Tarih Kendinden Ders Al(a)mayanlar için Tekerrür Eder!

8.390 views

Bugün bir yandan Cumhuriyet’in 82. yılını kutlarken, diğer yandan tam anlamı ile çağdaş uygarlıklar seviyesine gelme hedefimizi gerçekleştirememiş olmanın sıkıntılarını yaşıyoruz. 200 sene kadar önce başlayan batılılaşma mücadelemiz, bitmemiş bir hikayedir. Ekonomik, sosyal ve bilimsel olarak ilerleme ve değişim olduğu sürece elbette ki bu gayret bitmeyecektir. Ancak, 200 yıllık bir çalışma, neden istendiği, arzu edildiği kadar başarıya ulaşamamıştır? İyileştirme gayretleri neden hep aynı şekilde başarısızlıkla sonuçlanmıştır?
Bu sorulara yanıt vermek için, ilk olarak batılılaşma hareketlerini hazırlayan nedenleri incelemek, ardından bu hareketleri dönemlere göre ele almak ve son olarak bu çalışmaların başarısız olma nedenlerini irdelemek gerekir.

İşte o zaman, sadece nasıl hala batılılaşamadığımızı değil, aynı zamanda tarihin, yalnızca tarihten ders al(a)mayanlar için nasıl tekerrür ediyor olduğunu da görebiliriz.

————————-

Türkiye’de batılılaşma hareketlerinin Tanzimat Fermanıyla başladığı kabul edilir. Büyük oranda doğru bir saptamadır. Ancak, Tanzimat Fermanı bir günde oluşmuş ya da saltanatın bir günde rejim değişikliği yapmaya karar verdiği bir olay değildir. Onun öncesinde yaşanmış olan çok önemli olaylar ve tarihi gerçekler vardır. Tanzimat fermanı ve sonrasındaki her şey ise bu olayların sonucudur. Bu nedenle öncelikle bunların bilinmesi gerekir. O yüzden önce 17. yüzyıla, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama devrine bakıyoruz.

Duraklama devri, Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümünden Karlofça Antlaşmasına kadar olan ve 1579-1699 yılları arasındaki dönemdir. Bu dönemin özellikleri kısaca şunlar:

Fetih politikası sürdürülmektedir. Ülkenin ekonomi çarkı bu zamana kadar fetihlerden elde edilen ganimetlerle döndürülmüştür. Ancak artık fetihler yavaşlamaya başlamıştır.

Önemli iç ve dış sorunlar vardır. Ancak sorunlar henüz kangren olmamıştır.

Belki de en kötüsü ülke yöneticileri batının gerisinde kalındığını görememişler ve gereken önlemleri zamanında alamamışlardır.

Duraklamanın iç etkenleri

Yaşanan taht ve veraset kavgaları sonucunda devlet otoritesi zayıflamıştır. 1. Ahmet veraset sistemini değiştirmiştir. Artık taht babadan oğula değil, hanedanın en yaşlı erkek üyesine geçecektir. Amaç taht kavgalarına son vermektir ama sonuçları istendiği gibi olmadı.

Eskiden devlet deneyimlerinin artması için sancaklara gönderilen şehzadeler, artık gönderilmez olmuşlardır. Böylece “deneyimsizlik” kronikleşmiştir. Şehzadeler artık sarayda tutulmaktadır ve sınırlı bir eğitim almaktadırlar. Bu durumun bir etkisi de zayıf kişilikli ve halka yabancı şehzadelerin ortaya çıkması olmuştur. Taht kavgaları nedeniyle sürekli can korkusu altında kalan şehzadeler ruh sağlıklarını da yitirmişlerdir. Bütün bunların sonucunda yönetim kadınlara ve saray ağalarına kalmıştır. Göreve gelmede artık bilgi ve deneyim değil, “rüşvet” ve “iltimas” geçerlidir. Merkezi yönetimdeki bu aksaklılar halka adaletsizlik, zulüm ve baskı olarak yansımaktadır. Bu yüzden halkın devlete güveni giderek azalırken, tepkisi de aynı oranda artmaktadır.

