Küçük kızım Sezgiyi yatağına yatırıp iyi geceler öpücüğünü konduruyordum ki; “Baba, sahiden de domuz gribi olup ölecek miyiz?“ diye sordu.  “Hepimiz bir gün bir nedenle öleceğiz ama bu büyük ihtimalle domuz gribinden olmayacak,“ dedim. “Nereden biliyorsun?” dedi. “Peki, sen neden öyle olacağını düşünüyorsun?” dedim. “ Televizyondaaan…” dedi. “Daha önceki gripleri nasıl sorunsuzca atlattıysak bunu da öyle atlatacağız” dedim. “Olsun” dedi ben yine de hiç ölmek istemiyorum”. “Kimbilir belki de sen ölmezsin, hadi şimdi uyu bakalım” dedim üzerini örterken. Salona geçince TV de bu konunun tartışıldığı bir programa rastladım.

Görülüyor ki, kuş gribi salgınında olduğu gibi bu domuz gribinde de ciddi bir korku ve bilgi kargaşası yaşanıyor.  Dünya’da ve Türkiye’de medya bu konuya büyük yer veriyor. Her gün çeşitli araştırma sonuçları lehte ve aleyhte görüşler ortaya konuyor, bana gelen sorulardan da anlıyorum ki bu konuda kafalar karışık.

İnflüenza virüsünün alt grupları, insanda ve hayvanda çok sayıda grip salgınlarına neden olmuştur. Kuşlar ve memeli hayvanlarda ciddi kırımlara yol açmış ve açmaktadır. Yıllardır grip hastalığı, insanlarda da can kayıplarına neden olan çeşitli hastalıkları tetiklemekte olmasına rağmen şimdiye kadar bu denli ciddiye alınmamıştı.

Sağlık Bakanlığımız’ın, ilk defa bütçesinin önemli bir kısmını grip aşısına harcaması tartışma yarattı. Ekonomik olarak israf olduğunu düşünenler kadar, ilaç şirketlerine kaynak aktarıldığını düşünenler de oldu. Bazıları kanıtlanması zor iddialar da getiriyorlar. Ülkemizin denek olarak kullanıldığı, zehirli, yan etki yapıcı katkı maddeler içerdiğini söyleyenler arasında ciddi bilim adamlarının da bulunması kafaları iyice karıştırıyor. Sezgi gibi, domuz gribi olunca öleceğini düşünüp korkan da var, bunun dış güçlerin bir aldatmacası olduğunu düşünenler de…

Görebildiğim kadarıyla; Dünya Sağlık Örgütü’nün ve  Sağlık Bakanlığımız’ın “korktuğu” ile halkın korktuğu şey tam olarak aynı değil. Halk, hastalıktan ölmekten, sakat kalmaktan çocuklarının ve sevdiklerinin zarar görmesinden korkuyor. Oysa DSÖ’nün endişe ettiği tam olarak bu değil de, bu gribin mutasyona uğrayarak çok daha öldürücü tipte bir grip salgınına dönüşmesi ve geçmişte ortalama 50 yılda bir ortaya çıkan ve milyonları öldüren bir salgına yol açması senaryosu olmalı. Böylece can kayıplarının dünya çapında çok yüksek boyutlara ulaşması, tedavi maliyetlerinin çok artması, ekonomilerin çökmesi vs. gibi ciddi problemlerin önüne şimdiden geçilmek isteniyor.

Domuz gribi denilen ve artık o herkesin bildiği İnflüenza A H1N1 virüsü, daha önce yalnızca domuzlarda salgın yapmakta iken insanda grip yapan tipiyle etkileşime girip mutasyona (değişim) uğrayarak, insandan insana çok kolay bulaşan bir hale gelmiş bulunuyor. Şükürler olsun ki grip, Meksika’da ilk görüldüğü zamanlardaki kadar öldürücü değil. Hatta son veriler sıradan griplerden daha az öldürücü (binde birden daha az) olduğunu gösteriyor.

