Livaneli’nin “Veda”sı

4.520 views

“Veda” adlı bir filmden 18 Şubat 2010 Perşembe akşamı televizyonda Siyaset Meydanı programına rastlayıncaya kadar haberdar değildim. O gece Ali Kırca’nın stüdyo konukları; Zülfü Livaneli’nin senaryosunu üç yılda tamamladığı bu filmin başta prodüktör Kaan Demirtaş olmak üzere oyuncu ağırlıklı emekçi kadrosuydu.

Sabaha karşı üç buçuğa kadar devam eden programı izledikçe, oyuncuların yorumlarını çekimler esnasında yaşananları dinledikçe ve kamera arkası görüntüler yayınlandıkça; merakım arttı ve bu filmi mutlaka görmek lâzım dedim.

Editörüm Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş’ın ‘Arayarak Bulamazsınız’ yazısında belirttiği üzere; içimdeki dilek kutusuna nasıl bir not yazıp atmışsam, ertesi gün derKİ eski yazarlarından Mehmet Ördekçi arayıp; “Veda filminin galasına davetiyem var. Benimle gelir misin?..” deyince sevinçten uçtum. Kendisine önceki gece adeta ekrana yapışarak izlediklerimi ve bu filmi görmek için müthiş bir arzu duyduğumu, böbreklerimden sancılı, kum döküyor vaziyette olmama rağmen memnuniyetle kendisine eşlik edeceğimi belirttim.

Gala, Sütlüce’de bulunan Haliç Kongre Merkezi’nde yapıldı. Kapıdan girer girmez ilk gözüme ilk çarpan ünlü simalar Perran Kutman ve Koral Sarıtaş ile konuşmakta olan Müjdat Gezen oldu. Doğruca yanına gidip bir iki gün evvel kutladığı 50. sanat yılı için tebriklerimi ve sevgilerimi ilettim. Bu davranış, Barış Manço’nun ani vefatı sonrası aldığım; sevdiğim saydığım sayıları bana göre hayli az olan gerçek sanatçıları gördüğüm yerde onlara sevgi tezahüratında bulunma kararım sonucuydu.

Muazzam bir kalabalık, bol içki kanape gibi ikramlara rağmen, kum dökmekte olduğumdan risk almak istemedim. Bir yetkili bulup, durumumu izah edip “Ağrı kesici yutarak geldim. Lütfen yoğunluğa beni bırakmayın. İzin verin, uygun bir yere şimdiden geçip oturalım” dedim. Anlayışla karşıladılar. Balkonda ilk üç sıra basına ayrılmıştı, hemen arkasında orta bölüme ama sancılanırsam kolayca kaçabilmek adına kenardaki iki koltuğu tercih ederek oturduk.

Gecenin sunuculuğunu Kenan Işık üstlenmişti. Salonda Salih Bozok’un, Latife Hanım’ın, Fikriye Hanım’ın yakınlarının ve Atatürk’ün manevi kızının olduklarını belirtti. Öngörülen süreden yarım saat kadar geciken gösterimi daha da ertelememek adına, sahneye çağrılan prodüktör Kaan Demirtaş ve yazan/yöneten Zülfü Livaneli; gayet kısa tuttukları konuşmalarla bizi sabırsızlıkla beklediğimiz filmle baş başa bıraktılar.

Filmi anlatıp seyretmemiş olanların hevesini kaçırtmak gibi bir saygısızlık yapmayı düşünmüyorum. Fakat “Veda” ilk kareden itibaren beni içine aldı ve baştan sona sicim gibi akan gözyaşlarıma mani olamadım. Hatta çok ağlama sonucu meydana gelen ifrazatları, diğer seyircileri rahatsız etmemek adına gürültülü sahnelere denk getirip temizlemeyi tercih ettim. Gösterim esnasında defalarca salonda alkış tufanı koptu.

Belki hanidir içinde bulunduğum hüzünlü ruh halinden fazlasıyla duygusal ve sulugöz olabilirim ama bu filmi hiç ağlamadan ve duygulanmadan izleyen birinin insani kalitesinden şüphe ederim.

