Son dönemlerde bir Facebook çılgınlığıdır almış başını gidiyor sanal alemde. Tüm mail gruplarının, mail adres sağlayıcılarının, sanal kimlik kullanıcılarının dikkatini çekmiş durumda. Bu furyadan benim güzel ülkemin sanal alemcileride almış nasibini. Sanırım şu anda yeni üye kayıtlarında dünya sıralamasında ikinci sıradayız. Türkiye’de aktif kullanıcı sayısı bir milyonu aşmış durumda. Kelimenin tam anlamıyla çağımızın popüler kültürünün son ürünü FACEBOOK.

 

Peki ama nedir bu Facebook denen şey? Yenilir mi, içilir mi? Nasıl kullanılır, ne işlere yarar? Neden bu kadar popüler oldu? Kimdir bu çılgınlığın sorumlusu?? Kimler, nasılnemalandı bu üründen?

Facebook, insanların arkadaşlarıyla iletişim kurabilmesi ve bilgi alışverişinde bulunabilmesini sağlayan bir “Social Networking and Personel Sites” sosyal ağ web sitesi. Adı üstünde bir sosyalleşme sitesi. Site 2004 yılında Harvard öğrencisi olan Mark Zuckerberg tarafından kuruldu. Siteyi kurarken eminim ki kendisi bile bu kadar büyük boyutta bir çılgınlığa yol açabileceğini tahmin edemiyordu. Fakat internet aleminin efendileri bu sitenin yıldızının parlama potansiyelini erkenden farketmiş ve genç adamı akıl almaz rakamlarla tacize başlamışlardı. Yahoo 2006 yılında Facebook için 1 milyar dolar teklifte bulunmuş, Google ise bir ay geçmeden teklifi 2,3 milyar dolar çıkarmış. Çetin geçen pazarlıklar sonucunda Ekim 2007’de Microsoft, sitenin %1,6’sı için 240 milyon dolar ödeyerek teklif yarışı kazandı. Şu anda Facebook’un ederi de 15 milyar dolar civarlarına ulaştı.

Bu efendilerin bir arkadaşlık sitesine neden bu çılgın rakamları vermeye gönüllü oldukları konusunda çeşitli görüşler ortaya atıldı. Komple teorisyenleri her yerde fikirlerini beyan ettiler. Düş gücünün sınırlarını zorlayacak varsayımlarda bulundular ama sonuçta bir realite var ortada ve çığ gibi büyüyor bu sanal çocuk. Fakat benim ilgimi çeken olayın farklı bir boyutu oldu. Tamam, akıllı bir adam, akıllıca bir iş yapmış ve bu ürünü bu kadar fazla talep varken iyi bir fiyata piyasaya okutmuş. Tebrik ve takdir etmek lazım. Ata da binmiş, kılıcını da kuşanmış. Ama cevabını aradığım soru şu; özünde bir arkadaşlık sitesi olan Facebook, rakipleri olan Netlog, Yonja, Myspace, Hi5, Home Friend, Info Blog gibi diğer sitelerden farklı ne yaptı da böylesine bir marka yaratabildi. Kafamı kurcalayıp duran soru buydu aslında. Bu nedenlede kalktıp, üşenmedim ve gidip kendimi feda ederek daldım sanal aleme. Kaydımı yaptırdım Facebook denen canavara… Sırf merak… Başka bir nedeni yok yani… Ciddiyim… J

İlk kullandığım dönemlerde bana pek kullanışlı gelmedi. Çok fazla keyif almadım. Ne amaçla kullanabileceğimi yada insanların neden çılgınca müptelası olduğunu çözemedim bu garip sitenin. Hala her köşede konuşuluyor, hakkında yazılar yazılıyor ve çığ büyümeye devam ediyordu. Derken, şu sıralarda görüştüğüm bir kaç arkadaşımdan arkadaşlık bağlantı teklifi aldım ve arkadaş listeme ekledim.