Bu gribin de belirtileri mevsimsel grip belirtilerinden çok farklı değil, (ateş, boğazda yanma, baş ağrısı, vücutta kırgınlık, öksürük, aksırık, bazen da bulantı ve ishal…)  Son zamanlarda ateşsiz seyreden vakalar da görmekteyiz. Şu an itibariyle İstanbul’un her köşesinde hızlı bir yayılım gösteriyor. Kısa bir süre içinde tüm Türkiye’ye yayılacağını öngörmek mümkün. Bu hafta başlaması düşünülen aşılamanın ne kadar yararlı olacağını zamanla göreceğiz. Esas olarak gribin mutasyona uğramadan bastırılması amaçlanmakta ve bunun için de grip aşısı üretiminde acele edilmekte. Eğer mutasyona uğrar ise bulunan aşının da faydası olmayabilir çünkü. Etkilenen insan sayısı bu kadar çok olunca gribin tetiklediği zatürre, solunum yetmezliği gibi birtakım hastalıklardan hatırı sayılır miktarda kayıplar olması da kaçınılmaz olabilir.

Domuz gribinde tanı koymayı sağlayan spesifik test çok az hastanede var. Emek yoğun bir test olduğu için 2-4 günde sonuçlanabiliyor. Bu nedenle, salgının gidişatını görmek, istatistiksel bilgiler edinmek ve medikolegal nedenler dışında tedavide pek rolü yok, çünkü virüsün üremesini yavaşlatıp durduran ilaç ancak belirtiler ilk ortaya çıktığı andan itibaren ilk 48 saat içinde başlanırsa etkili olabiliyor. Test sonucunu beklemeden, belirtilerin ilk görüldüğü anda ilaca başlamak ise çok büyük olasılıkla boşuna masraf olacak. Bunun yanında ilaç yan etkilerine hiç yoktan maruz kalmak ve bu ayrıca Tamiflu adıyla satılan ilaca karşı her geçen gün oluşan virüs direncine katkıda bulunmak demek.

Dünya Sağlık Örgütü, gribin mutasyona uğrayıp, örneğin bir kuş gribine (H1N5) dönüşmesinden korkuyor işte. Zaman zaman korku figürünü biraz abartarak da olsa aşı olmayı özendirmek istemesi de bu yüzden olabilir. Ne kadar az insan domuz gribine yakalanırsa mutasyona uğrama olasılığı da o kadar azalacak diye düşünülüyor. Her ne kadar bu safhaya gelinceye kadar mutasyon basamaklarını oldukça hızlı geçmesi biraz “garip” karşılansa da dünya çapında ciddi kayıplar yapabilecek bir pandemiye dönüşmesine ramak kalmış durumda…

Aşının oluşturulması zamana karşı bir yarış şeklinde olduğu ve kuzey yarı kürede kış ayları öncesine yetiştirilmek için çalışmaların hızlandırılmış olması, bazı güvenlik testlerinin yerince uygulanması ve üretimi arttırmak için içine konulan “adjuvan” maddeler bir takım kuşkuları da beraberinde getiriyor. Aşının “güvenilirliği” konusunda endişe etmemiz için henüz fazla bir bilimsel kanıtımız olmamakla birlikte, sağlıklı ve bilinçli erişkinler için “gerekliliği” tartışılabilir, ancak hasta olan bireylerin kendilerini istirahata çekip kimseye bulaştırmamaya özen göstermeleri şartıyla.

Bu salgın, grip ve hijyen bilgilerimizi gözden geçirerek doğru bir farkındalık oluşturmamızı sağlayabilir. Hayra-şere öpüşmemek ya da avuç içine hapşırmamak gibi, gerektikçe el yıkamak gibi.