Rüşvet ve iltimas nedeniyle eyalet yönetimleri yetersiz kimselerin eline geçmiştir. Böylece, Osmanlı İmparatorluğunun en başarılı sistemlerinden biri olan Tımar Sistemi bozulmaya başlamıştır. Bu sistemde devlet hazinesine yük olmadan atlı asker yetiştirilmekteydi. Ordunun büyük bir bölümünü bu askerler oluşturmaktaydı. Tımar sistemin bozulmasıyla bu askerlerin hem sayısında hem de kalitesinde büyük kayıplar oldu. Bu açığı kapatmak için yeniçeri sayısı arttırılmıştır. Böyle bir uygulamanın hazineye çok büyük bir yük yarattığı açıktır. Çünkü yeniçerilerin masrafları hazineden karşılanmaktadır. Ayrıca devşirme kanuna uyulmayarak ocağa alınan yeniçeriler, yasak olmasına rağmen askerlik dışındaki işlerle uğraşmaya ve evlenerek kışla dışında yaşamaya başlamışlardır.

Ordu disiplini bozulurken, eskiden “yeniçeri ocağı devlet için vardır” düşüncesinin yerini “Devlet, yeniçeri ocağı için vardır” görüşü almıştır.

Avrupa’daki ordu ve savaş sistemlerinin değişmesiyle Tımarlı sipahilerin önemi azaltmıştır.

Donanma da benzer durumdadır. Denizcilik okulu yoktur ve donanmanın başına denizcilikten anlamayan kişiler getirilmiştir. Böylece deniz fetihleri azalmış ve kıyı güvenliği tehlikeye girmiştir.

Gelir kaynakları azalırken giderler arttığı için bütçe açıkları başlamıştır.

Fetihler yavaşlamıştır. Bu nedenle ganimet azalmıştır.

Kapitülasyonlar nedeniyle gümrük vergileri de azalmıştır.

Tımar gelirleri azalmıştır.

Coğrafi keşifler nedeniyle ticaret yolları değişmiştir ve bunlardan elde edilen gelirler de azalmıştır. Öte yandan giderler de artmaktadır.

Uzun süren savaşlar, padişahların tahta çıktıkları zaman dağıttıkları cülus bahşişlerinin, sık sık padişah değişikliği olması nedeniyle artması, yeniçeri sayısı arttığı için üç ayda bir dağıtılan maaş olan ulufe giderlerinin de artması devletin giderlerinde önemli artışlar olmasına neden olmuştur.

Osmanlı eğitim sisteminin temeli medreselerdir. Bu kurumlar çağın gerisinde kalmış ve pozitif bilimlere yer vermemeye başlamıştır. Medrese hocalığının babadan oğula geçmesi nedenle “beşik uleması” denen bilgisiz “bilginler” ortaya çıkmaya başlamıştır.

Ulema sınıfı nüfuzlarını kendi çıkarları için kullanmaya başlamışlar ve bir diğer çıkarcı grup olan yeniçerilerle sık sık işbirliği yapmışlardır.

Aynı dönemdeki dış etkenleri incelemeden önce yukarıda yazılan iç etkenler üzerinde biraz daha düşünmek gerekir.

Bu etkenlerin bir kısmı bugün de mevcuttur. Bütçe açıkları, rüşvet, iltimas, yetersiz ve kalitesiz eğitim, zümre çıkarları için nüfuz kullanma ve şer ortaklıkları, yetersiz ve aymaz yöneticilerin varlığı bugün de gerçektir ve bunları kötü etkileri her vatanseverin vicdanını rahatsız etmektedir. İşte bu konular, tarihten nasıl ders almadığımızı kanıtlar.

