Yıllardır yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmediğiniz bir arkadaşınız, bir gün size gelip, “Hasan’cım, sana söylemem gereken bir şey var. Bana HIV bulaşmış, ben artık bir HIV pozitifim” dese veya akşam eve geldiğinizde eşiniz telaş içinde “Berk Ali’nin sınıfına yeni bir öğrenci gelmiş. Gülşen Hanım duymuş ki çocuk EİDİSliymiş, , yarın velileri çağırdılar, aman napacağız Bey?” diye size sorsa veya bir şekilde iş yerinizdeki müdür yardımcınızın bir HIV pozitif olduğunu öğrenseniz; ne yapardınız? Nasıl davranırdınız?

Eğer HIV/AIDS hakkındaki bilgileriniz, sadece medyada çıkan haberlerden ibaretse ve HIV/AIDS denildiğinde aklınıza sadece çok bulaşıcı, öldürücü, korkunç bir hastalık geliyorsa; çok büyük ihtimalle panik olur ve bir şekilde HIV pozitiflilerin size erişemeyeceği durumlar yaratmaya çalışırdınız. Daha net tabirle, arkadaşınızı bir daha görmemek üzerine uzaklaşır, öğrencinin kovulması için yapılan kampanyaya katılır, müdür yardımcınız hakkında önde diğer arkadaşlarınıza anlatır, sonra da üstlerinize söylerdiniz ki adamı işten atsınlar, siz de “tehlike”den uzak kalın. Sonra da üzerinize düşeni yapmış birisi olarak arkadaşlarla veya okul aile birliği ile “tehlike”den kurtulmak konusundaki özverili çalışmalarınızdan ötürü birbirinizi kutlardınız. Akşam da evinize “gönül rahatlığı” ile dönüp, keyifli biçimde TV karşısında gerinirken, haberlerde karşınıza çıkan bir olay üzerine de eşinize dönüp “Yahu nasıl insan bunlar anlamıyorum, insan insana bunu nasıl yapar?” yorumunu da, aklınıza birşeyler takılmadan yapardınız.

TV’de gördüğünüz ve eleştirdiğiniz insanlar, korkunun ve bilgisizliğin karanlığı içinde hareketlerini gerçekleştirmiş insanlardı. Tıpkı sizin gibi. Siz de işin gerçeğini bilmediğiniz için, zihninizde oluşan “karanlık” resmin etkisiyle, her korkan insanın yaptığını yaptınız ve sorundan kurtulmak için karşınızdakini “yok etme”yi seçtiniz. Belki onları öldürmediniz, ama dışlayarak, iteleyerek, damgalayarak yaptınız bunu. “Sorun”u böyle evcilleştirdiniz, hayatınızın “eskisi” gibi akmasını böyle sağladınız. Artık tehlike uzağınızda… Peki ya bir gün aynı virüsün size de bulaştığını öğrenirseniz…

Tamam tamam, daha fazla üzerinize gitmeyelim ve sizi HIV/AIDS konusunda bilgilendirelim kısaca. HIV, tedavi edilmediği takdirde insan bağışıklık sisteminin çökmesine neden olan bir virüstür. Yani PC’nizde sizi dış saldırılardan koruyan antivirüs, firewall gibi programlar vardır. İşte HIV, insandaki firewall sistemini yokeden bir virüstür. Bu programlar olmadan nasıl PC’nize anında virüsler, hackerlar, trojanlar doluyorsa; bedeniniz de bağışıklık sisteminiz olmadan her türlü virüse açık olur. AIDS ise HIV’in etkilerinin en son safhasının adıdır. Kısaca HIV, kalenizin duvarlarını güçsüzleştirir, kalanını ise diğer herhangi bir virüs halleder.

HIV/AIDS’in medyada yer almaya ve hayatlarımıza girmeye başladığı dönem 80’lerin ortalarıydı. İnsanlık olarak neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyorduk ve Rock Hudson, Freddie Mercury gibi isimleri ardardına kaybediyorduk. Korku, at koşturuyordu ve derken Türkiye’de de bir kişi AIDS evresine gelip ölünce artık “EİDİSliler bizim hayatımıza da girmişti. Aradan yıllar geçti, dünyada bu konuda o kadar çok çalışma yapıldı ki en sonunda HIV’i baskılayıp, vücut için tehlikeli etkilerini ortadan kaldıran ilaçlar ortaya çıktı. Koruyucu aşı ve hatta belki de HIV’in kökünü hepten kazıyacak tedaviyle tanışmamıza az kaldı; hatta Dünya Sağlık Örgütü, HIV/AIDS’i salgın hastalık statüsünden, kronik hastalık statüsüne soktu, yani artık salgın değildir dedi. Ama gel gör ki canım ülkemizdeki “EİDİSliler kavramı bir adım öteye gitmedi. Daha geçtiğimiz sene, aramızdan ayrılan bir HIV pozitifin mezarına kireç döktürdü bir belediye başkanı. Halen medyamızda “AIDS’li kadın karantinaya alındı” haberleri çıkıyor ve hatta “Domuz gribinden korunmak için kullandığımız dezenfektanlar, AIDS’ten de koruyor” gibi, bu virüs beden dışında yaşayamadığı halde, HIV’in tokalaşmayla bulaşabilen bir virüs olduğu iddiasında bulunan cahilce haberler yapılabiliyor.

