Mısır Havayolları’nın sıkış tepiş 737’si Akdeniz’i geride bırakmış, Nil deltası üzerinde alçalmaya başlıyor yavaş yavaş. Sağımda, More Travel’ın sahiplerinden Günnur Ayar oturuyor; onun sağında, cam kenarında da, kuşbakışı İskenderiye’yi seyre dalmanın keyfiyle yüzünde güller açmakta olan DerKi editörü Hasan Çeliktaş (a.k.a “Sonsuz”). Kısa bir süre sonra Kahire hava limanında Mısır toprağına ayak basacağız ve aylardır hazırlandığımız “Saklı Tarih’in İzinde” gezi projesinin ilk etabı başlayacak. Günnur, her zamanki telaşsız, sakin haliyle ilk günün programını gözden geçiriyor; Hasan pencereden izlediği görüntüye kaptırmış kendini, Aşağı Mısır’ın haritasını çıkarmakla meşgul. Bense, bir süredir sayfalarını karıştırıp durduğum El-Ahram gazetesini koltuğun kenarına bırakıp, yaklaşık iki yıl önceye doğru bir “flashback” yapıyorum.

*   *   *

Eğer yanılmıyorsam, 2008’in ilkbaharıydı; muhtemelen nisanın son haftası ya da mayıs başları. Gecenin bir vakti, Hasan ile MSN’de sohbetteyiz; tarihten girmiş, astronomiden çıkmışız, mitoloji sularında gezinerek sabah namazını karşılamaya doğru gidiyoruz. Bu arada, belirtmemde yarar var, benim öyle chat’la chut’la hiç işim olmaz normalde; MSN’i de Hasan’ın zoruyla kurmuşum bilgisayara. Editörümüz uyanık tabii, niye kurdurttuğu belli: Yeni sayının çıkmak üzere olduğu günlerde, tam bilgisayar başına oturup biraz tembellik edeyim ve net’te gezineyim amaçsızca diyorum ki, çaat, bir pencere beliriveriyor ekranın sağ üst köşesinde: “Abiii, yazı nerde kaldııı? Valla bir tek seni bekliyorum.” Kaçma, kaytarma şansı yok yani; bir nevi “no way out” durumu. Diğer yandan, hemen her gece de bu bahaneyle uzuun sohbetlere giriyoruz MSN üzerinde.

misirburakyazibasHer neyse. O sözünü ettiğim mayıs gecesi, birdenbire “Abi şu senin Saklı Tarih üçlemesindeki seyri izleyerek o mekânları birer birer gezsek, sen anlatsan, Mısır’dan Meksika’ya, Peru’dan Çin’e dek uzun soluklu bir gezi düzenlesek, ne güzel olurdu!” deyiverdi. Kulağa gerçekten de güzel geliyordu bu fikir; hele havada bahar kokusu, mouse pad’in yanında da bir duble rakın, keyifli bir sohbet halindeysen. “Gerçekten güzel olurdu Hasan,” dedim, “DerKi yazarları ve okurlarından da bize katılmak isteyenler olurdu muhtemelen; bütün o coğrafyaları birlikte adımlar, Saklı Tarih’in içeriğini tüm kilometre taşlarıyla birlikte yerinde incelerdik.” Kısa bir suskunluğun ardından da ekledim: “Ama bunlar organizasyon işi tabii. Zaman lazım, enerji lazım, bu gezileri organize edecek profesyonel insanlar lazım. Ama düşüncesi bile güzel.”

Hesapta, kestirip atıyorum konuyu; başıma geleceklerden haberim yok tabii.

“Hmm… Ben bu işle ilgileneyim biraz” dedi ve o alışılmış smiley’lerinden birini çakıp, konuyu değiştirdi. Normal koşullar altında, ertesi güne unutulup gidecek bir “sohbet arası” konusundan söz ediyoruz alt tarafı; üstelik gerçekten de bütün cazibesine karşın oldukça ayrıntılı ve meşakkatli bir hazırlık planı gerektiren böylesi bir proje, yılda bir kez insanın aklına gelir en fazla, “Ah ne iyi olurdu ama zor tabii” denir ve geçilir, öyle değil mi?

misirburakyazi1Yanlış. İşin içinde Hasan varsa, o proje de bir kez konuşulup masaya yatırılmışsa, mutlaka sonuna kadar gidilecek demektir. Adamın sanki evrene karşı sorumluluğu var; eğer akla yatkın bir projeyi sonuçlandıramamışsa, uykuları falan kaçıyor resmen. Nitekim aradan birkaç gün geçtikten sonra, ekranımın sağ üst köşesinde yine bir MSN penceresi beliriyor:

“Abiii, organizasyon kısmını hallettik sayılır.” Hemen yanında da bir smiley yine.