Fakat hala benim açımdan çok da faydalı bir site değildi bu Facebook denen icat. Arkadaş listemdeki insanlarla zaten bir şekilde görüşüyordum. E-posta, telefon yada yüzyüze mutlaka bir şekilde görüşüyordum hepsiyle. O açıdan bir farklılık yakalayamayınca kurcalamaya başladım sitenin diğer platformlarını. Bazı arkadaşlarımdan ara sıra gelen grup davetlerini inceledim bir süre, aklıma yatan, beğendiğim bazı grup başlıklarına üye oldum. Forum odalarına benzer bir yapısı vardı bu gruplarında. Bu da çok yeni bir icat değildi. Fazlaca ilgimi çekmedi bu da. Yani bir kaç gün oyalandıktan sonra sıkılıyordunuz. Ya da sıkılmanız gerekiyordu. Hala aradığım enerjiyi yakalayamamıştım. Gittikçe şevkim kaçıyordu. Kendimi garip bile hissediyordum. Dışlanmıştım… Bu kadar insan Bu Facebook denen şeyden çılgınlar gibi zevk alıyordu ve ben o zevki alamadığım gibi anlayamıyordum da. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; en beğendim icatları Rakı Sofrası oldu üye olduğum grupların içerisinde. Bir arkadaşımdan gelen grup üyeliğini kabul ettim ve kullanmaya başladım. Özünde arkadaşlar birbirlerine sanal ortamda Rakı ve masasında kullanılan aksesuarlardan gönderip duruyorlardı. Su, buz, soda, çiğ köfte, leblebi, şalgam suyu, küçük rakı, büyük rakı, duble rakı, sek rakı, midye dolma, kalamar, haydari, lakerda, dansöz, fasıl ekibi bu listenin sadece küçük bir bölümü. Üstelik masadan kalkarken hesap da gelmiyordu. (gerçi şimdilerde “sanal masa hesabı” ısmarlama servisi de başlamış bulunuyor, haberiniz olsun.)

Rakı Sofrasının dışında daha başka yaratıcı gruplar da vardı beğendiğim aslında. Birçoğunun türkçe olması şaşırtmadı beni…

“türkiye malezya olmasın , ukrayna olsunJ , “BayraM SabahI YuvalamA YiyenleR eN HaS ANTEPLİLER” , “Remove the “is” from the Facebook status (Official Facebook Petition)” , “Ex’ten next olmaz, en iyisi en yenisi!!!” , “ebemi de bulucam facebook’ta allahın izniyle J

“O bana aşık ama farkında değil” , “Kafasını Suya Sokmadan yüzen Teyzelere Kıl Olanlar Topluluğu…” , “Çölde su arasam ütü bulurum, Voltranı oluştursak götü olurum…”

Eee, bunlar da değildi aradığım… Birkaç gün kullandıktan sonra Rakı Sofrası da tüketti kredisini… Artık ümidimi kesmiştim. Sıkılıyordum… Fazlasıyla itici gelmeye bile başlamıştı. Oldum olası popüler kültür ürünlerine bir antipatim vardır. Kullanmayı bıraktım. Kaç gün bakmadım hatırlamıyorum bile. Fakat birgün düzenli kullandığım ve Facebook’a üye olurken bildirdiğim e-posta hesabına bir mail düştü Facebook’dan. Bir isim beni listesine eklemek istemiş. Açıp baktım, önce tanıyamadım. Ama listesine eklemek isteyen kişi aynı zamanda bir e-posta ile kim olduğunu açıklama nezaketini göstermiş allahtan, yoksa mesajı silip atacaktım. Böylelikle beni yaklaşık yirmi sene sonra bulan ilkokul arkadaşımı görmezden gelecektim.

Evet, en son yirmi sene önce gördüğüm ve o tarihten bu yana hakkında en ufak bir bilgi alamadığım ilkokul arkadaşım nasıl bulmuş bilmiyorum ama beni bulmuş. Garip oldum yazdıklarını okurken. Oturup uzun uzun cevap yazdım kendisine. Listeme ekledim ismini ve kapattım, tatlı bir tebessümle. “Hah..” dedim kendime, “Sonunda bu kadar uğraştığına değdi bari. En azından izini kaybettiğin bir arkadaşını buldun, gözün aydın oğlum…” dedim.