Duraklamanın dış etkenleri

1579 – 1699 yılları arasında yaşanmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama döneminde bir yandan iç etkenler, diğer yandan dış etkenler önemli bir rol oynamıştır.

Dış etkenler 5 ana başlık altında toplanabilir.

1. İmparatorluğun doğal sınırlarına ulaşması
2. Coğrafi keşiflerin olumsuz etkileri
3. Avrupa’da yaşanan reform ve Rönesans hareketlerine ayak uydurulamaması
4. Batı’da merkantalist (korumacı) ekonomilerin güçlenmesi
5. Ticari devrim

Osmanlı İmparatorluğu, bu tarihlerde doğuda İran dağlarına, güneyde Afrika çöllerine kadar genişlemiştir. Bu doğal sınırların aşılması çok daha zordur. Afrika’nın çölleri çok ciddi bir engeldir. Doğu’da ise çok uzun süren savaşlarda yenememiş olduğumuz bir İran devleti vardır. Batıdaki sınırlar Viyana’ya kadar uzanmaktadır. Kuzeyde ise tarih sahnesine güçlü bir giriş yapan Rusya vardır. Rusya’nın iklimi de, Afrika kadar zorludur.

Batıya doğru ilerlemek artık eskisinden zordur. Çünkü Avrupa’da düzenli ordulara dayanan güçlü merkezi devletler kurulmaktadır. Üstelik bu ordular tüfekli hafif piyadelere dayanan ordulardır. Bunun sonucunda ise savaş teknikleri ve yöntemleri değişmiştir. Meydan savaşları için düzenlenmiş bir ordu olan Osmanlı ordusu ise bu tekniklere ayak uyduramamıştır.

İşin bir de, her iki taraf için de geçerli olan moral yanı vardır. Viyana tekrar kuşatılıp da düşmeyince, Avrupa’da “demek ki Osmanlı yenilmez değil” güveni oluşurken, Osmanlı’da ise derin bir hayal kırıklığı kendini göstermiştir.

Bu dönemin en önemli olayı belki de coğrafi keşiflerdir.

İpek ve baharat yolunun Osmanlı’nın elinde bulunması, Avrupa devletlerini yeni bir arayışa yöneltmiş, reform ve Rönesans’ın da etkisiyle yeniliğe ve değişime dayalı bir anlayış tüm Batı Avrupa’ya hakim olmaya başlamıştır.

Hindistan’a ulaşmak için yola çıkan kaşiflerin bir kısmı Amerika’ya ulaşıp, kıtanın güney ucundan geçtikten sonra Pasifik Okyanusuna, diğer bir grup ise Afrika kıtasını dolaşarak Ümit Burnu üzerinden Hint Okyanusuna açılmışlar ve tabii ki her iki rotadan da Hindistan’a ulaşmışlardır.

Her iki rota da Osmanlı denetimindeki ipek ve baharat yollarının öneminin azalmasına neden olmuştur. Böylece bu yollarla birlikte Akdeniz ve Karadeniz’in de önemi azalmıştır. Bu da çok büyük bir gelir kaybına yol açmıştır. Bu nedenle Osmanlı akçesi sürekli değer yitirirken (devaluasyon) bütçe açıkları oluşmaya başlamıştır.

Coğrafi keşifler, Avrupa’ya çok büyük ve kolayca elde edilebilen ham madde ve para kaynakları sağlamıştır. Bunun sonucunda ortalıkta dolaşan “maddi varlık” miktarı artmış, zaman içinde bu varlık, burjuva sınıfının elinde toplanmaya başlamış, burjuva sınıfı da Avrupa’daki büyük değişimin itici gücü olup Rönesans hareketlerini olanca güçleriyle desteklemişlerdir.

