günler… Herkes sallayıp içiyor sütlerini. Aylar sonra okul kantininde bir promosyon başladı: “Tost + Milk shake alana indirim!”

Okulun kantininin olduğu koridor tıklım tıklımdı. Tüm öğrenci ahalisi, bedavaymış gibi,  tost ve Milk-shake almak için adeta birbirlerini eziyorlardı. Ben de bir-iki gün bu kargaşaya kapıldım. Gıda maddelerinin üzerindeki ambalajları okuma gibi kötü bir alışkanlığım olduğu için içtiğim sütün ambalajını okuduğumda gerçeği anlamıştım: Sütlerin son kullanma tarihi geçeli aylar olmuştu.

Woody Allen’ın bir filminde vardı bu cümle : “Nobody, not even the rain, has such small hands.” (Edward Estlin Cummings, Hannah and Her Sisters, 1986) Sonra Yeni Türkü’nün bir şarkısında (Yağmurun Elleri) da aynı sözü duymuştum: “Hiç kimsenin, yağmurun bile, böyle küçük elleri yoktur.” Bu mükemmel ötesi cümle, güzeller güzeli, ufacık, pamuk ellere sahip bir sevgiliyi anlatmak için ne kadar da uygundu. Ama bazen de, bu muhteşem cümle, bu özelliklerdeki bir güzelden hatıra kalan kazığı hatırlattığı için hoş olmayabiliyor.

Hayatınızdaki tüm maddi kazıkları unutun. Sizi esas yıkan, maruz kaldığınız manevi kazıklardır. Onlardan uzak durmaya bakın. Maddesel olanları düşünmeye gerek yok. Onları nasıl olsa başkalarından çıkarırsınız. 🙂