Şu anda, Türkiye’de, astroloji dünyasının en verimli, en önemli, en parlak ve en önemlisi de rehber ismi kim derseniz ilk söyleyeceğim isimlerin başında Öner Döşer gelir. Zira sevgili dostum olan Öner Döşer ve kurduğu ‘astroloji okulu’ndaki arkadaşları astroloji kanalıyla dünyanın ruhsal evrimine evrensel boyutta katkıda bulunuyorlar. Seminerleriyle, internet üzerinden yayınlarıyla, kurslarıyla, televizyon, radyo programlarıyla…

Öner Döşer’in bir başka yönü de son derece üretken, şaşırtıcı derinlikte bir yazar olması. Astrolojiyi diğer ilahi ve bilimsel kaynaklarla, tezlerle, bilgilerle birleştirerek ortaya bugüne kadar yazılmamış sentez kitaplar çıkarması ve bu konuda eşi görülmemiş bir çalışma yaparak dünya bilgi hazinesine paha biçilmez mücevherler armağan etmesi. Ardı ardına yazdığı kitaplarla özellikle içine hızla girmekte olduğumuz Yeniçağ 2012 sürecine dair bize son derece kapsamlı ve sadece astrolojik bilgiler ile de sınırlı olmayan kitaplar armağan ediyor Öner Döşer. Döşer’in son yazdığı Doğan Kitap’tan çıkan 2012 Büyük Uyanış kitabı ise bu konuda yazılmış bir başyapıt niteliğinde… Kitap 2012’ye ve girmekte olduğumuz Yeniçağ’a dair bugüne kadar söylenmiş, yazılmış, düşünülmüş bütün teorik bilgileri enine boyuna astrolojik pencerede incelemekle kalmıyor, tanıklık edeceğimiz ve muhtemelen içinde yaşayacağımız bu geçişin ruhsal, ilahi, kozmik ve maddesel boyutlarını da tüm katmanları, ilahi bilgileri ve şifreleriyle gözler önüne seriyor ve bize Yeniçağ’a geçişte bir başucu kitabı, bir ilkyardım çantası, bir rehber kitap sunuyor.

Gerçekten bizi ne bekliyor bunları görüyoruz? Zamanın manasını tam olarak kavrıyoruz. İnsanlık serüveninin şu anda geldiği noktada geçtiği kozmik aşamalar ve bu geçişteki göksel sembol ve şifreler karşısında hayretlere düşüyoruz. Kendi gücümüzün bunca zaman nasıl farkında olmadığımıza şaşıyoruz. Yeni bir bilince neden kavuşmamız gerektiğini, kavuşmazsak ne olacağını, kavuşursak ne olacağını anlıyoruz. Evrensel kozmik varlıklar olduğumuzu, birbirimize ait olduğumuzu şiddetle idrak ediyoruz. “Galaktik İnsan olmamızın zamanı geldi” diyor Öner Döşer ve bu kitap da Galatik İnsanın bilinciyle yazılmış. Her satırı defalarca okunmayı hak ediyor. Büyük Uyanış kitabı bu yeni sürecin kapısını açan bir anahtar. Yazılmış en kapsamlı Yeniçağ kitabıyla karşı karşıyasınız.

21 Aralık 2012 tarihi bir bitişi ve bir başlangıcı tarifliyor size göre? Peki bir astrolog olarak Yay burcunda yer alan bir temanın anlamını söylebilir misiniz? Aynı şekilde bir Venüs faktöründen ve sevgi enerjisinden söz etmişsiniz bunları biraz açabilir misiniz? Korku enerjisine karşın sevgi enerjisinin yükselmesi ya da yükseltilmesi ne anlama geliyor?

Mayalara göre 21 Aralık 2012 tarihi 13 Baktun’luk (yaklaşık 5125 yıl) bir döngünün sonudur. Ama bu tarih aynı zamanda yeni bir döngünün de başlangıcıdır. Ben 21 Aralık 2012’yi daha ziyade bir başlangıç olarak görüyorum. Astrolojik olarak da böyle görülür genel olarak zaten. Çünkü Güneş’in 0 derece Oğlak burcuna girdiği 21-22 Aralık tarihi bir mevsim başlangıcıdır. Kış mevsimine girişimizi sembolize eder. Bu bakımdan 21 Aralık 2012’nin bir kış gündönümü tarihine denk gelmesi, bir bitişle beraber bir yeniden doğuştur. Bunu sadece Mayalarda değil, başka kadim kültürlerde de gözlemliyoruz. Örneğin 22 Aralık tarihi, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’a göre, Güneş’e çok önem veren eski Türklerin inançlarında, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece gündüzle savaşır; uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanırdı. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle kutlarlardı. 21 Aralık 2012 tarihi bir son olmakla birlikte, hemen ardından gelecek 22 Aralık tarihi bir yeniden doğuşu ifade etmektedir. Bu bağlamda, 2012’den bahsettiğimizde, insan ırkının yeni bir başlangıcından söz ediyoruz. 2012 ile her şeyden önce muhtemel en ideal gelecekten bahsediyoruz, bir sondan değil. İyi bir başlangıç yapabilmekten söz ediyoruz. Yeni bir kapının eşiğinden geçmekten söz ediyoruz. Bence 2012, geleceğimizi yeniden yaratabilmemiz için bize sunulan bir çıkış kapısıdır. Bu aşamada önemli bir seçim zamanına doğru ilerliyoruz. İnsanlık en büyük uyanışını yapıp daha büyük bir farkındalığa geçiş mi yapacak, yoksa aynı hataları yeniden tekrarlayacak mı? İdeal geleceğe ulaşacağımız gibi bir garantimiz de yok. Bu, bizim gayretimizi gerektiriyor. Her şeyden daha çok, güzel bir başlangıç yapmaya odaklanmamız gerekiyor.