Film bittiğinde seyirci coşkuyla uzun uzun alkışlarken, kendime hakim olamayıp balkonun ön kısmına ilerledim ve Zülfü Livaneli’ye tebriklerimi haykırdım. Dönüp selâmladı. Sonra gösteri esnasında sancılanmadan seyretmeme izin veren böbreklerime daha fazla yüklenmemek adına derhal kapıya yöneldik. Görevliler tekrar kokteyl olduğu konusunda bildirimde bulundular. Kalıp Atatürk’ün ufaklık halini canladıran o güzeller güzeli çocuğu kucaklamayı ve emeği geçenlere tebriklerimi iletmeyi çok isterdim. Ama vakit geç ve mesafelerde hayli uzak olunca olamadı…

Çıkışta hayli acıkmış olduğumuzdan gelirken kokusuyla bizi kışkırtan Sütlüce’nin meşhur uykuluk ızgarasından almaya yöneldik. Bizimle aynı niyeti paylaşan Abbas Güçlü’ye mangal başında rastladık. Filmi nasıl bulduğunu sorduğumda; “Mustafa daha güzeldi. Ben beğenmedim” kabilinden olumsuz bir şeyler söyledi. Film hakkında aldığım bu ilk menfi yoruma çok şaşırdım.

Bu filmi ‘Mustafa’yla kıyaslamak abes. Unutmayalım; Can Dündar’ın “İzledi ve beğendi” yalanına karşın; Turgut Özakman’ın filmde bulduğu yanlışlar üzerine yaptığı yorumlardan bir kitap yayınlandı!..

9.Mart.2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin Deniz Som’un Vaziyet köşesinde yer verdiği;

‘Mustafa ve Nefes filmleri gibi sol gösterip sağ çakan bir kara propaganda filmi daha: Veda. Eski solculardan Ömer Zülfü Livaneli’nin ‘eser’ini Aziz Naci Doğan yorumluyor:

“ÖZL’nin ‘Yapılmış ilk Atatürk filmidir’ tafrasıyla kotardığı Veda filmine gittim ve vasatın bir hayli altında, sönük, coşkusuz, sade suya tirit bir ‘eser’le karşılaştım. Dahası, tarih gerçeklerine bağlılık gibi bir kaygısı bulunmayan, ama kerameti kendinden menkul bir ‘eser’di bu. 120 dakikalık filmde Milli Mücadele yok, cepheler yok, tek bir Meclis sahnesi yok, devrimler yok. Buna karşılık neler mi var? Söyleyeyim:

Atatürk’ün çocukluğu ve ilk gençliği adı altında fazlasıyla kurmaca bölümler. Oyuncu Dolunay Soysert’in kötü Zübeyde Hanım yorumu; Atatürk rolünde hiçinandırıcı olamayan ve karateye benzeyen tuhaf figürlerle sözde zeybek oynayan oyuncu Sinan Tuzcu. Neredeyse Ata’dan daha baskın bir karakter olarak gösterilmiş bir Salih Bozok rolünde çok yapay kalmış olan oyuncu Serhat Kılıç. Ben yerine ‘ban’ diyen bozuk diksiyonuyla Latife Hanım rolünü karikatürleştirmiş Ezgi Mola. Fikriye Hanım karakterini içselleştirememiş Özge Özpirinçci. Kazım Karabekir rolünde zerre kadar gerçeklik duygusu vermeyen şair Sunay Akın ve Atatürk’ün son dönemlerini canlandırma iddiasıyla ortalarda dolaşan Burhan Güven…

Filmin bir yerinde ÖZL, Salih Bozok’a, bugünün iktidarına destek kabilinden ‘Bu topraklarda bir zamanlar Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Ermeni’si, Yahudi’si hep bir arada barışiçinde yaşardı. Ama artık maalesef’ dedirtiyor ki adı da dili de belli olan bir ulus devleti kurmuş devrimcilerin söyleyeceği söz müdür bu?

Sevgili Mustafa Kemal Paşa’sına ‘Mustafa Abi’ diye seslenen bir Fikriye Hanım mı istersiniz yoksa Çankaya Köşkü’ne Paşa’sını görmeye gelmiş Fikriye Hanım’ı neredeyse tekme tokat kovan bir Yaver Rüsuhi Bey mi? Latife Hanım’ın ‘Arkadaşların bitti şimdi de askerlerle mi dostluk ediyorsun’ çıkışı karşısında hemen oracıkta kalp krizi geçiren Gazi Mustafa Kemal Paşa mı?