Normal mevsimsel grip, daha çok astım, kronik akciğer hastalığı, böbrek yetmezliği, şeker ve “tedavi altındaki kanser hastalarını”, zayıf bebekler ve çocukları, hamileleri ve  “her yaştaki yaşlıları” olumsuz etkilerken, domuz gribi riskli hastaların yanında daha çok çocukları olumsuz etkiliyor. Sanılanın aksine 60 yaşın üstündekileri ise “teğet geçiyor”.

“Ben yine de domuz gribi olmak istemiyorum, ne yapabilirim?” diye soruyor büyük kızım Bilgi.  Herkesin iyi bildiği önlemleri tekrarlamakla başlıyorum:

“Sık sık ellerini yıkamalısın, elin kirliyken yüzüne dokunma, sıkı giyin ve sakın üşütme, çoraplarını ve terliklerini eksik etme, banyodan sonrada uzun saçlarını iyice kurulamadan dışarı çıkma. Uykunu iyi uyu, geç yatma, TV ve bilgisayar başında çok fazla zaman geçirip radyasyona maruz kalma, abur cubur yerine taze meyve ve sebze tüket. Özellikle portakal ve mandalina, zeytinyağlı, limonlu ve yeşilliği bol salatalar, balık,  kuru yemişler, yani canlı tohum gıdalar tüket. Hatta soğan ve sarımsağı yemeyip yanında yatsan bile iyi geldiğini söylüyorlar! Bunları yaparsan ilaca da doktora da pek ihtiyacın kalmaz” diyorum.

“Olsun ama peki ya ilaç?” diye soruyor ısrarla. “Bunları yapamıyorsan C vitamini başta olmak üzere diğer multivitaminlerden alabilirsin. Balık (yağı), ekinezya, immunex, selenyum, çinko tabletleri gibi elementlerden de yararlanabilirsin, en azından zararı olmaz. Antibiyotiğe ise gerek yoktur, ileri bir hastalığa dönüşmemiş ve fırsatçı enfeksiyonların oluşturduğu bir tehlike yoksa yani”…

“Doğa yürüyüşleri, esneme çalışmaları ve yoga, kendinle kısa süreli baş başa kalarak nefes çalışmaları, meditasyon, arada bir manevi arınmalar yapamazsan bile fırsat buldukça spor yapmalısın. Bu senin hastalıklar dahil, her şeye karşı güçlü ve dayanıklı olmanı sağlar. Buna rağmen hasta olursan bulunduğun odayı sık sık havalandırıp temiz havayla buluşmalısın. Böylece bulunduğun odadaki virüs yoğunluğu azalır ve odana sana bakım için gelenler sana dokunmasalar bile kolay hasta olmazlar”.

“Yine de hasta olursam beni hemen iyileştirirsin değil mi baba?” diye soruyor biran önce rahatlamak istercesine. “Elimden geleni yaparım elbet” diyorum; “Ama bilmelisin ki grip olursan, kendini yalnızca kendin iyileştirebilirsin ve bunu rahatlıkla başarabilecek güçtesin zaten. Hızlı iyileşmek istiyorsan bol bol sıcak çaylar ve sıvı almanı, vücudunu sıcak tutup istirahat etmeni, eğer ateşin yükselirse buna gücün yettiğince dayanmanı tavsiye ederim sana. Başka bir ilaca ihtiyacın da yok aslında ama yine de biraz rahatlaman ve ızdırabının azalması için bir şeyler ayarlayabilirim tabi” diyorum, yüzündeki endişe dağılıyor, derin bir nefes çekiyor ciğerlerine. Keşke patronlar işgücü kaybından korkmasa ve çalışanlar da bunu suistimal etmese de grip olanlar 1-2 gün yatıp toparlansalardı, ilaç zoruyla sürünmek yerine. Eskiler buna “toparlanma” derler, haklıdırlar da dağılmış ve zayıflamış olan beden enerjisinin derlenip, dengelenip, toparlanması…

“Peki ya sen kendini nasıl koruyorsun?” diye soruyor Hülya, “Her gün hastalarla  karşılaşıyorsun, üstelik aşı da olmayacağına göre?..”