Bu varlığın ve gücün kaynağı değerli madenlerdir. Avrupa devletleri de bunu görmüşler ve bu varlıkların korunması için önlemler almaya çalışmışlardır. Bu arayışların sonucunda ise “değerli metallerin ve hammaddelerin ulusal ekonomi dışına çıkmasına yasaklayan” bir iktisat teorisi olan Merkantalizm doğmuştur. Merkantalizm kurallarına göre Avrupa devletlerinden, altın, gümüş, bakır gibi madenler ve demir gibi hammaddelerin ülke dışına çıkması hemen hemen imkansızdır.

Bu tür kaynaklar, Osmanlı devletinden ise kapitülasyonların etkisiyle kolayca ve çok ucuza çıkartılabilmektedir. Bunun sonucunda 17. yüzyılda zaten çok sınırlı olan yerli üretim bir de çok ciddi hammadde sıkıntısı ile karşılaşılmıştır.

Malların ve varlığın artmasıyla Avrupa’da yeni bir kavram ortaya çıkmıştır: “Ticaret”.

Ticaret sayesinde para sürekli el değiştirmekte, daha sonra ise garip bir şekilde artarak geri gelmektedir. En azından aracılar için bu böyledir. Bir yandan sömürgelerden gelen sınırsız kaynaklar, diğer yandan alış verişle kazanılan paralar, savaş olmaksızın da gelir elde edilebileceğini göstermektedir. Osmanlı ekonomisi ise hala savaş (ganimet) gelirlerine dayalıdır. Ve kazanılan savaşlar, yani ganimet azalmıştır.

Dış ve iç etkenleri birleştirip biraz düşünmek gerekiyor.

Bu dönemde batı ile Osmanlı arasındaki roller değişmiştir. Batı devletleri ve milletleri yobazlığın karanlık pençesinden kurtulup okullarda bilim ve aklın hakim olmasını temin etmişken, Osmanlı devletinin köklü eğitim kurumları olan medreselerde akıl ve bilim devre dışı bırakılarak karanlığa tapma çağı başlamıştır.

Osmanlı öylesine “kibirlidir” ki batıdaki hiçbir gelişmeye ihtiyaç duymaz, ne o devletlerle ne de gelişmelerle ilgilenmez.

Osmanlı İmparatorluğu, elbette dünya tarihi üzerinde görkemli izler bırakmış, son derece önemli bir devlettir. Ancak, gelişmeleri takip edebilme noktasında Osmanlı, kendi sonunu getirecek bir hata yapmıştır ve bu hatanın bir tek nedeni vardır: Diğer devletleri ve onların yaptığı ilerlemeleri küçümsemek.

Bu ilerlemelerin farkında olanların gayretleri ise yobazların direnciyle karşılaşmıştır. Tabii ki yobazlar kazanmışlardır. Ama sonuçta Osmanlı İmparatorluğu göz göre göre kaybetmiştir.

Bu dönemdeki ticaret kuralları da Osmanlı aleyhine işlemiştir. Kapitülasyonların bugün de “gümrük birliği” şeklinde uygulanmaktadır. Her devlet kendi üreticilerini ve sanayisini, özellikle de onları oluşturma aşamasında, korumaya çalışırken Osmanlı İmparatorluğu dışarıya ve kendi aleyhine çok ucuza kaynak ve hammadde transferi yapmıştır. Devlet-i Aliye-i Osmanlı’nın bu kaynakların asla bitmeyeceğine inanılmıştır. O nasıl olsa savaşlar kazanılır diye düşünülmüş, ancak hem kaynaklar bitmiş, hem savaşlar kazanılamadığı için bırakın ganimet elde etmeyi, bir de üste para verilmiştir.

Bu ekonomik sıkıntılar (devalüasyon, enflasyon, vs) bugün de çok iyi bildiğimiz şeyler. Ama gördüğümüz gibi, bu ülke halkı için yeni şeyler değil. Alışık olduğumuz, bildiğimiz şeyler.

Çünkü tarih, yalnızca tarihten ders al(a)mayanlar için tekerrür ediyor.