İnsanoğlunun önemli bir değişim sürecine giriş yapacağını işaret eden 21 Aralık 2012 tarihine yönelik çıkartılan astroloji haritasında, stresli açı kalıplarının yanı sıra, bu streslerin çözüm yolunu gösteren “Bumerang” açı kalıbının odak noktasında bulunan Venüs, bize 2012 stresinin çözümüyle ilgili önemli mesajlar veriyor. Astroloji’de Venüs, insan ilişkilerini temsil eder; iyilik, huzur, barış, paylaşım gibi iyicil kavramlarla özdeşleştirilir. Haritada Venüs Yay burcundadır. Yay inançlarla ve bize yabancı gelen şeylerle ilgilidir. Bu şartlarda bize yabancı gelen şeylere, inanç durumlara sevgiyle ve anlayışla, daha geniş çerçeveden ve felsefi yönlerinden bakmamız istenmektedir. Yay burcunun sembolünde gökyüzüne ok fırlatan, yarı at yarı insan figürünü görürsünüz. Bu okun bir hedefi vardır ve bu hedef de gökyüzündedir. Yay burcundaki Venüs, insanların yeni yerleri keşfetmesi, geleceğini yeniden yapılandırması ve yeni inanışlara yelken açması için enerji verecektir. Artık Galaktik İnsan olmamızın zamanı gelmiştir.

Sevgi kavramı deyince akla ilk gelen gezegen olan Venüs, bir şeyleri bir araya getirmekle ilişkilendirilir ve bir arada olmanın verdiği güç sayesinde, yaşamla daha yaratıcı bir uyum sağlanabileceğinin ifadesidir. Endişe ve gerginlik yaratacak durumlarla karşılaşacağımız, korku faktörünün pompalanacağı bir sürece doğru ilerliyoruz. İşte bu zorlayıcı süreçte, aklımızda tutmamız gereken en önemli şey, hayatımıza korku ve endişenin yerine SEVGİ kavramını dahil etmemizdir. Korku ve endişenin panzehiri sevgidir. Bizi geçiş yapmakta olduğumuz bu zorlu sürecin üzerine çıkmaya taşıyacak yüksek bilinç düzeyine erişmenin ve sevgi haline gelebilmenin yolu, davranış kalıplarını düzeltmekten geçer. Bunu başarabilmemiz için öncelikle, öfke, nefret ve kıskançlık gibi bizi düşük frekansta tutan duygulardan uzak kalmayı, hoşgörü ve affediciliği öğrenmemiz gerekiyor.

Hayatımızı, inançlarımız yönlendirmektedir. Yaşamımızı korku içerisinde mi sürdüreceğiz, yoksa sevgi içerisinde mi yaşayacağız sorusunun cevabı, bizim hangisine inanmayı tercih ettiğimizde yatar. Korku dolu bir dünyada yaşamaya inandığımızda, bu seçimimizden zihnimiz ve bedenimiz de etkilenecek, sağlıksız bir yaşam süreceğiz demektir. Eğer sevgiyle dolu bir dünya görmeyi seçersek, o zaman zihnimiz ve vücudumuz da buna uyum sağlayacak, giderek daha sağlıklı olacaktır. Sevgi ortamında doğan pozitif düşünce, mutlu ve sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez koşullarındandır. Sağlıklı ve tatminkar bir yaşam için ilk yapmamız gereken şey, korkularımızı yok etmek, bunun yerine sevgiyi koymak olmalıdır.

Zamanın sonunda mıyız, başında mıyız?

2012Bence her ikisi de. Her son bir başlangıçtır zira. Geçiş yapmakta olduğumuz bu sürece Mayalar ve diğer kadim uygarlıklar tarafından “Zamanların Sonu” denmesinde önemle vurgulamak istenen nokta “Zaman” kavramının bizim için anlamının değişmek üzere olmasıdır. Yani bizin anladığımız Zaman kavramının sonundayız. Mayaların bize “Zamanların Sonu” ifadesiyle anlatmak istediği şey, belki de yaşayacağımız travmatik olaylar dizisi sonrasında, bir zaman algısı değişimi yaşayacağımız şu andaki kısıtlı kapasitemizle algıladığımız üçüncü boyut frekansının üzerine çıkacağımızdır. Ezoterik bilgiler bunu zaman kavramının gerçek anlamda idrak edileceği dördüncü boyuta, ardından zaman kavramının ötesine geçileceği beşinci boyuta geçiş olarak tanımlamaktadır. Bu geçiş sonrasında telepatik algılarımız ve sezgilerimizin güçlenmesi, evrensel bilince ulaşabilme, düşüncelerin tezahür etmesi ve bu sayede arzularımıza ulaşabilmemiz, geleceğin oluşumunu pozitif yönlendirebilmemiz, hatta zamanda hareket edebilmemize imkan sağlayacak yeteneklerimizin tekrar ortaya çıkacağını vurguluyor olabilirler mi? Zamanlaması hariç bilim insanlarının aynı fikirde olduğu gibi Kova Çağı’na geçiş yapıyor olmamız ve “Evrensel İnsan” tipinin ortaya çıkacağı, dinlerde müjdelenen Altın Çağ’a doğru ilerlemekte olduğumuz ve “Kamil İnsan” tipinin ortaya çıkacağı, Amerikan Yerlileri’nin, örneğin İnkaların bu dönemde “Işıltılı İnsan” tipinin ortaya çıkacağını bildirmesi de aynı şeyleri düşündürmüyor mu?

2012 süreci ile ilgili en fazla ipucunu vermiş gözüken kadim Mayalar, zamanla herkesten daha fazla ilgilenmişlerdir. Mayalar, bizim şu anki teknolojimize rağmen zamanı bizlerden çok daha kompleks ve detaylı bir şekilde kullanmışlardır. Modern insan, zamanı doğrusal bir ilerleme olarak algılar. Sabit bir geçmiş, şimdi ve gelecek vardır. Mayalar ise zamanı daha akışkan ve döngüsel bir şey olarak algılıyordu. Zaman dilimlerinin pek çok çağ boyunca tekrar edeceğini düşünüyorlardı. Kanımca Mayaların kast ettiği, çağ değişimiyle birlikte yeni bir zaman boyutuna geçecek olmamızdır. Bu ifade, yaşanacak önemli bir geçiş sonrasında, bugünkü zaman algımızın değişeceğini de işaret ediyor olabilir. Yani, zaman enerjisi farklı bir boyutta kendisini farklı bir titreşim seviyesinde gösterecek olabilir. Bunu daha net idrak edebilmemiz için, zaman gizemini de çözmemiz gerekiyor.