“Nasıl hallettin? Hangi organizasyon?” Ben unutmuşum bile mevzuyu.

“Saklı Tarih gezi projesi. İletişim Fakültesi’nden çok sevdiğim bir arkadaşım var; çok kalite bir kızdır. Kocasıyla birlikte, yurt dışı turlar düzenleyen bir seyahat acenteleri var ve tüm gezi organizasyonlarını üstlenme konusunda çok istekliler.”

Ne diyebilirdim ki, süreç başlamış bir kere. Bir mail trafiği oluştu hemen, 2008 yazı boyunca yol haritaları, etaplar falan hazırlamaya başladık; ön çalışmalar makul bir hızda ilerleme yoluna girdi. Dezavantajlar, konjonktürdeki olumsuzluklar nedeniyle ne yazık ki gidilemeyecek olan “destination”lar elendi (sözgelimi Irak’taki koşullar nedeniyle Mezopotamya üzülerek devre dışı bırakıldı; Pakistan’daki gerginliklerden ötürü Harappa’nın bir ayağından vazgeçildi); diğerleri için güzergâh saptamaları yapıldı.

Tam masaya oturup işi sonuçlandıracağız ki, benim hayatımda ortaya çıkan beklenmedik aksilikler bütün planların rafa kalkmasına neden oldu birden. Çok kısaca, kendimle ve yakınlarımla ilgili, arka arkaya gelen ciddi sağlık problemleri deyip geçeyim. Tam “Biri biterken diğeri başlar” kıvamında, yıldırıcı ve zor bir dönemdi gerçekten. Saklı Tarih üçlemesinin son kitabının hazırlanmasını da ciddi biçimde geciktirdi.

Şöyle arkama yaslanıp rahatça bir nefes almaya hasret kalarak geçirdiğim, o sevimsiz 2009’un sonlarına doğru, bir gece yine çat diye bir MSN penceresi belirdi ekranda. Kasım ayının ortaları, yanılmıyorsam.

“Abii, bak ne diyeceğim… Biz niye Saklı Tarih’in belgeselini yapmıyoruz birlikte?”

Belgesel? Bana söylenecek laf mı bu? Defalarca konuşmuştuk bunları daha önceki sohbetlerde;  böyle bir belgesel fikrini yıllardır kafamda yaşatıp durduğumu, bölümleri tek tek tasarlayıp neredeyse storyboard’lara varana dek “sanal” biçimde oluşturduğumu en iyi bilen kişilerden biri, Hasan.

“Tabii, neden olmasın? Atlayalım uçağa, Mısır’dan başlayalım. Sonra Meksika, Guatemala, Peru, Bolivya, Hindistan… Bir de yönetmen bulduk mu, tamamdır.” Fikir heyecan verici ama, ben işin şakasındayım. Hasan’ınsa hiç şaka yapar gibi bir hali yok.

“Abi bir yıldır rafta dondurduk gezi programını zaten. More Travel cephesinde her şey hazır; Günnur bizden haber bekliyor. Doğru bir planlamayla, bir yandan  Saklı Tarih’in İzinde gezilerini gerçekleştirirken, bir yandan da belgeseli çekebiliriz.”

Gezi programı, sahi! Bir yıldır uykuya yatmış halde olduğu için neredeyse unutmuşum ben o projeyi. Oysa etapların ayrıntılarına varana dek planlamıştık. Biraz kem küm ediyorum, Hasan üsteliyor:

“Siz oturup bir yüz yüze görüşseniz Günnur’la, sonra hemen projeyi uygulamaya soksak. Her şey hazır zaten.”