Duraklama Döneminde Islahat Hareketleri

1579-1699 yılları arasında dünyada önemli gelişmeler olmuş, kendine fazlasıyla güvenen Osmanlı İmparatorluğu ise bu gelişmelerle hiç ilgilenmemiştir.

Bu döneme kadar dünyanın hükümdar ülkesi olan, hatta Avusturya İmparatorunu protokolde sadrazamı ile bir tutan Osmanlı yavaş yavaş sallanmaya başlamıştır.

Avrupa’da kilisenin yobaz eli kırılmış, bunun sonucunda pozitif bilimlerde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu ilerlemeler sonucunda coğrafi keşifler gerçekleştirilmiş ve Avrupa devletleri bu keşifler sayesinde çok zengin maddi kaynaklara kavuşmuştur. Bu kaynaklar İngiltere, İspanya, Hollanda, Portekiz, Fransa ve Almanya gibi denizciliğe yönelen ülkelere hızla ve durmaksızın akmıştır.

Bu maddi desteklerle savaş teknolojisi de değişmiştir. Güçlü ve teknik olarak Osmanlı’dan üstün ordular kurulmuştur. Bu ordular sayesinde Osmanlının batıdaki ilerlemesi durdurulmuş, bu ise ganimet gelirine dayanan Osmanlı ekonomisinin sonu olmuştur.

İyi yetişmemiş olan padişahların birbiri ardına tahta geçmesiyle, otorite zayıflamış, genç, hatta çocuk yaştaki padişahlar nedeniyle de yönetim zaafı oluşmuştur.

Adaletsizlik, rüşvet, adam kayırma yaygınlaşmıştır.

Tüm bunların sonucunda Osmanlı İmparatorluğu ilk kez önemli isyanlarla yüzleşmek zorunda kalmıştır.

Bu isyanlar 3 türlü gerçekleşmiştir.

İstanbul isyanları, askeri nitelikli isyanlardır. Ekonomik nedenlere dayanan bu isyanlar, ulema ve bazen halk tarafından da destek görmüş isyanlar olup, “rejime karşı” değil, “kişilere karşı” yapılmış isyanlardır.

Zayıflayan merkezi otorite, yeniçeri ocağında disiplinin bozulmasına engel olamamıştır. Kimi zaman çıkarları zarar gören yöneticiler, yeniçerileri kışkırtmış, kimi zaman ise bozulan ekonomi yönetimi nedeniyle, ulufe denen yeniçeri maaşları geç veya ayarı düşük akçe ile ödendiği için yeniçeriler kendilerine ayaklanmışlardır.

Bu isyanların bir diğer nedeni ise yeniçeri ocağında düzenleme yapılmasına karşı tepkidir. Genç Osman yeniçeri ocağını kaldırma düşüncesini, yakınlarıyla paylaşma hatasına düştüğü için, çıkarları zarar görecek olan yeniçeriler tarafından hunharca öldürülmüştür.

Genç Osman yeniçeriler tarafından öldürülen ilk Osmanlı padişahıdır. Bu olay, otoritenin gerçekte kimde olduğunu gösteren bir ibret tablosudur.

Askeri darbe geleneğinin ilk örnekleri olan bu isyanlar sonucunda yeniçeriler her seferinde isteklerini elde etmişler ve kendi güçlerini farketmişlerdir. Bu bilinç, yeniçeri ocağının devlet üzerinde giderek büyüyen bir baskı ve güç merkezi olmasını sağlamıştır.

Bu dönemde İstanbul’dakilerin yanı sıra Anadolu’da da isyanlar başlamıştır.

Avusturya ve İran’la yapılan savaşların uzun sürmesi bütçe açığına neden olmuştur. Bu açıkların kapatılması için yeni vergilere başvurulmuştur.