Zaman nedir? Zaman, sonsuza doğru periyodik şekilde akmakta olan bir enerjidir. Bu akım, tüm evren ve maddelerle ilişkili olan olayların içinden akıp geçmektedir ve evrendeki tüm bu olaylar, bu akışın içinde birbirine bağlı olan enerji kalıpları halinde koordine olmuştur. Onları birbirine bağlayan bu zaman enerji akımını belli bir frekansa çıkarmanın mümkün olduğu bir durumda, zamandan bağımsızlaşmak veya zamanı aşmak da mümkün olabilir. Bu yüksek frekansa yükselmemizi sağlayacak olaylar yaşamamız, idrak seviyemizi yukarı çekebilir, geçmiş ve geleceği içinde barındıran olayların atom dizelerini görmemize imkan sağlayabilir.

Marx Borax’ın 2012: Geleceğe Uzanan Köprüyü Geçmek adlı kitabında çok güzel ifade bulduğu gibi “zaman zihnin varoluşun derinliklerini yaşamaya yeltenmesinin bir sonucudur. Zaman ritimdir, senkronizasyondur. Zaman bizi dünya hayatına ve şekle bağlar. Geleceğe giden köprüyü geçmek için her şeyden önce yapmamız gereken şey zamanın bağını çözmektir. Anahtar budur, çünkü bizim normal zaman anlayışımız bizi bildiğimizden çok daha fazla felç etmektedir. Anlamamız gereken ilk şey standart zamanın sınırlı zihin demek olduğudur. Lineer zaman sıralaması bizi normal durumda tutacak bir referans çerçevesidir. Olaylara bakmanın kolay yoludur. Normal olarak sınırlandırılmış bir zamanla meşgulüzdür, zaman sınırlı ama yapılacak şey çoktur. Dış şartlara bağlı zamana yetişmek gerekir. 2012 ile geleceğimiz nokta zamanın yeni tanımı ve bunun maddeyi nasıl etkileyeceğidir. Şu anki zaman algımız 18. Yüzyılın klasik düzen ve sırasına dayalıdır. Herkes işine gider, ama bu algının her şeyi nasıl katı kontrol ettiğinin farkına varmaz. Bizler saatin esiri haline gelmiş durumdayız. Zaman, yer, şeyler, varlıklar ve bizler hiçbir zaman uzun süre aynı olmayacağız, çünkü sınırlı düşünce bariyerinin dışında her şey sürekli değişmektedir. 2012’den sonra zamanın doğası değişecektir. Aslında zaten bu değişim içerisine girmiş bulunuyoruz. Artık zamanın yeni bir şekle evrimi konusunda göstergeler vardır. Yeni bir zaman frekansı bize doğru gelmektedir. Öğrenmemiz gereken olmayan zaman, zamansızlık zamanı, trans-zaman ya da zaman-ötesi bizim buradan içeride kim olduğumuzdur ve zamanla bağlı olmadığımızdır. Bu varlık sonsuzlukla, eş-zamanlılıkla, özgürleşmeyle bağlıdır. Bu nedenle geleceğe giden köprüyü geçmek için zamanın bağını çözmeliyiz. 2012’ye yaklaşırken zaman değişecekse, biz de tüm dünyaya bakış açımızı tekrar gözden geçirmeliyiz.”

Astroloji’de zamanın ötesine geçilmesi, zamansızlık, eşzamanlılık, geçiş, köprü kavramlarıyla bağdaştırılan Kiron’un, astronomik olarak Satürn ile Uranüs arasında yerleşmiş olması çok önemlidir. Bu yerleşimiyle Kiron’un, dünyevi ve sınırlamalara tabi olanla (Satürn), ruhani ve sınırsız olan (Uranüs) arasında bir köprü işlevi gördüğünü göz önüne alarak, insanoğlunun zihninin ve bilincinin sınırlarını ifade eden zaman kavramının sırlarını çözmesinde ve zamanın ötesine geçeceği boyuta ulaşmasında çok önemli bir faktör olduğunu düşünmekteyim. Satürn bizim kadersel olanla ve geçmişimizle bağımızı temsil ederken, Uranüs ise yazgımızı ve geleceğimizi temsil etmektedir. Kiron ise bu ikisi arasında bir geçiş, köprü vazifesi görmektedir ve bu yüzden 2012 sürecini anlamamızda, geleceğe giden köprüyü geçmek için zamanın bağını çözmemizde, böylece sınırlı düşünce bariyerlerinin dışına çıkmamızda ve yeni zaman frekansını anlamamızda başrol oynamaktadır. 2012 sürecinde yaşayacağımız manyetik alan değişimleri, bir taraftan bilinç krizi yaşamamıza sebep olurken, diğer taraftan da tüm bu kavramları anlamamıza yardım edecek yeni yaklaşım seviyeleri kazanmamıza sebep olacaktır.

Uranüs-Pluto karesinin simgesel anlamlarından, Neptün’ün Balık burcuna geçişi ve yine Uranüs Koç’un simgesel anlamlarından bahsederek tabii ki buna Satürn’ü de dahil ederek biraz önümüzdeki dönemi tahlil edebilir misiniz?

Bunu ister kabul edelim, ister etmeyelim, insanlık evrimsel süreçte çok önemli bir dönüm noktasındadır ve yepyeni bir aşamaya geçilmek üzeredir. Şu anda olan biten her şey, bunun sağlanması için yaşanmaktadır. Bu dönemde devrede olan gezegen döngülerinin hepsi de tek tek alındığında hepsi etkili döngülerdir. Bir araya geldiklerinde ise 2010 ve 2013 yılları arasında muazzam enerjileri hızlandıracak birçok büyük olay dizisi gelişecektir. Basitçe dünya bitecek ve yeniden başlayacaktır. Bu nedenle şimdi hızlanmaktayız, gelecek olan bu şeylere hazırlanmak içindir. 2012-2013 yılları sonrasında farklı bir oryantasyonda olacağız ve geri dönüp baktığımızda yaşadıklarımızın artık bitmesi gereken bir sefalet bağnazlığın son çırpınışları olduğunu göreceğiz. 2012’ye kadarki süreçte insanlığın yıkıcı etkileri zirve yapacak ki, daha sonra her şey yeniden canlanabilsin. Bu aşamada pek çok yıkıcı etken devrede olacak. Buna hazırlıklı olmalıyız. Dünya, daha sonra iyiye gitmek üzere kötüleşecek.