HIV, temel olarak şu şekillerde bulaşıyor, bir HIV pozitif’ten kan alacaksınız veya onun kullandığı enjektörü kendi damarınızda da kullanacaksınız veya onunla korunmasız cinsel ilişkide bulunacaksınız. HIV’in size başka türlü bulaşma imkânı yok. Yani sarıldın, öptün, birlikte dans ettin, aynı tuvaleti kullandın, aynı sivrisineğe sokuldun, birlikte havuza girdin, hatta aynı jakuzide birbirini keseledin. Bu şekillerde kesinlikle bulaşmaz. Ha jakuzide aşka geldin, dayanamadın, tak prezervatifi; sadece HIV’den değil, daha birçok hastalığın riskinden korun. Prezervatifle HIV’den korunabilirsin, arkadaşınla ortak enjektör kullanmayarak HIV’den korunabilirsin, hastanelerdeki kan aktarımlarında da senin yapabileceğin birşey yok, zaten o sağlık kuruluşları gereken önlemleri alıyorlar.

Anlayacağınız HIV/AIDS konusunda dünya yol katedildi bilimsel ve tıbbi olarak, ama kafamızdaki EİDİSliler konusunda pek mesafe kaydedemedik. Şöyle bir sahne geliyor gözümün önüne, mesela toplu bir alışveriş merkezinde birisi çıkıp bağırsa “aramızda EİDİSli var, aha da bu!” diye bir anda vereceğimiz tepkinin, Cem Yılmaz’ın radyasyondan koşarak kaçan adamdan zerre farkı olur mu? Ama esasında korkup kaçtığımızın o kişi veya virüsün kendisi değil, kafamızda oluşturduğumuz korku dolu EİDİSli imajı olduğunun kaçımız farkına varabiliriz ki -aslında korkuların tamamında yaşandığı üzere-? O kişinin size, o ortamda size virüsü bulaştırma ihtimali yok, tıpkı sınıfta, işyerinizde veya başka sosyal ortamlarda da olmadığı gibi. Bu bağlamda en başta sorduğum sorunun yanıtını, kendi açımdan vereyim. En yakın arkadaşım bana HIV pozitif olduğunu söylese, ona sadece ilaç tedavisine başlayıp başlamadığını; kendini nasıl hissettiğini sorardım. Kızımın sınıfına bir HIV pozitif öğrenci gelse kızıma “İlk sen git elinden tut onun oyna” derdim ve diğer velilerin de konu hakkında bilgilenmesi için elimden geleni yapardım; işyerimdeki müdür yardımcısının HIV pozitif olduğunu öğrensem, bunu bildiğimi unuturdum. Kanunen hiç kimse HIV pozitif olduğunu açıklamak durumunda değildir kendi isteği haricinde. O açıklamak istemiyorsa, bana da susmak düşer. Tabii bu yanıtlarımda, yaklaşık iki sene UNAIDS ve Pozitif Yaşam Derneği ile ortak çalışmalarda yer almış ve konu hakkında fazlaca bilgi sahibi olmuş olmamın rolü büyük. Ayrıca Kız Kulesiii gibi çevresindeki doktorlar da dahil olmak üzere, birçok insanın HIV pozitiflere bakışını değiştirmiş, “çok büyük bir ruh”u tanımış olmak da yanıtlarımı etkiliyor ki Kız Kulesiii benim tanıdığım ilk HIV pozitifti ve ilk tanıştığımızda tuvalete koşup ellerimi yıkamış ve ürkmüştüm. Şimdi birlikte halay da çekeriz, maç da izleriz, çalışmalarda da bulunuruz. Zaten korku gidince, karşınızdakinde HIV’in var olduğu aklınıza bile gelmez oluyor. Ama HIV’den daha bulaşıcı ve hayatlarımızı karartıcı bir virüs hayatımızda her daim etkin. Buna YDÖ adı veriliyor ve insanlık tarihinin belki en tehlikeli virüsü. Bu virüse karşı pek bir ilerleme kaydedemedik, ilerleme kaydedenleri ise evliya ilan edip, türbelerini dikip, ulaşılmaz yaptık -ki aslında virüsün bir başka etkisidir bu-. Bu virüsün açılımı ise “Yargılama-Damgalama-Ötekileştime”.

İnsanlık olarak esas mücadele etmemiz gereken virüs tam olarak bu ve biz bu virüsle baş etmeyi öğrendiğimizde ise dünya üzerindeki “hastalık yayan” virüslerin çoğunun birden ortalardan yok oluşunu hayretle izleyeceğiz. Çünkü hastalıkları yaratan bilinçlerimiz, salgınları yaratan ise ortak bilincimizdir. Tüm hastalıklar, aynı zamanda bizlere birer mesajdır da. HIV/AIDS ise bizlere YDÖ’nün altını çizmeye çalışan bir insanlık deneyimi. Bu deneyimin mesajını alamadığımız için grip salgınları falan ortaya çıkıyor. Çünkü tıbbi olarak virüsleri engellemeyi başarsak bile, kafamızın içindeki virüs değişmediği için, sürekli olarak yeni virüslerle karşılaşıp onlarla ilaçlarla mücadele etmeye çalışacağız. Taa ki esas virüsün bizlerin içinde yerleşmiş olduğunu fark edene kadar…

(1 Aralık Dünya AIDS günü etkinlikleri hakkında bilgi için www.1aralik.org ; HIV/AIDS hakkında ayrıntılı bilgi için www.pozitifyasam.org sitelerini ziyaret edebilirsiniz.)

(İlk Yayın: Akşam Gazetesi)

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...