Merkezi otoritenin bozulması, Osmanlı İmparatorluğunun en önemli dayanağı olan, tımar sisteminin bozulmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda üretim azalmıştır. Bu nedenle ortaya çıkan kayıplar da yeni vergilerle kapatılmaya çalışılmıştır.

Öte yandan yerel yöneticilerin adaletsizlikleri, baskı, zulüm ve rüşvet nedenleriyle devlete olan güven de sarsılmıştır.

Bu koşullar altında sarayla anlaşmazlığa düşen yerel yöneticiler, ayaklanmalara önderlik etmişlerdir. Ayaklanmalara katılanlar ise genellikle köylüler olmuştur.

Anadolu (Celali) ayaklanmalarının bir özelliği ise rejimi değiştirmek veya Osmanoğulları’nın saltanatına son vermek gibi bir amacının olmamasıdır.

Bu ayaklanmalar, her zaman şiddetle bastırılmıştır. Ayaklanmaya neden olan koşullar hiç bir şekilde incelenmemiş ve çözüm yolları araştırılmamıştır. Şiddetle bastırılan ayaklanmalar, ilk fırsatta öncekinden daha da şiddetli olarak yeniden başlamıştır. Bu karışıklıklar sonucunda köyde yaşayan halkın bir bölümü kentlere göç etmişler, böylece kırsal alanın yanı sıra kentlerde de güvenlik bozulmuştur.

Ayaklanmalar nedeniyle zaten zayıf olan ticaret sistemi de zarar görmüş ve iyice durgunlaşmıştır.

İstanbul’daki ve Anadolu’daki isyanların yanı sıra, Erdel, Eflak, Boğdan gibi bağlı beyliklerde ve Yemen, Bağdat, Kuzey Afrika gibi uzak eyaletlerde de, Osmanlı devletinin yönetimindeki zaaflarından ve merkezi otoritenin zayıflamasından yararlanarak, imparatorluktan ayrılmayı hedefleyen eyalet ayaklanmaları da olmuştur.

Bu dönemde henüz siyasal alanda ulusçuluk oluşmadığından, ayaklanmalarda milliyetçilik düşüncesi etkili olmamıştır.

Uzak eyaletlerde çıktığı için diğer isyanlar kadar olumsuz etkisi olmayan bu isyanlar sonucunda, imparatorluktan ayrılan bir eyalet olmamıştır.

Bugün yaşananlarla 400 yıl önce yaşananlar arasında bu kadar benzerlik olmasının sebebi ne?

Yanıt, bu yazının başlığında. Ders almayı ve öğrenmeyi bilmek gerekir.

Diğer Devletlerle İlişkiler

Avrupa’da, dünyayı değiştirecek olan gelişmeler yaşanırken de, İmparatorluğun içi kaynarken de Osmanlı derin bir uykudaydı.

Bu devirde, diğer ülkelerle ilişkilerin genel özellikleri şöyledir:

Batıya yönelik fetih politikasına devam edilmiştir. Bu dönemde ilk olarak batıdaki en geniş sınırlara ulaşılmış, ardından batıdaki ilk toprak kaybı yaşanmıştır. Batıda Lehistan, Venedik, Avusturya ve Rusya ile savaşılmıştır. En çok savaşılan devlet ise Avusturya’dır.

Doğuda ise İran’la savaşılmıştır. Doğudaki en geniş sınırlara da bu dönemde erişilmiştir.

Savaşlar genellikle çok uzun sürmüş, sonuçları ise tatmin edici olmaktan çok uzak olmuştur.

İçteki ayaklanmalar, dış politikayı da etkilemiş ve antlaşmaları olumsuz yönde etkilemiştir.

İran’la olan ilişkiler, Safevi devletinin Anadolu’da Şiilik propagandası yapması nedeniyle başlamıştır. İki devlet arasındaki ilk antlaşma olan Amasya antlaşması (1555) kısa ömürlü olmuş ve savaşlar yüzyılın sonuna doğru yeniden başlamıştır. Savaşlar, genellikle Osmanlı İmparatorluğunun iç isyanlarla uğraşmasını fırsat bilen İran tarafından başlatılmıştır.