Bu kritik geçiş sürecinde, dayanıklılığımız ve gücümüz testten geçecek. Örneğin, Koç burcundaki Uranüs’ün Oğlak burcundaki Plüton ile karesinin yedi kez kesinleşecek olması bize küresel iklim değişikliklerinin çarpıcı etkilerini yaşayacağımız bir süreçte olduğumuzu göstermektedir. 2015’e kadar sürecek olan bu iklim değişimleri, 11 Temmuz 2010 tarihindeki tam Güneş tutulması civarındaki tarihlerden sonra kendini daha hızlı bir şekilde belli edecektir. Bu tutulma civarındaki günlerde büyük doğal felaketlerle, doğa olaylarıyla karşılaşabiliriz ve bunlar, iklim değişikliklerini de tetikleyebilir, hızlandırabilir. Bu çok önemli tutulma sonrasında gökyüzünde Jüpiter, Uranüs, Satürn, Plüton arasında öncü burçlarda oluşacak T-kare açı kalıbı (daha sonra Mars ve Venüs de bu açı kalıbına dahil olacak) özellikle de Temmuz sonu ve Ağustos ayı başlarında Koç/Terazi ekseninde karşıtlık yapacak olan gezegen toplaşmaları, insan ilişkilerinde zorlanmalara, kopma riskinin de artacağına işaret etmekte. Eğer dikkatli olunmaz ise, bu yaz ve sonbahar aylarında boşanmaların, özel ilişkilerde ve iş ilişkilerinde ayrılıkların sayısında önemli ölçüde artış olabilir. Genel olarak ülkelerin halklarının huzursuzluğunun artması ve halktan insanların ölümlerinin artması, vatana ihanet temasının ve aşırı milliyetçiliğin vurgu kazanması, terör ve şiddetin artması gibi konular ön plana çıkacak. Aşırı yağışlar ve depremler sonrasında gelecek tsunamiler, en çok da deniz kazaları ya da denizde yaşanacak başka benzer sorunlar çok dikkat çekecek.

Neptün’ün 2011 yılında bir süre için, 2012’de ise tamamen Balık burcuna geçiş yapacak olması da benzeri etkileri ortaya çıkartabilir. Antik dönem bilgilerine göre, Neptün’ün Balık burcuna geçişi kaosları da beraberinde getirir. Mitolojide Poseidon olarak adlandırılan Neptün, denizlerin, okyanusların ve depremlerin tanrısıdır. Elinde taşıdığı ucu çatallı asasıyla, Dünya’yı sarsan dalgalar yaratabilecek güçte bir tanrı olduğu düşünülür. Bütün deniz yaratıkları, Poseidon tarafından yönetilir. Yunusların çektiği bir savaş arabasıyla, büyük dalgaları oluşturur. Denizlerle ve okyanuslarla olan bu bağlantısından dolayı bazı araştırmacılar, Neptün’ün Balık burcuna (denizler ve sularla ilişkilendirilir) geçişinin, suların yükselmesini ve tufan olarak adlandırılabilecek sel felaketlerini tetikleyeceğini düşünürler. Bazı görüşlere göre, Neptün’ün Balık burcuna geçişi, biyolojik savaş tehlikesini bile göstermektedir. Neptün petrol, sıvılar, içecekler, tütün, kimyasal maddeler, gazlar, uyuşturucular ve anestezik maddelerle de ilgilidir. Ama Neptün’ün Balık burcuna geçişi sadece bunları göstermiyor tabii ki. Neptün’ün Balık burcundan geçiş yapacak olması bizde manevi değerlerimiz, ideallerimiz, inandıklarımız uğruna kendimizi adama, paylaşma gibi değerleri ön plana çıkartacaktır. Balık burcundaki Neptün kişisel egonun, benmerkezciliğin karşısındadır ve toplumsal bütünleşmeden yanadır. Yapıcıdır ve sevgiyi ön planda tutar. Bu sevgi, hem kişisel ve toplumsal, hem de bunların çok ötesindedir. Engin, ucu bucağı olmayan, ilahi olanla kucaklaştıran, evrensel sevgidir. Benliğin sınırlarını aşmak, evrenle “bir” olmak arzusunu temsil eder. Bütünün hayrına hareket etmekle ilişkilendirilir.

Gezegenlerin birbirleriyle aynı Güneş-Ay arasındaki gibi fazlar oluştururlar. 2010 yılından itibaren etkinleşecek, ama asıl 2012’de başlayacak Uranüs ve Plüton arasında oluşacak kare açı, ilk dördün fazını oluşturacak. Bu, yeni bir dünya inşa etme zamanında olduğumuzun işaretçisidir. Nasıl bir yeni kolektif düzen oluşturacağımızın iyi belirlenmesini gerektirir. Bir nevi insanlığın testten geçme dönemidir ve bu sürece huzursuzluk ve zorlanma hakimdir. Mücadeleli bir dönemdir. Adeta hayatta kalma savaşı verilecektir. Bu hareketli süreçte, zamanın hızlanmış gözükmesi normaldir. Uzun zamandır görülmez bir şekilde gelişmekte olan bir şeylerin, fiziksel olarak ortaya çıkmaya başlaması da, bu iki gezegenin oluşturacağı ilk dördün fazının önemli özelliklerindendir. Nasıl? Tam da içinden geçiş yaptığımız dönemi anlatıyor değil mi?

2010-2011 yıllarında Koç burcunda kavuşum yapan Jüpiter-Uranüs ikilisinin ortaya çıkaracağı güçlü enerji, bizleri zihinsel olarak çok etkileyecek. Medikal Astroloji’de, Uranüs sinir sisteminin çevresel uyarıcılara nasıl tepki verdiğiyle ilgilidir ve Koç burcu da beyin fonksiyonlarıyla alakalıdır ve aynı zamanda bilinci yönetir. Jüpiter’in de bu burçta bulunacak olması ve Koç burcundaki Uranüs’ün etkisini arttıracak olması, sinir sistemimizin ve beyin fonksiyonlarımızın uç noktada uyarılacağını düşündürüyor ister istemez. Bu bizi, hem çok yaratıcı kılacak, hem yeni düşünce ve değişimlere açık kılacak, fikirsel devrimler yaratacak kadar güçlü bir enerjidir. İnsanoğlunun beyin ve sinir sisteminde binlerce yıldır uyumakta olan devrenin aktive olmasının zamanı gelmiştir. Öte yandan, herkes bu güçlü enerjiyle başa çıkamayabilir. Bazıları için bu güçlü enerji, zihinsel sorunlara, sinirsel gerginliklere işaret edebilir.