Güvenli hiçbir kaynakta rastlanmamış, zücaciye dükkanına girmiş fil sahneleri perdede birer birer akıyor!

ÖZL’nin ‘72 milyon varsa 72 milyon da Atatürk algılaması vardır’ kalıp sözüne tek bir yanıt verilebilir ancak: Hani canım sen de!”

Cumhuriyet gibi ciddi bir gazetede yukarıdaki satırları okuyunca, bu benim seyrettiğim filmin yorumu mu, yoksa apayrı bir yapımdan mı bahsediliyor diye hayrete düştüm!..

Yine Cumhuriyet Gazetesi’nin 8.Mart.2010 tarihinde Celâl Üster imzasıyla tam sayfa yer verdiği ‘Hep rüzgâra karşı yürüdüm’ manşetli Zülfü Livaneli röportajından bazı bölümleri; haksızlığa uğradığını düşündüğüm bu eserin sahibinin anlatımından paylaşmak istiyorum.

“Veda”, Zülfü Livaneli’nin “Yer Demir Gök Bakır”, “Sis” ve “Şahmaran” dan sonra yönettiği dördüncü film. Livaneli, “Bir Atatürk filmi değil, bir dostluk filmi” diye tanımladığı “Veda”da, Mustafa Kemal’i bir klişe, bir tabu olarak değil, insan olarak anlatmaya çalıştığını vurgulayan, filme yöneltilen kimi eleştirileri yanıtlarken, “Veda”yı nasıl bir yaklaşımla gerçekleştirdiğini ayrıntılarıyla anlattı.

– Hikâyeyi, sinemada epey kullanılan yansıtma tekniğiyle anlatmak istedim. Milos Forman’ın “Amadeus” filminde Mozart’ı anlatmak için Salieri’nin anılarından yola çıkması gibi. Yani öznel bir bakış. Arkadaşının ölümünde intihar etmeyi planlayan bir dostun öznel bakışı. Sevgi, saygı ve hayranlıkla dolu bir bakış. Açıkcası bu duygular benim de Atatürk anlayışımla bağdaştığı için bu anlatım yolunu seçtim.

“Veda”bir Atatürk filmi değil, bir dostluk filmidir. Dünyanın her bölgesinde anlatılabilecek evrensel bir hikâyedir, ama bu dostlardan birisinin adı Mustafa Kemal, ötekinin adı Salih Bozok olunca, bu hikâye bambaşka bir boyut kazanıyor. İster İstemez savaşlar, ayrılıklar, göçler, mücadeleler giriyor içine.

– Savaş sahneleri çok zorladı diyebilirim. Çünkü birçok büyük patlama oluyor. Yaralanmalar oluyor. Gerçekten zordu. Yüzlerce yardımcı oyuncuya 20 gün eğitim veren askerlik danışmanlarımıza ve ekiplerimize teşekkür ederim.

– Bu filmde Atatürk’ü bir klişe, bir tabu değil insan olarak anlatmaya çalıştım. Ama mükemmel, hayranlık uyandırıcı, karizmatik, olağanüstü bir insan o. Dünyanın önünde hayranlıkla eğildiği, Nâzım’ın en büyük övgü şiirini yazdığı bir büyük insanda ille de kusur mu arayacaktım.

– 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin en ağır günlerinde direniş şarkıları yazdım. Kurulu düzene kafa tuttum, hapse girdim. İlk albümüm hâlâ yasaktır. Nâzım’ın tabu olduğu yıllarda “Nâzım Türküsü” albümünü yayımladım. Hayatım hep rüzgâra karşı yürümekle, yasaklanmakla, saldırıya uğramakla geçti. Bugün Atatürk’le ilgili bir film yapmam da bir direniştir. Onun adını karalamak, küçük düşürmek isteyenlere karşı bir direniş. Atatürk’e neredeyse hakaret etmenin moda olduğu bir dönemde, bu direniş filmini başaran sinema emekçilerine, yapımcılara, oyunculara ve filmi her seansta alkışlayan duyarlı, aydınlık insanlara teşekkür ederim. Büyük Atatürk ve dostunun hikâyesini bir nebze anlatabildiysek ne mutlu bize.