Bir düşünüyorum, gerçekten haklı. Kendi sorunlarıma öyle bir dalmışım ki, projeden kopmuşum resmen. Kızcağızla da, aradaki mail trafiğini saymazsak, yalnızca birkaç kez telefonda konuşmuşuz. Hemen bir randevu ayarlanıyor ve kısa bir süre sonra Günnur’la buluşuyoruz Taksim’de.

Dürüstçe itiraf edeyim: Seyahat acentesi sahibi; ülkeden ülkeye, şehirden şehire dolaşıp birbiri ardına toplantılara giren; telefonda boş anını yakalamanın bile mesele olduğu bir “business woman” prototipi oluşmuş kafamda nedense ve aynı dilden konuşmayı başarabileceğimiz konusunda bile kuşkularım var. Malum, iş dünyasına gıcığım ya; dünyanın bilmemkaç ülkesine her gün geziler düzenleyen bir acentenin sahibesiyle ilgili de sağlam önyargılardan oluşan bir buket hazırlamışım.

Ama daha buluşup merhabalaştığımız andan itibaren, bütün o önyargılar, klişeler dağılıp gidiyor birden. Sanki bir “iş görüşmesi” için buluşmamışız da, yıllardır tanışırmışız, böylesi gezileri birlikte defalarca gerçekleştirmişiz gibi bir aşinalık, bir yakınlık; frekanslar anında tutuyor. Dosyaları masanın üzerine yayıp, zaten ayrıntılarına varana dek netleştirilmiş Mısır planını gözden geçiriyoruz. Karşılıklı onaylardan sonra derinlemesine sohbete daldığımızda, Günnur’un da en az benim kadar Saklı Tarih projesine gönül verdiğini, masanın üzerindeki dosyaya salt bir “business project” olarak bakmadığını anlıyorum ve geride kalan son çekince kırıntıları da dağılıyor. “Haydi hayırlısı,” diyorum kendi kendime, “Hasan’ın iyimserliği bana da mı bulaşıyor ne?”

Ardından, yine gecenin bir vaktinde, Saklı Tarih merkezli bir MSN sohbet seansı. Gezi planları çoktan netleşmiş, Hasan’ın aynı taşla vurmaya çalıştığı ikinci kuş olan belgeselin ayrıntıları üzerine konuşuyoruz. Konseptler belli, mekanlar belli, planlar aşağı yukarı kafamızda, sinopsisler belli.

“İyi de, kim çekecek bunu oğlum,” diyorum, “Kamerayı omuzlayıp sen yapmayacaksın herhalde?”

“Gerekirse onu da yaparız,” diyor (tabii yine  bir smiley eşliğinde.) “Ama çekim yönetmenimiz hazır, merak etme. Yine İletişim Fakültesi’nden arkadaşım, Barış Duran. Bütün gezilere bizle gelecek ve projeyi tümüyle o üstlenecek. Tanıyınca çok seveceksin.”

Barış için ayrıca bir parantez açmak lazım. Yılların usta belgeselcisi. Çok önemli, ses getiren çalışmalara imza atmış, başarılı bir televizyoncu. Bir süredir de, kendi yapım şirketini kurmuş, serbest çalışıyor. Hepsi bir yana, düşünce yapısıyla, kişiliğiyle ve özverisiyle, dört dörtlük bir yol arkadaşı, Saklı Tarih için. (Ha, bir de o eşsiz mizah anlayışı ve en beklenmedik anda patlayıveren muhteşem esprileri var ki, işin o kısmını ayrı bir seans halinde geziye katılanlardan dinlemek lazım.)

Ekip neredeyse hazır gibi.  Ama bir dakika, bir şey unutmuyor muyuz? More Travel’ın projenin ilk etabı olan Mısır gezisinin tanıtımlarına başlayacağı günlerde (ve tahmin edebileceğiniz gibi yine bir MSN seansı sırasında) simultane biçimde yazıyoruz “chat” satırına: “Peki Cem Şen? O bize katılmak istemez mi bu gezide?”