 Ardından çorap söküğü gibi ortaya çıkmaya başladı eski dostlar. Listesine eklendiğim arkadaşımın, listesinde olan arkadaşlar sanırım beni gördükçe birbirimize kavuşmaya başladık. Ne kadar çok iletişimi kopardığım insan varmış… Şaşırdım. Uzuun uzun yazıştım, dertleştim, kucaklaştım. Liste gittikçe kalabalıklaşmaya başlamıştı bile. Cevap vermek zorunda kaldığım mesaj sayısı artıyor, sohbet etmek istediğim eski dostlar gitikçe çoğalıyordu. Sıkıntı falan kalmadı bende. Bırakın sıkıntıyı, vakit yetiremez oldum bir ara. Allahtan bu aralar bende en kıymetsiz şey zaman… Bol miktarda, savurgalık yapacak kadar fazla boş zamanım var… Ama yine de bu şekilde bir yere geldik ve tıkandık. Eski dostlarımızla sohbetleri bir araya taşımak adına kurulmuş olan mezunlar grubunda bir dost fitili ateşledi ve “Hadi arkadaşlar gidip bir yerlerde içelim..” kıvamına getirdi bizleri. Sanki yıllardır böyle bir teklif beklermiş gibi insanlar tüm coşkularıyla katıldılar foruma. Keyifle okudum yazışmaları. Sonuç olarak yakın dönemde bir tarih kararlaştırıldı, gelecekler isimlerini yazdırdı, rakı ve meze siparişleri verildi. Sabırsızlıkla buluşma günü beklenmeye başlandı.

Tüm bunları yaşarken bir yandan da bunların yaşanmasına neden olan Facebook’u düşünüyordum. Eğer o olmasaydı yada ben üyesi olmasaydım tüm bu yaşadıklarım yaşanmamış ve eski arkadaşlarımı bulamamış olacaktım. Sanırım hala Facebook’da kalmama nedendir bu gruplar. Yoksa şimdiye kadar çoktan hevesimi almış ve başka sanal oyuncaklara kaçmıştım.

Neyse uzun lafın kısası, sonunda beklenen gün geldi çattı. Kalktık gittik cemiyetin en güzide buluşma mekanına, “Acaba kimler gelecek?” “Acaba kimleri tanıyamayacağım?” soruları eşliğinde. Sanırım geceye katılan son mezun bendim. Mekana girdiğimde bütün diğer mezunlar sarılmış, koklaşmış, kucaklaşmış, rakı servis edilmiş, ilk sigaralar yakılmış ve ikili, üçlü kulisler kurulmuş, dedikodulara başlanmıştı. Teker teker selamlaşıp, masaya oturduktan sonra başladık geçmişe doğru yolculuğa. Saatler saatleri kovaladı. Rakılar, yemekler, şarkılar, göbek atmalar, bol bol fotoğraf çekmeler, artistlik poz vermeler eşliğinde biten gecenin ardından eve doğru sürerken arabamı, az öncesinde yaşadıklarımı düşündüm. Bir çoğuyla onüç seneden bu yana görüşmemiştim. Araya giren koca onüç sene… Sanki dün ayrılmış, bugün biraraya gelmişiz gibi kaldığımız yerden devam eden dostluklar. Samimiyet, içtenlik, yaşanmışlıkların sıcaklığı… Bunların hiçbirine etki edememiş o onüç sene.

Kimisi evlenmiş, kimisinin boyunca çocukları olmuş, kimisi hala bekar… Göbeklenenler, saçları dökülenler, saçları ağaranlar… Yıllar hepsini bir şekilde yıpratmış, fakat hiçbirisinin gözündeki o ışıltıyı alamamış… Çok keyifli bir gece geçirmiştik. Bir sonraki için tekrar onüç sene beklememek dilekleriyle vedalaşmıştık.