C.Üster – Daha önce Can Dündar’ın gerçekleştirmiş olduğu “Mustafa” belgeseli, Mustafa Kemal’i, “insanî” yönleriyle anlatma düşüncesinden yola çıkmış, ama kimi sahnelerin gerçeklere uymadığı yönünde eleştiriler almıştı. “Veda”ya da tarihçilerden kimi eleştiriler geldi. Ancak, belgesel bir filme yaklaşım ile tarihsel de olsa kurgusal bir sinema filmine yaklaşımın farklı olması, kurgusal bir sinema filmini eleştirirken tarihsel gerçekler açısından daha esnek, daha hoşgörülü bir tutum benimsemek gerekmez mi?

– Elbette, sinema filmi kurgudur, hayaldir; belgesel ise adı üstünde belgelere dayanarak gerçeği arama çabasıdır. Mesela Martin Scorsese, İsa’yı çarmıhtan sonra Mecdelli Meryem ile evlendirip, mutlu bir aile babası gibi göstermişti. Ama biz Atatürk ve dönemi söz konusu olduğu için ayrıntılara titizlikle eğildik. Zaten filmi hata bulmak için seyretmiş olan tarihçiler de iki küçük ayrıntı dışında haklı değiller. Zübeyde Hanım genç bir kadın olarak evde başı açık dolaşacaktı elbette, sokağa çıktığı zaman örtünecekti. Atatürk’ün sağlığında yayımlanmış bütün ciddi kaynaklar Zübeyde Hanım’ın sarı lepiska saçlı, fırfırlı elbiseler giyen çok güzel bir genç kadın olduğunu anlatır. Atatürk eve geldiğinde annesinin başının açık olduğuna şaşırmaz, ama yabancı bir erkek görünce mahremiyet kuralının ihlâl edildiğini görüp, Ragıp Bey’in üvey baba olduğunu anlar. Bunu kendisi anlatmıştır.

Kazım Paşa’nın kalpak giymesi gerektiğini söylüyorlar. Bunu biz de biliyoruz elbette, ama kostüm yönetmenimiz Baran Uğurlu askeri danışmanımız Bali Bey’le (Tahsin Yazıcı’nın oğlu) uzun konuşmalardan sonra Kazım Paşa fotoğraflarından halkın belleğinde kalan Cemali şapkayla gösterilmesinin daha uygun olduğuna karar verdi, ben de onayladım.

Ayrıca insanlar film yapmayı bilmedikleri için elimizde sihirli değnek olduğunu, bir yerlerde o mekânların bulunduğunu, bizim de gidip çekiverdiğimizi sanıyor. Her yerin elektrik direkleriyle, kablolarla, antenlerle, modern binalarla, tabelalarla dolu olduğu bir dönemde 19. yüzyıl sonlarının Selanik’i nasıl yaratıldı, ne delice emekler harcandı görmüyor. İnanın yüz milyonlarca dolarlık Hollywood filmlerinde bile hatalar görüyoruz, ama “Veda” bu açıdan kusursuza yakındır.

– Film ortaya çıktığında çok tartışma yaratacağını biliyordum. Zaten saflar belliydi ve beni hiç şaşırtmadılar. Atatürk düşmanlarına, zaten benim yaptığım her işe düşman olan yarı aydın takımı da eklenince ortalık epey yoğun bir karga sesiyle doldu. Ama bunlar beni kaygılandırmadı hiç. Hem film için, aklı başında, tarafsız eleştirmenler çok güzel şeyler yazdılar hem de halk her gösterimi gözyaşları ve alkışlarla izliyor. Önemli olan da bu. Sanat eseri yıllarca kalıyor. Sen benim yakın bir dostum olarak “Karlı Kayın Ormanı”, “Leylim Ley”, “Yiğidim Aslanım”, “Özgürlük” gibi bestelerim ortaya çıktığında yapılan tezviratı hatırlarsın. Ne oldu? Onlar mı ayakta kaldı, biz mi? Ama basının belli bir kesiminin halktan ne kadar ayrı düşmüş olduğunu hayretle izliyorum. Kimi filmi izlemeden yazıyor, kimi “Salih Bozoklu” diyor, kimi de filmi alkışladığı için halkı azarlıyor. Basında cehalet ve kötü niyet diz boyu.

Sadece senaryoyu yazmak için üç yılını veren ve böylece bu filmi bize ulaştıran sürecin başını çeken Zülfü Livaneli yukarıda paylaştığım röportajda bence en güzel yanıtı veriyor.