Bu dönemde, 4 antlaşma imzalanmıştır. 1590 yılında Ferhat Paşa antlaşması ile doğudaki en geniş sınırlara ulaşılmıştır.

1611 yılında yapılan Nasuh Paşa antlaşması ile Ferhat Paşa antlaşması ile alınan topraklar verilmiş ve eski sınırlara dönülmüştür. Bu antlaşmaya göre İran vergi ödemeyi kabul etmiştir.

1618 yılındaki Serav antlaşmasına göre ise İran’ın ödediği vergi yarıya indirilmiştir.

Yapılan son antlaşma ise 1639 yılındaki meşhur Kasr-ı Şirin Antlaşması’dır. Bu antlaşmayla Azerbaycan ve Revan İran’a bırakılmıştır. Bağdat ise Osmanlılarda kalmıştır. Bu antlaşmayla çizilen sınırlar bugünkü Türkiye-İran sınırıdır. Bu antlaşmayla, iki devlet arasında uzun sürecek bir barış dönemi başlamıştır. 18. yüzyılda savaşlar yeniden başlamışsa da sınırlar değişmemiştir.

Batı devletleriyle olan ilişkiler uzun dönemde çok daha etkileyici olmuştur. Bu tarihlerde başlayan olumsuzluklar, imparatorluğun çökmesine neden olmuştur.

Osmanlılar ile Venedikliler arasındaki ilişkilerin merkezinde Girit adası vardır. Venedik’in elinde yalnızca bu ada kalmıştı. Öte yandan Doğu Akdeniz’deki Osmanlı egemenliğinin tamamlanabilmesi için bu adanın da alınması şarttır. Bu nedenle, Girit kuşatılmış, kuşatma 24 yıl sürmüş, 1669 yılındaki Kandiye antlaşması ile Girit Osmanlılara bağlanmıştır. Kuşatmanın bu kadar uzun sürmesi, Osmanlı denizciliğinin batı karşısında ne kadar geri kaldığını gösterir.

Batıdaki diğer bir konu ise Lehistan ile olan ilişkilerdir. Lehistan 3. Murat döneminde Osmanlı himayesine girmiş ve bu koruma karşılığında her yıl vergi vermeyi kabul etmişti. Ancak, Duraklama döneminin ilerleyen yıllarında bu vergileri ödememeye başladığı gibi, Osmanlı’ya bağlı olan bölgelerin iç işlerine de karışmıştır. Bu nedenlerle yapılan seferler sonucunda Hotin ve Bucaş antlaşmaları imzalanmıştır. Bucaş antlaşması ile Podolya Osmanlılara katılmıştır. Bu antlaşma Osmanlının toprak kazandığı son antlaşmadır ve batıdaki en geniş sınırlara erişilmiştir.

Osmanlılar bu dönemde en çok Avusturya ile savaştılar.

Avusturya ile ilişkiler Kanuni döneminde başladı. Avusturya, veraset yoluyla Macaristan üzerinde hak iddia ediyordu. Avusturya 16. yüzyılda Osmanlı üstünlüğünü kabul etmiştir. 1533 yılında imzalanan İstanbul antlaşmasına göre “Avusturya Arşidük’ü protokolde Osmanlı sadrazamına eşit” sayılır. Ancak bu yüzyılın sonuna doğru iki devlet arasındaki savaşlar yeniden başladı.

1596 yılındaki Haçova savaşı Osmanlı’nın galibiyeti ile biter.

1606 yılında yapılan Zigvatoruk Antlaşmasıyla Avusturya İmparatoru Osmanlı Padişahına denk sayılır. Ayrıca ödemek zorunda olduğu yıllık vergi de kaldırılır. Bu antlaşmayla Osmanlı, siyasi üstünlüğünü yitirmiştir.

