Daha basit bir şeyden bahsedelim… Eskiden güneşin, dünyanın etrafında döndüğü, her sabah doğup sonra da battığı varsayılırdı. Gerçeğin öyle olmadığı zamanla anlaşıldı ama hemen bütün dillere ‘doğduğu’ ve ‘battığı’ öyle bir yerleşmişti ki bir türlü silinip atılamadı; hâlâ da alışılmış olduğu gibi öylece söylenip gidiyor.

Gerçekte güneşin her gün doğup batmamasında olduğu gibi; yani dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünü tamamlarken, tamamen göz yanılmasıyla onun doğuyor, yükseliyor ve batıyor görünmesi gibi pek çok sözcüğe de böyle sayısız önkabuller ve asılsız yakıştırmalarla, sanal ve yanıltıcı anlamlar yüklenmiştir. Çabamız böylesi sözde astrolojik koşullanmalardan ve önyargılardan, hattâ algı yanılgılarından zihinlerin arındırılması olmalıdır. Zira temel astronomi ve fizik bilgisi olmaksızın astroloji ile uğraşmak, tıpkı temel psikoloji ve psikiyatri bilgisine sahip olmadan ruhçulukla ilgilenmek gibidir…

Gerçek doğum zamanının ister istemez öne çekildiği durumlarda, yani örneğin erken doğumlarda, kaza sonucu zorunlu doğumlarda, hattâ son yıllarda hayli yaygınlaşan sezaryenle doğumlarda yine de o ânın doğum haritası ‘geçerli’ olacak mıdır? Doğum haritaları, bütünüyle kanıtlanmış olan genetik kuramını veya DNA’nın önemini rafa mı kaldıracaktır; ya da karma felsefesi bütünüyle çöpe mi atılacaktır? Yani kişilik özelliklerimizin belirlenmesinde bütün bunların değil de Satürn’ün ve Jüpiter’in, doğum ânımızdaki konumlarının daha etkin olduğunu veya o sırada bazı gök cisimlerinin dünyadan sanki aynı uzaklıktaymışçasına yan yana nasıl göründüklerinin daha önemli olduğunu hâlâ kabul edebilecek misiniz?

Kitapçı raflarında fizik bilimlere ilişkin yayınlardan çok sözde metafizik yayınlar görebiliyorsanız, (Tübitak’ın bir yayınında sözedildiği gibi) toplumumuzda artık ‘astronomlardan daha fazla astrolog olmasına’ da şaşırmamak gerekiyor. Buna gelecek sayılarımızda ‘kuantum’ konusunu incelerken ayrıntısıyla değineceğiz.