Geçenlerde Saba Tümer’de Zülfü Livaneli ve ekibini Savarona yatında konuk etti. Sonunda filmdeki müziklerin de canlı olarak okunduğu programda; Salih Bozok rolünü oynayan genç aktör Serhat Mustafa Kılıç; “Bu film Salih Bozok’un ağzından Zülfü Livaneli’nin 2010 Türkiye’sinin gençlerine yazdığı bir mektuptur” dedi.

Oyuncuların ifadesine göre, filmi seyreden yabancılar hayran olup, sözlerini anlamadan filmi anladıklarını ifade etmişler.

Genç Atatürk’ü oynayan aktör Sinan Tuzcu, zeybek sahnesi için 35 gün dünya şampiyonu bir dansçıdan ders almış.

Zülfü Livaneli; “Bu filme çok ince ayrıntılar yerleştirildi. İsterdik ki onlar fark edilsin konuşulsun. Çok önyargılı tutumlar var basından belli bir kesimden. Yaşar Kemal hep bana ‘Kültür çölünde yaşıyoruz’ derdi. İnanmak istemezdim. Ama bu filme gelen tepkilerden sonra inanmaya başladım” dedi.

Gayet net hatırlıyorum, uzun yıllar Atatürk filmi çekilmek istendiğinde; “Beni Türk doktorlarına emanet edin” demiş bir lideri oynaması için hep Hollywood aktörlerine teklif götürülmüştü. Canını Türk doktorlarına emanet eden, sözleriyle sanatı sanatçıyı daima yücelten bu müstesna insanın beyaz perdede canlandırılmasını nedense Türk aktörlerine emanet edemeyen bir zihniyet uzun yıllar hakim olmuştu. Nitekim Can Dündar’ın Mustafa’sı da ağırlıklı olarak ecnebi aktörlerle yapılmıştı. Livaneli en azından bu konuda da çok büyük bir öncülük yaparak a’dan z’ye tamamen Türk oyuncularla filmi çekmiş. Ancak, dünya çapında görücüye çıkacak bu eserin yapımında İtalyanlardan ‘makyaj’, Almanlardan filmin negatiflerinin banyosu gibi teknik konularda yardım alınmış.

‘Veda’ için altıbini kostüm olmak üzere toplam onikibin aksesuar hazırlanmış.

Zübeyde Hanım; oğlunun Latife Hanım’la evlenmesine Erkeğin okumuşundan kadı, kadının okumuşundan cadı olur diyerek karşı çıkmış. Malum Latife Hanım birkaç dil bilen yurtdışında eğitim görmüş bugün için bile üst düzeyde tahsilli, kültürlü ve sonderece modern bir hanım. Ama filmi belirli bir süreyle sınırlamak zorunda olduklarından ya çekilen sahneleri çıkartmak ya da bir çok şeyi direkt olarak hiç koymamak durumunda kalmışlar.

Zaten Zülfü Livaneli; 120 dakikayla sınırladıkları filmi Atatürk gibi muhteşem bir şahsiyet sözkonusu olduğunda 2-3 saatlik bir anlatımla dahi ifade etmenin mümkün olamadığını ifade etti.

Öfkenin hitabet sanatı (!) kaba saba hallerin, küfürlü sözlerin espri diye yutturulmaya çalışıldığı yozluk furyasında, şimdilerde eksikliğini çok hissettiğim birlik beraberlik ruhunun tazelenmesi adına; insan olmanın onuruna lâyık, dostluğun hakkını vererek yaşamış o nesilleri tanımaya dolayısıyla bu tarz filmleri görmeye, özellikle yeni nesillerin çok ihtiyacı var.

Günümüzde “lan, leyyyn” gibi en hafifinden en ağırına küfürün, kaba saba hallerin ve banalliğin hakim olduğu ‘komedi’ etiketli zırva filmlere gidip anlamsız gülüşlere iştirak etmektense; “Veda” filmine tekrar gidip iki dostun elele verip yıkılan bir imparatorluğun enkazından yepyeni bir ülkenin temellerinin atılması esnasında yaşadıkları zorluklara karşın nasıl insani vasıflarını ve ilişkilerini korumayı başardıklarına tanık olmayı ruhumu göz yaşlarıyla yeniden yıkamayı tercih ederim.

Yorum Yapın