1663’te Fazıl Ahmet Paşa’nın Uyvar’ı almak için oyalanması Viyana’yı kurtarır.

1664’de Leopold I, Szent-Gotthard’da Osmanlıları yener.

1683’te İkinci Viyana Kuşatması da sonuçsuz kalır.

1686’da Avusturyalılar karşı saldırıyla Buda’yı alır.

1697’de Prens Eugene’nin Zenta başarısı üzerine Osmanlılar Karlofça barışını imzalayıp bütün Macaristan’ı bırakırlar.

1683’teki 2. Viyana Kuşatması Avrupa tarihinin dönüm noktasıdır.

Osmanlı’nın bu kez de yenilmiş olması Avrupa’da büyük bir sevinç yaratmıştır. Bu moral, Osmanlı’nın Avrupa’dan atılabileceği fikrinin doğmasına neden oldu. Bu amacın gerçekleşmesi için yeni bir Kutsal İttifak’ın kurulmasını sağlandı.

Avusturya, Lehistan, Venedik, Malta ve Rusya tarafından kurulan ittifak Osmanlı ile yaptığı savaşları kazanmıştır. Osmanlı savunmaya çekilirken, saldırı gücü Avusturya’ya geçti.

Osmanlı Devleti ile Avusturya, Lehistan ve Venedik arasında 1699 yılında yapılan Karlofça antlaşmasına göre

– Avusturya’ya bütün Macaristan ve Erdel beyliği,
– Venedik’e Mora ve Dalmaçya kıyıları
– Lehistan’a Podolya ve Ukrayna bırakıldı.

Bu antlaşmanın garantörü Avusturya’dır. Osmanlı diplomasi tarihinde ilk kez garantörlük karşı tarafa bırakılmıştır.

Bu antlaşma aynı zamanda batıdaki ilk toprak kaybıdır.

1700 yılında Rusya ile İstanbul Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Kırım’daki Azak kalesi Rusya’ya bırakılmıştır. Ayrıca, Rusya İstanbul’da sürekli elçi bırakabilecekti. Azak kalesinin alınmasıyla, Rusya Karadeniz’e açılma şansı buldu. Bunun sonucunda, Karadeniz, Osmanlı’nın iç denizi olma özelliğini yitirdi. İstanbul’da sürekli bir elçinin bulunması ise, Rusya’nın, Osmanlı siyasetini yakından izleme şansını elde etmesi demektir.

Fatih Sultan Mehmet’in 1479 yılında Venedik’e, Kanuni’nin ise 1535 yılında Fransa’ya vermiş olduğu kapitülasyonları, 3. Murat döneminde 1580 yılında İngiltere ve Hollanda’ya da verildi. Bu dönemde yapılan kapitülasyon anlaşmaları her iki tarafın hükümdarı da hayatta olduğu sürece geçerlidir. Yani taraflardan birinde hükümdar değişirse anlaşma da yenilenmelidir.

Daha sonra bu sistem değişmiş ve kalıcı kapitülasyonlar verilmeye başlanmıştır.

Kapitülasyonlar, Avrupa Hıristiyan birliğini bozmak, Fransız ticaret gemilerini Doğu Akdeniz’e çekerek, ticareti canlandırmak ve Osmanlı mallarına batıda pazar yaratmak gibi amaçlar güdüyordu. Kanuni zamanında Fransa, Osmanlı kadar güçlü olmadığından çok sorun olmasa da, daha sonra kaldırılamamış, hatta aksine genişletilmiş olması nedeniyle çok zararlı olmuştur.

Avrupa’nın üstünlüğü hızla Osmanlı üzerine gelmeye başlamıştır. Bu güç, çığ gibi artarak sürecek, 18 ve 19. yüzyıllarda, devletin tamamen tükenmesine neden olacaktır

 

Yorum Yapın