Cem’i tabii ki unutmuş falan değiliz ama, aynı dönemde önemli bir hocayla buluşmak üzere Çin’e gitmeye hazırlandığını bildiğimiz için ilişmemişiz hiç ona. Gelse, ne kadar güzel olur aslında, diye düşünüyoruz; DerKi’de her sayı gerçekleştirdiğimiz üçlü sohbetleri, canlı olarak Mısır gökleri altında yineleme fırsatı buluruz ki, akşam toplantılarına ayrı bir tat katar. Hasan’ın Cem’le konuşup, onu “Saklı Tarihin İzinde” ekibine dahil etmesi sadece birkaç dakika sürüyor. Böylece, 2010’un ilk günlerine, bu uzun soluklu, yoğun, yorucu ama bir o kadar da keyifli ve heyecan verici proje için ekibimizi oluşturmuş olarak giriyoruz.

*   *   *

Uçağımız Kahire hava limanına inişe geçtiğinde, düşüncelerden sıyrılıyorum yavaş yavaş. Her karışından altı bin yıllık bir tarihin fışkırdığı, uygarlık tarihinin o çok önemli topraklarına ayak basmak üzereyiz artık. Bundan sonraki on günümüz, Hathor’un ülkesinde, Mısır gökleri altında geçecek. Bizle birlikte Mısır’da Saklı Tarih’in izini sürmeye hazırlanan otuz beş kişilik grubumuzda herkesin gözünde aynı heyecan, aynı sabırsızlık var: “Eveet, nereden başlıyoruz?”

Geziyi ayrıntılarıyla anlatmak, bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşar. Bu nedenle yalnızca güzergâh ve yol planımızdan söz edip, başlangıç ve final aşamalarına kısaca değinmekle yetineceğim.

misirburakyazi3Mısır’da belli bir tarih perspektifine bağlı kalarak gezi planı çıkardığınızda, düz ve çizgisel bir kronolojik rota çizmek mümkün değil. Çünkü binlerce yıla yayılan inişli çıkışlı süreç içinde Eski Mısır’ın hemen her kenti, her dönemin izlerini taşıyacak biçimde hükümranların elinden geçmiş. Çoğu kez bir kentin kalıntılarında Hanedanlar Öncesi dönemden de izler bulabiliyorsunuz, Eski Krallık’tan da, Ptolemy’ler yönetiminden de, Roma İmparatorluğu’ndan da. Bu nedenle, gezi planını oluştururken, zamanı değil coğrafyayı ve temel kavramları gözetmek en doğrusu. Dolayısıyla, ülkenin ulaşım olanaklarını ve zamanı verimli kullanmanın avantajlarını da dikkate alarak, Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır olarak iki ana bölüm halinde düşündük Saklı Tarih’in bu ilk büyük gezisini. Bununla birlikte, sembolik olarak da olsa, ilk ve son duraklarımızı, kronolojik yapıyı da gözeterek belirledik: Yolculuğumuza Eski Krallık döneminin 3. Ve 4. Hanedanlarına ait o görkemli yapılardan, yani Giza ve Sakkara piramitlerinden başlayarak grubu Mısır tarihiyle tanıştıracak, son noktayı da Eski Mısır’ın bütünüyle Augustus’un avuçlarına düştüğü o “bitiş” evresindeki belki de nihai direnç noktası olan Dendera’da koyacaktık.

İlk dört günümüz, Aşağı Mısır’a, yani ülkenin kuzeyine yoğunlaştığı için Kahire’yi merkez alarak geçti. Ardından, güneye, yani Yukarı Mısır’a yöneldik ve Aswan’a ulaştıktan sonra, kalan günleri Nil üzerinde kuzeye doğru ilerleyip, bütün önemli merkezleri birer birer ziyaret ederek değerlendirdik. “Birinci Şelale” olarak bilinen ve Hanedanlar Dönemi’nde Mısır’ın Nubya sınırını oluşturan bölgeden başlayıp, sırasıyla Aswan, Elephantine, Kom Ombo, Edfu, Luxor ve nihayet Dendera’ya dek uzandık.