Tarihte, Jüpiter ile Uranüs arasındaki kavuşumlar önemli sıçramaların yaşandığı dönemlere tekabül eder. Bu sıçramalar özellikle de bilimsel alanda ortaya çıkar. Bunun yanı sıra sanatsal konularda, felsefe ve sosyal konularda da önemli gelişmeler yaşanır. Farkındalığın artışını da beraberinde getiren sıra dışı gelişimler söz konusudur. Farklı alanlarda beklenmedik ve yenilikçi yollarla ilerlenir. Bu ikilinin kavuşumları daha geniş bir anlayış seviyesine ulaşılmasını sağlar. Kültürel ve entelektüel vizyonun genişleme dönemleridir. Diğer kültürlere açılma ve kültürlerarası diyalog etkin bir biçimde devrededir. Bunu bir küresel genişleme olarak da algılayabiliriz. Jüpiter-Uranüs uzay teknolojisiyle de ilişkisi vardır. Teknolojik gelişmeler sayesinde uzay hakkında beklenmedik bilgilerle donanabilir, şimdiye kadar anlamakta zorlandığımız konularda olağanüstü keşiflerle karşılaşabiliriz. Bu ikili Koç burcunda birleşecekler. Koç ilk burçtur ve yeniliklerle, ilk kez keşfedilen ya da deneyimlenen şeylerle ilgilidir. Ufkumuzu radikal biçimde genişleten deneyimler yaşayabilir, yeniliklerle dolu beklenmedik dünyalara ulaştırabilir. Dünya dışı zeki varlıklar ve yaşamlar hakkında önemli gelişmeler yaşayabiliriz. Zira Jüpiter “Yabancılar” demektir ve Uranüs ile kavuşumu “Uzaylı Yabancılar” olarak okunabilir. Bu alanda elde edilecek bilgiler bizde psikolojik anlamda yeniden doğum hissi yaratabilir. Koç çocuksu bir şekilde ister ve elde etmek için cesaretle üstüne gider. Uranüs Koç burcundayken, yeni bir şeyin parçası olmak hoşumuza gidecektir. Yeni bir dünya için taze enerjiye ve yeni bir farkındalık seviyesine ulaşacağız.

Satürn, 21 Temmuz 2010’dan itibaren, artık tamamen Terazi burcunda hareket etmeye başlayacak ve 0 derece Koç Noktası’nı yeniden tetikleyecek. Dolayısıyla 2010 yaz ayları, oldukça kritik zamanlar olarak dikkat çekiyor. T-kare açı kalıbının yaratması muhtemel olan olumsuzluklar, bu dönemden itibaren etkinleşmeye başlayacak. Terazi burcunun ilk derecesi, sosyal anlamda diğer insanlarla olan etkileşimimizin, iç dünyamızdan dışa, diğer insanlara doğru yönelişi ifade eder. Satürn’ün bu derecenin üzerinde olması aslında, ilişkilerin kalıcılığı ve adalet sistemi adına olumludur. Fakat noktanın aynı anda Uranüs ve Plüton tarafından tetikleniyor olması, beklenen adaletin sağlanmaması halinde, toplum içi ilişkilerin gerginleşme riskini arttırıyor.

2010-2011 sürecinde sert gezegensel kombinasyonlarının oluşturması muhtemel güneş aktiviteleri ve jeomanyetik dalgalanmalarla birlikte, insanlarda endişe ve irritasyon da artabilir. Yoğun güneş aktiviteleri daha fazla kaza, hastalık, cinayetler, suç oranlarında, doğal felaketlerde artış anlamına da geliyor. Bu bağlamda Pasifik civarındaki ülkeler, Şili, Arjantin, Haiti ve Japonya dikkat çekmektedir. 21-23 Eylül 2010 civarındaki tarihlerde dolunaya yakın zamanda güneş-Jüpiter ve Uranüs ikilisine karşıt açıda olacak. 23 Eylül’de 0 derece Koç/Terazi ekseninde gergin bir dolunay meydana gelecek. Bu tarihler civarında jeomanyetik fırtınalar etkin olabilir, yeryüzünde büyük doğal felaketlere, jeomanyetik fırtına tarihi özellikle de Pasifik civarında büyük kasırgalara neden olabilir. Zira Eylül ayının Pasifik’te kasırgaların en etkin zamanı olduğu bilinmektedir.

2010-2011 geçişindeki tutulmalar ve gezegensel kombinasyonlar dünya ekonomisinde stresleri, siyasi arenada önemli değişimler ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Bu konuda Yunanistan ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkeleri dikkat çekmektedir. Satürn’ün 21 Temmuz 2010’da Terazi burcuna geçişini takip edecek Jüpiter-Uranüs kavuşumu ile karşıtlığı, piyasalarda yaşanan finansal huzursuzlukların ekonomik depresyona dönüşmesine, devletlerin güttükleri politikaları değiştirmeye başlamalarına ve birbirleriyle ilişkilerinin gerginleşebileceğine işaret ediyor. Derin bir resesyona girme ve hatta bunun ekonomik depresyona dönüşme riski çok belirgin gözüküyor.

2010 yaz ve sonbahar aylarında güneş lekeleri sayısında ani değişimler gözlemlenebilir. Güneş lekelerinin sayısal değerinin hızlı iniş çıkışları, bazı araştırmacılar tarafından büyük savaşların işaretçisi olarak tanımlanıyor. Araştırmacılara göre savaşlar ve uluslararası çatışmalar en çok güneş lekelerinin hızlı yükselişi ve azalışlarında patlıyor ki bu zamanlarda jeomanyetik fırtınalar yoğunlaşıyor. Astrolojik göstergeler, 2010 yılının yaz aylarından itibaren, ama özellikle sonbahara giriş zamanlarına yakın tarihlerde etkin jeomanyetik fırtınalar oluşabileceğini, güneşin beklenen maksimum yılı olan 2012’den yaklaşık iki yıl önceye denk gelen bu tarihler civarında uluslararası gerginliklerin tetikleneceğini, savaş ortamı oluşması ihtimalinin güçlü olduğunu göstermektedir.