Sanırım bu kadar insanı Facebook’a çeken tılsım buydu işte. Diğerlerinden ayıran en belirgin özellik bu olsa gerek. Facebook’a gelen insanların birçoğun asıl amacı buydu galiba. Bir şekilde izlerini kaybettikleri arkadaşlarını bulabilmek. Bu amaca da uygun bir yapısı var sitenin. Gerçek isim ve soyisimle kaydolduğu için kullanıcılar, arandıklarında kolaylıkla bulunabiliyorlar.

Elbette bu amacın dışında kullanıma açık bir site, dileyen her platformu amacına göre sündürerek, cılkını çıkarabiliyor. Siyasi propaganda platformu yaratanlar, sanal abazanlık yapıp güzel bir bayan resmi olan bütün profillere “sanırım sizinle bir dönem aynı okulda okumuştuk bayyang..” açlığı ve ucuzluğuyla yaklaşanlar. Cinsel içerikli gruplar oluşturup bir arz ve talep havuzu yaratmak amacında olanlar… Neler, neler…

Bir gazetenin internet sitesinde okumuştum galiba. Pornografi Facebook’a da sıçramış diye. “Sex” başlığı altında arama yaptığında dünya kadar grup başlığı çıkıyormuş ve bu grup üyeleri içerisinde elbette tek bir gündem oluyormuş “sex”. Fakat şu da bir gerçek ki, bu uğurda insanlığın önüne hiçbir türlü engel koyamıyorsunuz. Dünya tarihi ve insanlık varolduğundan bu yana biline en eski meslek fahişelik olarak kabul edildiğine göre şu anda dünyanın bu olgunun etrafında dönmesi kadar doğal karşılanması gereken başka birşey düşünemiyorum. Her talebin karşılandığı bir arz vardır. Her arz kendi talebini yaratır. Dilemeyen insanlar işin bu taraflarına bulaşmadan sakin sakin arkadaşlarını bulup onlarla gayette güzel sosyalleşebiliyorlar.

Hatta günümüzde bütün hayattın şiddetle sanallaştığı bu ortamda, böylesine sanal bir platformun onüç yıldır görmediğim arkadaşlarımı bir araya getirebilmesine ve onlarla gayet sosyal bir gece geçirmemize olanak sağlaması da sanal dünyanın kendi ironisi olsa gerek diye düşünüyorum.

Bütün bu yaşadıklarımdan sonra Facebook hakkında ne zaman bir yazı okusam aklıma VIAGRA geliyor… Evet, yanlış okumadınız. Herkesin çok iyi bildiği, iktidar mucizesi olan viagra… Bu muzur ilaç şu anda tüm dünyada hipertansiyon hastası olan küçük çocukların tedavisinde kullanılıyor ve iyi sonuçlar alınıyor. Türkiye’de de bebeklerin ve çocukların kalp ameliyatlarından sonra kullanılıyor. Amaç farklılığı açısından çarpıcı bir örnek…

Şu anda gayet düzeyli, seviyeli ve saygı çerçevesinde devam ediyor sevgili Facebook ile ilişkimiz. Birbirimizden memnunuz. O benim, ondan beklentilerimi biliyor. Ben de ondan bana verdikleriyle yetiniyorum. Daha ötesi beni ilgilendirmiyor.

Kim bilir, belki ilerliyen zamanlarda ona ihtiyacım kalmayacak. Belki onun sayesinde herşeyin gittikçe sanallaştığı bu dünyada eski dostlarla kaçırdığımız yılların farkına varıp daha sık görüşeceğiz. Paylaşımlarımız artacak. Kendimize kurduğumuz sanal dünyalardan, gerçek dünyalarımıza döneceğiz. Sosyalleşme adına bu da benim ironim olur… Kim bilebilir? Yaşayıp göreceğiz… Ve daha çok şeyler öğreneceğiz….