GDO yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar bir yönetmelikle birlikte birden bire gündemimize giriverdi. Yeni bir korku unsuru, yine bir korku unsuru. Yine, yeni, yeniden… Oysa canlıların genetiğinin değişmesi yeni bir şey değil. İlk canlı hücreden bu yana tüm canlıların genetiğinde değişiklikler oluyor ki bu da doğal seçilimle birlikte evrimin temelini oluşturuyor. Yeni genetik yapısıyla arz-endam eden canlı diğerlerine göre daha avantajlıysa çoğalıp genlerini yeni kuşaklara geçiriyor, yok eğer yeni genetik yapısı ona bir avantaj sağlamıyorsa soyu tükenip dünya sahnesinden çekiliyor. Değişen sadece genlerimiz değil, yaşam ortamımız da hayatın ilk ortaya çıktığı günlerden çoook farklı, üstelik bu farklılaşma gittikçe artan bir hızla devam ediyor. Anneannelerimiz çamaşırlarını dere kenarında küllü suyla yıkardı, annelerimiz leğende zeytinyağı sabunuyla, bizse otomatik çamaşır makinesinde yıkamak için envai çeşit deterjandan birini seçmeye çalışıyoruz. Ağartıcı içerenler-içermeyenler, enzim içerenler, parfümlüler… Ben kişisel olarak doğaya zarar vermeyenleri seçmeye, mümkün olduğunca da az miktarda kullanmaya çalışıyorum ama ne zeytinyağı sabununa dönüyorum, ne de küllü suya…Çünkü teknoloji bana rahatlık, konfor ve zamandan tasarruf sağlıyor.

Peki teknoloji Organizmaların Genetiğini neden değiştiriyor? Buna ne zaman başladı? Aslında insanoğlu avcılık ve toplayıcılıktan tarıma geçmesiyle birlikte hibritleştirme-melezleme yöntemleri ile ekip biçtiği-ürettiği ve yediği canlıların, bitki ve hayvanların genetiğine müdahale etmeye başladı. Bunu da daha verimli, daha iyi ürün almak adına yaptı. Daha fazla süt veren inekler, daha fazla buğday veren başaklar, daha lezzetli bira yapmayı sağlayan arpalar… Binlerce yıldır daha verimli, daha lezzetli, daha dayanıklı ürünler için uğraşılıyor ve bu olmasaydı bol sulu ve lezzetli portakallar, mandalinalar yerine turunç yiyor olacaktık…

Biyoteknoloji insanoğlunun binlerce yıldır hibritleştirme veya aşılama yöntemleri ile yaptığını yeni yöntemler kullanarak ve daha hedefe odaklı olarak yapmaktadır sadece. Niçin? Birden fazla hedef var aslında ama en önemli hedefler tarımdaki en önemli sorunlardan olan böceklere ve zararlı otlara dayanıklı bitkiler geliştirmek. Böceklere dayanıklı bir soya bitkisi geliştirirseniz tarlaya böcek ilacı atmanıza gerek kalmaz. Zararlı otlara dayanıklı bir mısır bitkisi geliştirirseniz otlarla mücadele için kimyasal ilaçlarla veya mekanik olarak çapayla mücadele etmenize gerek kalmaz. Daha az işçilik ve daha düşük maliyetle daha iyi ürün almış olursunuz. Biyoteknolojinin hedefleri arasında besleyici düzeyi daha yüksek olan tahıllar, anne sütüne daha benzer yapıda inek sütleri geliştirmek de var, ancak günümüzde en geniş uygulamaya sahip GDO lar (%90 dan fazlası) böceklere ve otlara dayanıklı olanlar. Pamuk üretiminde GDO seçimi %60 daha az atık üretimi, %25 daha az enerji kullanılması, maliyetin ise %25 daha düşük olması anlamına geliyor.

GDO lar ne kadar zamandır ekilip biçiliyor? Yaklaşık 15 yıldır, ve günümüzde 100 milyon hektarlık bir alanda GDO tarımı yapılıyor. Bunun yarıdan fazlası ABD de, kalanı ise büyük ölçüde Arjantin, Kanada ve Çin ‘de yer alıyor. Dünya üzerinde bu tarımın en önemli kısmını soya fasulyesi oluşturuyor. İkinci sırada mısır, ardından kanola ve pamuk geliyor. Arjantinde ekilen soya fasulyelerinin %90 dan fazlasını GDO oluşturuyor. Yani  GDO dan uzak durmak isteyenler öncelikle bu ülkelerden ithal edilen soya ve mısırdan (mısır şurubu) uzak durmalı.