Her zaman belirttiğim gibi burada tekrarlayayım: Zodyak’tan geçiş yapan gezegenlerin, tutulmaların etkilerini okurken, onların bu hareketlerinin önceden planlanmış olduğunu ve dolayısıyla kadersel olduğunu, ama elde edeceğimiz sonucu ve varacağımız noktayı farkındalık ve irademizle biz insanların bu kadersel etkilere vereceğimiz tepkilerin belirleyeceğini bilelim. Astrolojik etkiler bizlere aktif durumdaki olasılıkları göstermekte, birer potansiyel olarak ortaya çıkmaktadırlar. Nasıl sonuçlar elde edeceğimiz, bu etkileri nasıl kullanacağımızla, bilincimizi neye odaklandığımızla çok ilgilidir.

Yine kitapta dünyanın dişil-eril dengesizliğinin değişeceğini ve bunun da Altın Çağ’ın en önemli göstergelerinden biri olduğunu söylüyorsunuz…

21 Aralık 2012 tarihi için çıkarılmış astrolojik haritanın odak noktasında bulunan Venüs, Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit’le bağdaştırılır ve bu yüzden astrolojide dişil prensibi temsil eder. 2012 astrolojik haritasında kadersel temaları anlatan bumerang açı kalıbı ve açı kalıbının çıkış noktasında da, dişil enerjinin temsilcisi olan Venüs gezegenin duruyor olması, yeni bir bilinç seviyesine yükseleceğimiz bu önemli geçiş sürecinde, dünya kadınlarının önemli bir rol üstlenmeleri, bu geçiş sürecine öncülük etmeleri gerektiğini göstermektedir.

Astroloji’de Venüs, dengeyi temsil etmektedir. 21 Aralık 2012 haritasının odak noktasında Venüs’ün olması, bilinen tarihin özellikle son dönemlerinde eril enerjiye nazaran geri planda kalan dişil enerjinin tekrar devreye girmesi ve dengenin yerine gelmesine işarettir. Bu şartlarda, dünyaya yeniden denge getirecek olan, dişil prensibin temsilcisi olan kadınlardır. Bu haritadaki yerleşimlerin yanı sıra Neptün’ün Balık burcuna geçişi, Uranüs-Plüton arasındaki açısal irtibatlar, yeni bir bilinç seviyesine yükseleceğimiz bu önemli geçiş sürecinde, dünya kadınlarının önemli bir rol üstlenmeleri, bu geçiş sürecine öncülük etmeleri gerektiğini göstermektedir. Kova Çağı arifesinde olan insanlığın hangi yöne gideceğini belirlemede çok önemli bir faktör haline gelecek olan kadınların, bu inisiyatifi almak üzere uyarılmaları gerekmektedir. Buna yardımcı olmak, kadınlar ve erkekler olarak hepimizin sorumluluğudur.

2012 sürecinde, 1960’larda ortaya çıkan konularda bir paradigma değişimi meydana gelecektir. 1960’larda başlatılan insan hakları, özgürlükler, kadınların toplumdaki yeri, çocukların eğitimi, cinsel yaşam, inançlar, tüketim, şifalandırma teknikleri, ekolojik fikirler, teknolojik globalleşme gibi konuların acil bir şekilde yeniden ele alınması gerekecektir. Kadınların toplumdaki yeri konusu, diğer konu başlıkları arasında önemli bir yer tutacaktır. Günümüzde, birçok kadının kendi mesleği ve ekonomik gücü var. Fakat feminen değerlerin topluma entegrasyonunun henüz istenilen düzeyde olduğunu söyleyemeyiz. Özellikle de geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde durum, daha da vahimdir.

İnançlar konusunda da, yeni dönemin belirlenmesinde kadınların rolü çok önemli olacaktır. Erkeklik egosu, iradeyi Yaradan’a teslimiyet aşamasında engelleyici rol oynamaktadır. Bu nedenle, Yeni Çağ’a geçişte, kadınlar sahnede olmalıdır. Erkek egemen kilisenin inançlar konusunda önemli bir reforma gitmesi, geri planda kalan kadınları dengeye getirmesi gerekecektir. Bu konuda ayrımcılık devam etmektedir. Örneğin İngiliz Kilisesi, kadın rahiplerin papazlığa atanma isteklerini reddederek, ayrımcı ve cinsiyetçi tavrını sürdürmektedir. 2012 sürecinde kadınlar, Katolik kilisesinin erkeği öne çıkaran sistemine karşı çıkacaktır. Bu ve benzeri konularda, kadının toplumsal alandaki rolünde ciddi anlamda yeniden yapılanmalar bekleyebiliriz. Yeni gireceğimiz dönem eril-dişil işbirliği ile dengede ve eşit yönetilecektir.

Şu anda yaşayan bizler Demir Çağı’nı deneyimlemiş ve Altın Çağ’a geçişi deneyimleyecek insanlarız inşallah tabii, bizlere düşen nedir bu konuda?

Çok güzel bir soru! Çünkü bana çok önemli bir şeyi vurgulama şansı veriyor. Pek çok insan, bu geçiş sürecinde sanki bizler yok olup silineceğiz de, yerimize daha mütekamil varlıklar gelecek gibi algılıyor. İster Kova Çağı deyin, ister Kristal Çağ, ister Altın Çağ, her koşulda bu Yeni Çağ’ın insanı, geleceğin karanlıklarından çıkıp gelecek değildir. O şimdiden vardır. Kendi tekamül etmiş şeklini ortaya çıkartmaya hazırlanmaktadır. O varlıklar bizleriz!

Biz şimdi tam da kadimlerin bahsettiği gibi bir dönemden, karanlığın en dip noktasından geçmekte ve aydınlığın şafağını görmeye başlayacağımız bir dönemde ilerlemekteyiz. Güneş sistemimiz, elips şeklindeki yassılmış bir daire olan yörüngesinin en kısa bölümünden geçiyor. Bu yörüngenin uzak kenarı bizi galaksimiz olan Samanyolu’nun merkezine en uzak olan noktaya taşıyor. Uzaydaki yörüngemizin bizi galaksimizin merkezine daha yakın bir noktaya getirmesinden önce, yeni güne erişmek için gecenin geçmesi gerektiği gibi, bir sonraki döngünün ışığına ulaşmak için bu döngünün karanlıklarını geçmemiz gerekir.