*   *   *

Gezide izlediğimiz yöntemden kısaca söz etmekte yarar olabilir: Prosedür gereği, tüm tarihi mekanlara ve ören yerlerine, profesyonel rehberler eşliğinde girmek durumundasınız. Bu nedenle, zamanı verimli kullanmak ve gezinin bakış açısını anlaşılır ve net biçimde sunmak adına, benim iki aşamalı bir çalışma sistemi uygulamam gerekti: İlkin, işin “formalite” tarafını, yani rehberimizin bize anlatmak durumunda olduğu klişe “resmi tarih” kısmını gruba çevirip iletmek, hemen ardından da, çekince ve “muhalefet şerhlerini” de koyarak, Saklı Tarih’in bakış açısını paylaşmak. Mekanları serbestçe gezdiğimiz anlarda da, altı çizilmesi gereken noktaların üzerinde durarak, mümkün olduğunca interaktif sohbetlerle desteklemeye çalıştım bu paylaşımı. Tabii bu işler, burada birkaç satır içinde anlatıldığı gibi kolay olmuyor pek; tepenizde cozurdayan Mısır güneşinin altında, o koca tapınak ve ören yerlerinde sesinizi otuz beş kişiye duyurmak kaygısıyla bağırmak durumunda kaldığınızdan, yolculuğun son günlerinde ağzınızı açtığınızda kısık, cayırtılı ve çatlak bir ses çıkarmakta olduğunuzu fark edip irkiliyorsunuz. Eh, ne diyelim, o da artık işin “mesleki cilvesi” gibi bir şey. Sanırım öğretmenler beni iyi anlayacaklardır. 😉

Gezi alanlarındaki anlatım ve paylaşım, Saklı Tarih gezisinin bir boyutuydu yalnızca. Aswan’dan itibaren, buna geceleri düzenlediğimiz özel uzun sohbetler de eklendi ki, kendi adıma en keyif aldığım anların bunlar olduğunu söylemeliyim. Önceden belirlediğimiz temel konular üzerinde, uzun ve serbest söyleşiler aracılığıyla, gündüzleri yapılan gezilerdeki bilgi aktarımını destekleme ve pekiştirmeyi amaçladık. Mısır mitolojisi ve tapınak sistemi, ezoterik inisiyasyon kültleri, “pagan” inanç sistemleri ve tektanrılılık-çoktanrılılık ayrımının ideolojik yapaylığı, resmi tarih ile “saklı tarih” arasındaki ayrım, Mısır’dan günümüze kalan kimi “enigmatik” yapıların zihinlerde yarattığı soru işaretleri de dahil olmak üzere, birçok konuyu Cem Şen’le birlikte masaya yatırdık ve (bizce) verimli sohbet ve paylaşımlar yaşadık.

*   *   *

Giza… Hepsi de 4. Hanedan kralları olan Khufu, Khafre ve Menkaura’ya mal edilen üç büyük piramit ve onlara eşlik eden gizemli ve suskun Büyük Sfenks… Saklı Tarih gezisi, doğal olarak bu etkileyici ve gizemli platodan başladı bir cumartesi sabahı. Platoyu baştan başa dolaştık; genel yapıyı ve anıtların dağılımını birlikte inceledik; yapılışlarıyla ilgili en “resmi”sinden en “uçuğuna” kadar farklı görüş ve teorilere değindik; Robert Bauval ve Graham Hancock’un kulaklarını çınlattık; modern ejiptoloji tarafından görmezden gelinen “Envanter Levhası”na (Inventory Stela) ve onun bulunduğu İsis Tapınağı’na değindik; Sfenks üzerinde ünlü jeolog Robert Schoch’un yaptığı araştırmalardan ve anıtın “su aşınması” bulguları nedeniyle sanıldığından çok daha eskiye ait olduğunu ortaya koyan raporlardan söz ettik.

(Rastlantıya bakın ki, aynı günlerde ejiptoloji dünyasında Alman arkeolog Rainer Stadelmann’ın, “Sfenks’in Khafre’ye ait olmayıp, ondan çok daha önce inşa edildiğine” ilişkin görüşleri giderek daha fazla taraftar bulmaya başlıyordu. Zahi Hawass ve Mark Lehner’in birer “muhafız” gibi savunmaya çalıştıkları o köhne paradigmanın iyice sallanmaya başladığı günlerde Giza’daydık yani.)

Ardından, o ürpertici atmosfer içinde, klostrofobik takıntıları tetikleyen dar ve dik koridorları soluk soluğa adımlayarak, Büyük Piramit’in içine girdik, “Kral Odası” adıyla bilinen, granit duvarlı bölmeyi ziyaret ettik. Hani şu güneyden Orion’ kuşağına, kuzeyden de Thuban yıldızına hizalanmış “şaft”ların yer aldığı, içinde yalnızca kapaksız bir lahit bulunduran o ünlü odayı. (Hemen altındaki “Kraliçe Odası”, yani güney şaftında doksanlı yıllarda bulunan gizemli “kapı” ile heyecan uyandıran bölme, bakım nedeniyle ziyarete kapalıydı ne yazık ki.)