Peki neden korkuyoruz? Binlerce yıldır hibritleştirme ile bir bitkiden diğerine gen aktarımı yapıyorduk zaten, tohumlara gen aktarımını laboratuvarda yapınca canavarlar yaratılmasından mı korkuyoruz? Bu bitkileri yediğimizde genlerinin bizim genlerimize karışmasından mı korkuyoruz? Binlerce yıldır buğday yiyoruz da hangimizde buğday genleri var? Ah keşke başaklar gibi incecik olabilsek. 🙂 Aslında insan genomunda bazı virüslerin DNA ları mevcut, yani binlerce yıl önce DNA’mıza girmiş virüsler var, günümüzde de özellikle Ebstein Barr ve Adeno virüsler genomumuza girme eğiliminde ama GDO’lara gen aktarımı virüsler aracılığıyla yapılmadığı için artık bu yönde bir tehlike yok gibi. Yok gibi diyorum çünkü kesin olarak tehlikesiz demek mümkün değil. Ama unutmayalım ki dağdan topladığımız kekik için bile kesin olarak tehlikesizdir, istediğiniz kadar yiyip içebilirsiniz demek mümkün değil. İlaç olmaya aday bir tek molekülün insan sağlığına etkilerinin araştırılmasının yaklaşık 10-15 yıl sürdüğünü düşünürsek insan sağlığı için bir konuda “kesinlikle zararsızdır” demenin mümkün olmadığını söylemeliyim. Aslında doğal bitkilerde de bize zararlı maddeler bulunabilir ve bu bitkiler genetik olarak değiştirilerek zararsızlaştırılabilir.

Bizi korkutan bilmiyor olmak. Hazır köfte paketinde içindekiler kısmında minicik harflerle soya proteini yazıyor. Köftemin ne kadarı aslında soya fasulyesi? Bu soya fasulyesi genetik olarak değişitirilmiş mi? Peki ne değişiklik yapılmış? Böceklere dayanıklılık geni aktarılmışsa böcek ilacı kullanılmadığı için bunu özellikle tercih edebilirim, ama ya başka bir gen aktarılmışsa? Mesela fıstık geni aktarılmışsa ve benim de fıstığa alerjim varsa? Bilmeyi hak ediyoruz, GDO lu mu, hangi genler eklenmiş? Kimyasal gübre kullanılmış mı? Daha önemlisi böcek ilacı-insektisit kullanılmış mı?

 
Avrupa Birliğinde ve bu tartışmaları yaratan ve iptal edilen yönetmeliğimizde binde 9’un altında ise GDO’nun bildirilmesine gerek yok deniyor. Bu kadar ayrıntılı bilgileri hazır gıdaların etiketlerinde bildirmenin pratik olmadığı söyleniyor, ama bir etikette “ürünlerimizin hiçbirinde domuz yağı yoktur” yazılabiliyorsa “GDO yoktur” bilgisi de eklenebilir.  GDO varsa bunu gizlemek yerine örneğin üreticinin web sayfasında hangi genlerin eklendiğini ve üretimde hangi kimyasalların kullanıldığını da belirten bir açıklama yapılabilir. Bilgi korkuyu yenecektir.
GDOlar’la ilgili endişelerden biri bu bitkilere eklenen özel genlerin polenlerin rüzgarla veya böceklerle diğer bitkilere geçmesi, yani sınırlanamayacağı düşüncesidir. Bir diğeri tekelleşme ve haksız rekabettir. GDOlar’ın üretim maliyeti daha düşük olduğu için GDO’suz tarım yapan çiftçiler rekabet edemeyecek ve zarar edecektir, belki uzun vadede tarım alanların çoğu GDO üreten tekellerin-büyük şirketlerin kontrolüne geçecektir. Günümüzde pek çok şirket böyle değil midir? Bankalar, sigorta şirketleri, internet ve kullandığımız daha pek çok ürün için bu geçerli değil mi? Globalleşmeye, tekelleşmeye karşı küçük ölçekli üreticinin ve organik tarımın korunmasını destekliyorum, ama bunun için GDOlar’ın canavar gibi gösterilmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum.