Haklı bir soru tabi, ancak aşı konusunda kararı, herkes kendisi verecek. Küçük çocuklar ve risk grubunda olanların aşı olmalarında fayda var. Bir süre sonra kayıplar olmaya başlayınca aşıyla ilgili çekinceleri olanların fazla sesleri çıkmaz olacaktır zaten. Her şekilde bir risk vardır ve küçük bir risk göze alınacaktır.

Sağlık Bakanlığı, özellikle çocukları, sağlık personelini ve toplu yerlerde çalışanları öncelikle aşı programına almakla kendince doğru olanı yapıyor. Böylece evdekilere de bulaştıran hızlı yayılmaya katkıda bulunan en önemli gurupları bertaraf etmeyi, dolayısıyla da mutasyon olasılığını azaltabilmeyi ümit ediyor.

Bana gelince; artık yaşam biçimi olan hayat anlayışımı uygulamaktayım. derKi’deki ilk yazımda (bkz. Bizi hasta eden korkularımız) değindiğim gibi griple mücadelenin, insan vücudu için eşi bulunmaz bir meydan okuma olduğunu düşünüyorum. Bu mücadele zayıf bünyeler için olumsuz sonuçlar da doğurabilir elbette, ama bunu göze almaya değer buluyorum. Yaşamak, risk demektir ve her zaman hazır olmayı,  güçlü olmayı, enerjik olmayı gerektirir.

Aşının medeniyetimiz için önemi tartışılmazdır ama bazen -griplerde olduğu gibi- savaşarak güçlenmek yerine grip aşılarına bel bağlamayı alışkanlık haline getirirsek, gelecekte bir gün, aşısının olmadığı ya da zamanında yetiştirilemediği bir gripte bizi kim kurtaracak, hiç düşündünüz mü?

Grip hastalığı farklı enerji seviyesindeki insanlarda farklı şekillerde seyredebilir. Enerji seviyesi iyi olanlarda hafif bir nezle şeklinde geçebileceği gibi, zayıf enerjiyle yakalanmış bünyelerde ise yüksek ateşle hastanelik ve hatta yoğun bakımlık olunabilir. Dışarıdan sağlam göründüğümüzden ziyade enerji seviyemizin yüksek olmasıdır önemli olan. Hepimiz, her varlık, esasen enerjiden oluşur ve enerji seviyemiz zaman zaman dalgalanmalar gösterir. Grip virüsüyle karşılaştığımız andaki enerji seviyemizin düşük olmaması çok önemlidir, bunu etkileyen faktörler vardır. Fiziksel ve ruhsal aşırı yüklenmeler, yanlış ve yetersiz beslenme, bedeni antrenmansız bırakmak, üşütmek, kirli havaya ve dumana maruz kalmak, kişi ya da olaylara sonuçsuzca takılıp kalmak en basitinden enerji savurganlığıdır. Sevmediğimiz işimiz ya da eşimiz, üretilen ve maruz kalınan öfke, nefret ve korku gibi olumsuz düşünceler enerjimizi de nefesimizi de tüketir. Uyuşturucu, alkol ve bağımlılık yapıcı kötü alışkanlıklar enerjimizi çalan ve bizi “garip bir grip” virüsü karşısında bile yenik düşüren esas etkenlerdir. Sevgiyle dolmak, takdir ve neşe ise enerjimizi arttırır. Domuz gribinden korkanların ya da sık sık grip olanların bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri ama mutlaka yüzleşmeleri gereken esas neden de budur.

Korkulması gereken grip virüsü ya da grip salgınlarından çok, virüs geldiğinde kendimizi düşürdüğümüz bu zafiyet ve savunmasız durumdur. Unutulmaması gereken bir kural vardır; “Bizi öldüremeyen düşman, güçlendirir”. Grip virüsü de öyledir işte…

Tek gerçek varlığım olan aileme ithaf olunur.

Seyit Aydoğmuş