“Büyük galeri”den geçip adım adım yukarı tırmandıktan sonra Kral Odası’na ulaştığınızda, sözcüklerle anlatılması pek de kolay olmayan, benzersiz bir ruh hali içine giriyorsunuz. Elbette bu son derece bireysel bir deneyim ve herkes o granit kaplı odanın içinde farklı şeyler hissedip, kendi düşünceleriyle ve bilinciyle yüzleşiyor. Ama Saklı Tarih gezisindekiler için, bu deneyimin ardından piramitlerin “yalnızca ve yalnızca kral mezarı” olduğunu ısrarla ileri süren ortodoks ejiptologlara verilecek tek bir yanıt vardı: “Haydi canım, sen de!”

*   *   *

misirburakyazi5Yalnızca başlangıca ve finale değineceğimden söz etmiştim; öyle de bitireyim yazıyı. Aradaki günler boyunca gezdiğimiz Sakkara, Dahşur, İskenderiye Katakombları, Phillae, Elefantine, Edfu, Kom Ombo, Karnak ve Luxor da dahil görkemli ve etkileyici mekanların her biri, başlı başına ayrı bir yazı konusu zaten. Ama programlama zorluklarına rağmen ısrarla gezinin finaline koyduğum Dendera’daki Hathor tapınağı için, kısa da olsa birkaç şey söylemek gerekiyor.

Hathor, dünyanın en eski ve en doğal inanç sisteminin, yani Ana Tanrıça kültünün Mısır toprakları üzerindeki izdüşümü niteliğinde. Beş bin yıl kadar önce kadim dünyanın hemen tüm önemli coğrafyalarında olduğu gibi Mısır’da da baskın hale gelen ve eski sistemi temelinden değiştiren erkek-egemen yapının karşısındaki tek direnç noktası, Hathor (ve onun arkaik formu “Bat”) olmuş. Zaman içinde egemen hanedanların müdahaleleriyle defalarca revize edilip duran ataerkil ideoloji, bin yıllara yayılan bir dönem içinde Büyük Anne’yi olabildiğince pasifize edip, eril tanrıların gölgesinde bırakmış, ama bir türlü izlerini tümüyle silip yok edememiş (bunu yapmak, beşinci yüzyıldan itibaren “tektanrılı” dinlere nasip oldu.)

Hathor, ya da Mısır dilindeki özgün adıyla Het-Heru (Gündüzün Evi), kadim örneklerini Anadolu’da gördüğümüz doğurgan, hayat veren, besleyici ve koruyucu anne modelinin Nil kıyılarındaki yansıması. Tıpkı Sümer’in Ninhursag’ı gibi, “Göksel İnek” simgesiyle gösteriliyor ve “Kozmik Dağın Hanımı” unvanını taşıyor. Dendera da, Hathor’un öz yurdu. Ona bağlılığın en fazla olduğu, kültünün en yaygın ve en güçlü olduğu yer. Her ne kadar tapınak oldukça geç bir dönemde, Ptolemy’ler tarafından (muhtemelen Kleopatra’nın planıyla) inşa edildiyse de, Dendera’da Hathor  için iki bin beş yüz yıl daha eskiye ait yapı kalıntıları da bulundu (Khufu dönemine ait) ve bu da, kültün eskiliği hakkında fikir vermeye yeterli.

Niçin “Kozmik Dağın Hanımı”? Bu kozmik dağ nedir ki?