Hintli kayıtlarından Maya’lara kadar pek çok kadim uygarlık, çağımıza yakın zamanları savaş, acı, aşırılık ve eşitsizlikle dolu bir “karanlık” dönemi olarak tanımlanmıştır. Ezoterik bilgilerde de, Maya Şamanlarının bize aktardığına benzer şeyler vardır. Bu bilgilere göre, “Karanlık Çağ” olarak da adlandırılan Demir Çağı’nın sonlarındayız. Bundan sonra başlayacak olan Altın Çağ’dır. Ama Demir Çağ’ı henüz bitmedi ve Altın Çağ henüz başlamadı. Bu iki çağın birleşme noktasından geçiyoruz. Son Devre adlı kitabının 18. sayfasında Ergün Arıkdal, hazırlık çağı olarak adlandırdığı bu zaman dilimi hakkında şöyle diyor: “Bu çağ çok kem geçer ve ruh çok tecrübe geçirir. Çok önemli hissedişlere sahip olur, onları uygulayarak yaşar. Ruh bu devrede, son ile başlangıç arasındaki geçide köprü kurar; karanlıktan ışığa geçer, şuurlar açılır. Bu çağ, topyekun İlahi Işık Bilgi’nin açıklandığı çağdır. Akıl ve hikmet, hazırlık çağıdır. Ruhun, dünya insanlık dramını öğrenmesi bir kere olur. Bütün çağların sonunda bütün sahneleri görebilir ve sonsuz dram içinde kendi rolünü anlayabilir.” Bu bilginin benzeri psişik kahin Edgar Cayce’nin okumalarında da vardır. Cayce’ye göre de, 1998 yılından bu yana Yeni Çağ başladı. Demir Çağı olarak adlandırılan çağ sona ermektedir ve doğrular yeryüzünün mirasçıları olacaklardır. Ancak bu öyle kolay olmayacaktır. Tersine, insanların ruhlarını sınayacak olan bir anlaşmazlıklar, talihsizlikler ve felaketler dönemine girmekteyiz.

Evet, bu geçiş döneminin zorlayıcı olacağı bir gerçektir. Bu tam bir temizlenme, arınma dönemidir. Hopiler de bu dönemi “Büyük Arınma” olarak nitelendiriyorlar. Arizona Oraibi yakınlarında Hopilerce Kehanet Kayası olarak da bilinen bir petroglifte bizlere verilen iki yol vardır. Bunlardan ilki teknoloji içerir, fakat doğal ve spiritüel kanunlar olmadan bütün bunlar kaosa neden olur. Diğer yol ise, doğa kanunları ile uyum içindedir. Hopilere göre bu yolu izlersek, ruhsal ahengi yeniden elde edebilir ve yüreklerimiz ile yaşarsak, bu dünyada cenneti deneyimleyebiliriz. Diğer yolu takip edecek olursak, sonumuz yıkım olur. Hopilere göre Tabiat Ana’nın çocukları olarak, çok geç olmadan, tüm bu kargaşayı ortadan kaldırmamız gerekiyor. Şimdi bir seçim yapma zamanıdır; ya orijinal öğretilere geri döneceğiz, ya da yıkıma doğru ilerlediğimiz bu yola devam edeceğiz. İşlerin nasıl şekil alacağı tamamen bize bağlı, fakat büyük sorunların eşiğinde olduğumuz da gayet açıktır.

Hangi bedelleri ödeyeceksek ödeyelim, gerçek bilgiye ulaşacağımız, her şeyin aslında tek bir kaynaktan türediğini akılcı bir şekilde idrak edeceğimiz bir çağa girecek olduğumuz bize müjdelenmektedir. İslami bilgilerimizde de buna benzer tespitler vardır. Yozlaşma döneminin ardından, toplum için iyi ve faydalı insan tipi ortaya çıkacak ve böylelikle insan kemaline ulaşacaktır. Bu insan tipini, tasavvuftaki ifadesiyle “İnsan-ı Kamil” olarak nitelendirebiliriz. Büyük Mutasavvıflardan Azizüddin Nesefi’nin “Kamil İnsan” tarifi şöyledir: İyi sözler, iyi hareketler, iyi ahlak ve bilgi. Burada bahsedilen değerler arasında etik davranışların yanı sıra bilginin de olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bilgi ile kastedilen, sadece teknolojik veya bilimsel konularla sınırlı değildir. Bilgi, aynı zamanda, Yaradan’ı ve eserlerini anlayıp idrak etmek, kainatın işleyiş kurallarını öğrenmek, tekamülün amacının farkında olmak, ona bilinçli bir şekilde katılmak ve hizmet etmek içindir. İnsanın ruhunu tatmin edecek ve içindeki boşluğu dolduracak olan şey de işte budur. İlahi birliğin, evrensel sevginin ve varlığın sonsuz birliğinin farkına varmalı, kader yolumuzu çizen, evrenin ve alemlerin hareketlerini ve bunların dünyamızdaki hayatla bağlarını düzenleyen, hayatımızın manasını ve amacını kavramamamıza yardımcı olan, karanlık yolumuzu aydınlatan ilahi kanunların farkına varmalıyız. Astroloji, ilahi düzenin farkına varmamızı sağlayacak en önemli öğretilerden biridir. Manevi ve insani değerlerin günlük hayatımıza daha fazla girmesi; alçak gönüllülük, vericilik ve affedicilik gibi kavramların tekrar kazanılması, içinde bulunduğumuz bu zorlu sürecin üstesinden gelmemizde, olgunlaşmamızda ve en önemlisi toplu tekamül sürecimizde çok önem taşımaktadır.

Bu geçiş aynı zamanda uyanış anlamında da bir kıyamet bir anlamda bu geçişi başaranlar natal haritalarının bağlarından sıyrılıyorlar mı? Yani bir anlamda haritalar sıfırlanmıyor mu? Biraz bana öyle geldi…

Dünya üzerindeki birçok mistik geleneğe göre, zihinlerin bağlarından özgürleşmesi, deneyimlemekte olduğumuz içsel uyanışın sadece ilk adımıdır. Bunun ötesinde, zihnin evrensel deneyimlere ve realitenin temelde farklı perspektifleri açılması söz konusu olacaktır. Bazıları 2012 sürecinin dinlerde ve kehanetlerde bahsedilen kıyamet dönemi olduğunu öne sürerken, bazıları da bu kıyamet kavramını “uyanış” olarak algılıyor ve yeni düzenin kurulacağı dönemin başlangıcı olarak görüyorlar. Ben kendimi ikinci gruba dahil ediyorum. Bu sürecin bizi yüksek bilince taşıyacağını, bu sayede yeteneklerimizi yeniden keşfedip, onların kapasitesini genişletebileceğimizi düşünüyorum. Yüksek bilinç, Yaradan’ı bilmek, onun eserini anlayıp idrak etmek, kainatın işleyiş kurallarını ve imkanlarını öğrenmek demektir. Astroloji de bu işleyişin neden ve niçinlerini anlamamıza, kozmik planın tasarlanışını idrak etmemize yardımcı olur.