GDOlar aleyhindeki söylemlerden biri de sağlığa zararlı oldukları konusudur. Bu konuya geçmeden önce benzerlikleri nedeniyle ilaçların geliştirilme aşamalarından bahsetmek istiyorum. Bir ilaç ruhsat alıp piyasaya çıkmadan önce ilk aşamada hayvanlar üzerinde deneyler yapılır; toksik etkileri, yararlı ve zararlı etkileri araştırılır. Güvenli ve faydalı olduğu yönünde sonuçlar alınırsa daha ileri araştırmalara geçilir. Sağlıklı gönüllülerde ve hasta kişilerdeki etkileri, diğer ilaçlarla karşılaştırılmaları şeklindeki araştırmalar 3 fazda yapılır ve bunlardan sonra ilaç ruhsat alarak eczanelerde satışa sunulur. Ancak araştırmalar 4. fazda devam eder. Bazen piyasaya çıktıktan yıllar sonra bir ilacın zararlı etkileri saptanıp ruhsatı iptal edilir ve toplatılır. GDOlar’ın da zararlı etkileri olup olmadığının araştırılabilmesi için yeni geliştirilen her bir bitki için laboratuvarlarda ve araştırma merkezlerinde hayvan deneyleri yapılmaktadır. Hangi deneylerin yapılması gerektiğine dair çok ciddi ve kapsamlı çalışmalar yapılmıştır ve bu deneyler sonucunda güvenli bulunanların tarımına izin verilmektedir. Benim kişisel fikrim laboratuvarda geliştirilmiş tüm ilaçları aynı kefeye koymadığımız gibi tüm GDOlar’ı da aynı kefeye koymamak gerektiği yönünde. Nasıl ki binlerce ilaç insan sağlığına yararlıyken her yıl birkaç tanesinin zararı tespit edilip ruhsatı iptal ediliyor; pek çok GDO avantaj sağlarken bazıları zararlı bulunabilir ve üretimden kaldırılabilir. Örneğin böcek ilacına gereksinimi ortadan kaldıran bir GDO uzun vadede daha sağlıklı bir insan nesli sağlayabilir, ancak tarımı yapılan bitkinin ot ilaçlarından etkilenmesine engel olan bir gen değişikliği bizim mutfağımıza ot ilaçlarının kalıntılarını taşıyan bitkiler de getirebilir. Bu nedenle, uzun vadeli sonuçları değerlendirebilek için de hangi bitkiye hangi genlerin eklendiğini ve yetiştirilirken böcek ilacı, ot ilacı vs kullanılıp kullanılmadığını bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm GDO ları yasaklamak yada kötülemek ancak ekonomik-sosyal nedenlerle olabilir çünkü bilimsel olarak sağlığa zararlı olduklarına dair güvenilir bir kanıt yada bunu gösteren bir araştırma sonucu yok, sadece endişeler ve olasıdır düşünceleri var. Eğer gerçekten sağlığımıza olan uzun vadeli etkilerini düşünüyorsak her birini ayrı ayrı değerlendirmek, bunun için de bilgilenmek gerek.

Bazı arkadaşlarım benim GDO lu ürün tüketip tüketmeyeceğimi, hatta çocuğuma yedirip yedirmeyeceğimi soruyorlar. Öncelikle evde organik tarım ürünlerini tercih ettiğimi söylemeliyim, daha pahalı oldukları halde, hatta elmalar kurtlu olduğu halde özellikle tarım ilacı-insektisit (böcek öldürücü) kullanılmamış ürünleri tercih ediyorum. Ama bazen sera domatesi de alıyorum, çiftlik balığı da ve GDO lu ürünleri de hem ucuz hem de insektisit kullanılmamış olduğu için tercih edebilirim… Evet! GDOlar’ın uzun vadede zararsız olup olmadığına dair kesin bilgimiz yok ama sigara gibi hem bireysel olarak insan hem de toplum sağlığına ve doğaya zararları çok iyi bilinen bir ürünün tarımı yasaklanmıyorken GDOlar’ın yasaklanmasını yada öcü gibi gösterilmesini çok doğru bulmuyorum.  Ben sigara içmiyorum ve içilen yerde durmuyorum ama pizzayı da üzerindeki salam ve sucuğu da, haşlanmış mısır tanelerini de çok seviyorum…

Konuk Yazar