Yine Mısır’ın en eski teolojilerine göre evrenin var oluşu, başlangıçsız, ezeli ve ebedi “ilksel deniz” ya da “kozmik okyanus” içinde gerçekleşir. Nun adıyla bilinen, yaratılmamış, her zaman var olan ve evrenin tüm hammaddesini içinde barındıran bu okyanusun içinden, var oluşun birincil kahramanı Atum’un iradesiyle ilkin “hava” ve “nem” oluşur (Şu ve Tefnut) ardından da onların birleşmesi sonucu bir “kozmik dağ” biçimlenir. Tıpkı, Sümer’deki “yer-gök birliği” ya da Hindu kültüründe evrenin eksenini oluşturan Yüce Dağ, diğer adıyla “Sumeru Dağı” gibi. İşte Hathor, bu kozmik dağın hanımı, göklerin ve yeryüzünün tanrıçasıdır. Ona “Gündüzün Evi” denir, çünkü göklere gündüz parlaklığını getiren ışığın da sahibidir. (Heru, yani “Gündüz”, sonraları birincil eril tanrı kimliğiyle çıkacaktır karşımıza – Hellenlerin “Horus” dediği ve ataerkil ideolojinin zorlaya zorlaya “Hathor’un Kocası” rolüne monte ettiği, İsis ile Osiris’in oğlu, eril tanrı.)

Dendera, “Ana Tanrıça’yı unutma, unutturma” diyen binlerce yıllık bir ezoterik kültün, Mısır’daki son kalesidir belki. Bu birikimi, çok yakında Roma’nın ellerine düşüp unufak olacağını sezmiş gibi korumak istercesine kucaklayan bir kült, son Ptolemy hanedanı içinden de bir biçimde aldığı destekle, Hathor tapınağını inşa ettirmiştir. Bu nedenle, duvarlarında, odalarında, dehlizlerinde, hem resmi ideolojiyle uzlaşır gibi yapılan “takiyye”nin izleri vardır, hem de ezoterik bir sembolizm doğrultusunda üzeri kodlanarak saklanmış, koruma altına alınmış bir teolojinin temel anahtarları. Hathor Tapınağı, kadim inanç ve bilgiyi, Kozmik Dağın Hanımı’nın kanatları altında korumaya çalışır.

misirburakyazi4Saklı Tarih gezisinin son gününde, işte bu önemli tapınağı gezdik ve o büyülü ikonografiyi her boyutuyla gözden geçirdik. Yerin altındaki dar dehlizlerinin duvarlarına resmedilmiş, yoğun sembollerle yüklü kozmogoniyi, yani evrenin varoluş hikayesini gördük; ellerimizle o çarpıcı anlatımın aracılarına, gliflere dokunduk.

Kısa yoldan fantastik teoriler üretmeyi sevenlerin, “Aa, Mısır’da binlerce yıl önce elektrik ampulleri varmış!” diye yorumladıkları; aslında o büyüleyici evrendoğum hikâyesinin semboller ardına gizlenmiş anlatısı niteliği taşıyan duvar resimlerini tüm ayrıntılarıyla gözleme olanağı bulduk: Kozmik okyanusun içinde, Atum’un lotus çiçeğinden var olmasıyla başlayan ve göksel düzeni, evrensel ışığın kozmik dağa gelişinden itibaren resmeden o muhteşem “duvar kitabı”nın sayfalarını gözden geçirdik hep birlikte. Ve nihayet, üst kattaki ünlü “Dendera Zodyağı”nın (orijinali ne yazık ki 19. yüzyılda Louvre’a kaçırılmış olduğu için) kopyasını inceledik; büyük bir gökyüzü gözlemciliği geleneğinin birikimiyle hazırlanmış o etkileyici yıldız haritasına çevirdik bakışlarımızı.

*   *   *

Peki ya belgesel? Proje tamamlandığında, kesintisiz izleme olanağı bulacaksınız, merak etmeyin. Barış Duran’ın, Mısır’da on gün boyunca mükemmel bir iş çıkardığını söylemekle yetineyim şimdilik yalnızca. Her mekanı karış karış gezdi, tüm önemli ayrıntıları kendine özgü ustalığıyla görüntüledi. Vakit buldukça da birlikte çalıştık, ikili çekimler yaptık.

Şimdi sıra, “Saklı Tarihin İzinde” programının, ikinci etabında: Yani, Orta Amerika cangıllarında çıkacağımız Olmec-Maya-Aztec eksenli yeni yolculukta. Mısır anıları zihnimizde hâlâ taze ama gözlerimizi şimdiden okyanusun diğer yakasına çevirmiş durumdayız. Yoğun, büyüleyici, heyecan verici bir gezi daha var ufukta.

Burak Eldem