2012 sürecinin bizi yeni bir bilinç seviyesine taşıyacağı noktada, astrolojik haritalarımıza bakış açımızda önemli değişimler olacaktır elbette. Ama her ne kadar yüksek bilincimiz ve farkındalığımız sayesinde doğum haritalarımızın bazı sınırlayıcı etkilerinin üzerine çıkabilme potansiyeline ulaşsak da, kişisel kanaatimce, haritalarımızın tamamen sıfırlanacağını söyleyemeyiz. Zira astroloji haritalarımız ya da bireysel doğum haritalarımız diyelim (Natal haritalarımız), bizim dünya platformundaki görev ve yükümlülüklerimizi de içermektedir. Dünya platformunda bedensel olarak var olduğumuz sürece, dünyevi planlarımızı ve yeteneklerimizi gösteren doğum haritalarımız bizleri bağlayıcıdır. Zodyak burçları ulvi ve ruhsal güçlerin göstergesi değildir. Daha ziyade, dünyadaki varlıkları ve formları şekillendiren dünyevi ve maddi etkilerin göstergesidir. Amerikalı Astrolog ve değerli hocam Robert Zoller bu konuyla ilgili olarak şöyle der: “İnsan fani olduğu için kadere tabidir, ama gökyüzünün de üstüne yüceltilmiştir; ebedi oluşu nedeniyle her zaman farkında ve ölümsüzdür. Maddesel parçası kader tarafından yönetilir. İlahi parçası özgürdür. Kaderden kurtulacak kişi, bunlardan ikincisini geliştirmelidir. Bu, Hermetik Bilgeliğin özüdür. Bilgelik, içinde bulunduğumuz kader zindanının kapısının anahtarıdır. Bilgelik sayesinde, bilgeler horoskoptan (doğum haritalarının getirdiği etkilerden) ve kaderin yönetiminden kurtulabilirler. Yine de hala fiziksel varoluşlarının gerçekleriyle yüzleşmeleri gerekmektedir. Beden, yıldızların yönetimine tabi kalır. Bilgelerin, yine de horoskopun önceden gösterdiklerine (haritalarında yazılı olana) başvurmaları gerekecektir. Fakat bilgelik kazandıkları için, aynı şekilde özgürlük de kazanmışlardır. Bedenlerinden ibaret olmadıklarını bilirler ve oldukları şey, belirlenmemiştir ve kader tarafından yönetilemez.”

Bence 2012 sonrasındaki süreçte, özellikle astrolojiyle uğraşanlar, kendi astrolojik haritalarımızı (dolayısıyla karşılaşacağımız faktörleri) neden seçtiğimizi daha iyi idrak edeceğiz. Halihazırda bu konuda haritalarımızı değerlendirebilme yeteneğine sahip olsak da, şu anda henüz bu konuda idrak seviyesinde değiliz. Bu bilgelik seviyesine ulaşmamız için, önce zihinlerimizin bağlarından kurtulmamız, gerekiyor ki asıl özgürlüğümüzü o zaman kazanacağız. Ama doğum haritalarımızla ilişkilendirdiğimiz karmamız hala devam edecektir, çünkü karma burada yapmamız gerekeni göstererek yolumuzu kaybetmememizi sağlar. 2012 sonrasında hala karmik varlıklar olacağız. Ancak bundan sonraki karma seviyesine geçeceğiz, karmamız şimdikinden daha gevşemiş bir karma olacak. Her birimiz yazgımızı talep ederek sıkışmış bir geleceği gevşetme gücüne sahibiz. Karma, kendi bireysel yolunuzu seçtiğimiz ve yürüdüğümüz durumdur. Bu kavram, uyanmadan bilinçsiz eğilimleri izlemek anlamına gelen kaderden farklıdır. Bilinçli bir şekilde, sahip olduğumuz potansiyellerimizin en güçlü şekilde aktive edilmesi anlamına gelen yazgıyı gerçekleştirmek için seçtiğimiz yoldur.

Dr. Alberto Villoldo, Türkiye’de Klan Yayınları’ndan çıkan Geçmişi Onarmak Geleceği İyileştirmek adlı kitabında, kader ile yazgı kavramlarını birbirinden ayırarak kullanmaktadır. Buradaki tanım farklarını çok güzel buluyorum ve astrolojik olarak karşılıklarını şöyle değerlendiriyorum: doğum haritalarımızın bizi geçmişe bağlayan ve sınırlarımızı ifade eden kadersel etkilerini Satürn ile, özgür irademiz ve seçimlerimiz sayesinde ulaşabileceğimiz ideal yazgımızı da Uranüs ile bağdaştırıyorum. Satürn tarafından temsil edilen kader kavramında iç doğamız uyumaktadır. Toplumsal şartlanmanın ve baskıların arkasında kalır, uyum ve ödün verme eğiliminde oluruz. Bu kavramda yenilenmeye çok fazla yer yoktur. Dışsal olaylar bizi yönlendirir. Kendi gücünüzü fark etmeden yerleşmiş uygulamalara yer veririz. Gerçekte kim olduğumuzu fark etmeyiz. Uranüs tarafından temsil edilen yazgı kavramında ise, potansiyellerimizin aktif kullanımı söz konusudur. Bu en yüksek kapasitenizi kullandığınızda gerçekleşir. Yazgı önceden aktifleştiricidir. Yazgımızı aktive etmek bizim elimizdedir. Yazgımız bize gelir.

Aycan Aşkım Saroğlu

İngiliz Dili ve Edebiyatı Mezunu. Hürriyet Vakfı'nda gazetecilik eğitimi aldı. Sırasıyla TV'de 7 Gong, Hürriyet Dış Haberler, Gezi Traveler, Aktüel dergilerinde; Akşam ve Habertürk gazetelerinde çalıştı. Tam 15 senelik gazeteci, doğduğundan beri spritüel. "Kum Saatinden Ezoterik Manzaralar" adında bir kitabı mevcut. Yay burcu.