Işık Köprüsü Adres Sormaz

6.049 views

Işık köprüsü çalışması, karmik bilgilerin depolandığı bilgi havuzundan gereken veriyi alarak bu yaşamdaki tezahüründe meydana gelen olumsuzlukları temizlemek için yapılan bir uygulamadır. Reiki sembolleri ile gerçekleştirilen çalışma, klasik sistem de var olan bir uygulama değildir. Yani Reiki’nin öğretilen 3 aşamalı eğitimlerinin dışında tutulmuştur. Tibet kökenli bir tekniktir. Özellikle ileri aşamadaki öğrencilerle yapılan eğitimlerde öğretilir. Türkçe’ye tercümesinde Işık Köprüsü adının kullanılması, uygulama sırasında geçmiş yaşamla şimdiki yaşam arasında bir köprü kurularak çalışıldığı içindir. Çalışma içinde bazen de bilinçaltında rahatsızlık yaratan bazı sorunlar ortaya çıkarak, temizlenmesi sağlanabilmektedir. Tüm çalışma Reiki yardımıyla yapıldığı için , güvenli bir tekniktir. Hipnoz ile hiçbir bağlantısı yoktur. Uygulanan kişi çalışma sırasında, bulunduğu ortamla bağlantısını hiç kopartmamaktadır. Geçmiş yaşam bilgilerini aktarırken, bulunduğu mekanın ve zamanın bilinçli olarak farkındadır. Dolayısıyla istem dışı oluşabilecek bir yaptırım mümkün değildir. Bir çok sorunda, ciddi sonuçlara ulaşılabilmektedir.

 

Geçmişten getirdiğimiz (bilinçaltı ya da karmik ) problemlerimizi temizlemek ve geleceği temiz bir sayfa olarak muhafaza edebilmek için önce bu günü yeterince aydınlatmamız gerekiyor. Bunu gerçekleştirmek için  geçmişten getirdiğimiz problemleri temizlemeye (mental olarak) başlamamız gerekiyor. Bu günü aydınlatıp, geçmişi de aydınlatmaya başladığımız zaman geleceğe taşıyacağımız problemler azalmaya başlıyor. Yani geçmişin gölgeleri hem bu günden kalkıyor, hem geleceğe doğru uzamıyor. O zaman gelecek temiz bir sayfa haline gelmeye başlıyor. Gelecek “bu an” dan öte olduğuna göre zaten yok. (Yani belirlenmiş bir gelecek yok aslında. Onu biz belirliyoruz.) Geçmişi ve bu günü aydınlattığımız zaman, geleceğe aksedecek bir gölge kalmıyor. Bu takdirde şimdi , bu anı belirleyerek geleceğe adım atabiliyoruz. İsteklerimizi geleceğe yönelik değil, şimdi – bu an için düşünüyoruz ve bu anı aydınlatmayı gerçek anlamda başardığımız zaman bu aydınlığı yaymaya başlıyoruz. Yani enerjimizi genişletmeyi gerçek anlamda başarıyoruz.

 

(Not : Aşağıda anlatılan çalışma uygulama yapılan kişinin adı gizli tutularak ve  izni alınarak yayına verilmiştir.)

 

Karma, bilinçaltının şimdiki anda onun içinden çektiği Akaşik Kayıtlarda depolanan bir bilgi havuzudur. Negatif görünenler kadar pozitif olan unsurlara sahiptir. “Kişinin yaşamında hangi döngünün yüzeye çıktığına bakmaksızın, ruh daima önceki seçimlerinin sonuçlarını deneyimler.” “En sonunda tüm deneyimler kişinin bireysel büyümesi içindir”
                                               Edgar Cayce – Karma  üzerine – (tercüme : Saffet Güler)
  

 

… Ev çok karanlıktı. Hep mi böyleydi, hatırlamıyordu artık hiçbir şeyi. Eşyaların üzerine lanetli bir suret çökmüştü. Kadifeler eskimiş, tahtalar kararmıştı sanki… Oysa bu evin kapısına annesiyle ilk geldiği gün, nasıl da zenginlik kokuyordu her taraf. Bir lokma yemek ve sıcak bir yuva için bırakılmıştı buraya. Geldiği ev… hafızasını zorladı ama, anılarından silinmişti çoktan. O’na temiz giysiler verilmiş , yıkanmış, giyinmiş ve artık bu evin bir ferdi olduğunu sanmıştı. Oysa yıllar çok acımasız geçmişti bu 26 yıllık kısacık yaşamında. Bedeni ile birlikte ruhu da çok kirlenmişti. Etrafına göz gezdirdi. Yapılacak tek bir şey kalmıştı! Başını kaldırdı evin kirli sessizliğini dinledi. Genzi yanmaya başlamıştı dumandan. Dışarıya çıktı, temiz havayı soludu son olarak. Her şey bitmişti artık! Ağaçların arasından önce ağır adımlarla yürüdü. Bedeni artık acımıyordu. Ruhu ise susmuştu tamamen. Durdu… arkasını dönüp artık alevlerin dışarı taştığı eve baktı, acılar, işkenceler, tacizler, aşağılanmalar, tecavüzler… yirmi yıl  film şeridi gibi kaydı gözlerinin önünden. Bedenindeki izler artık anlamsızdı.

 

Şizofrenik bir anne … “anne”… ona anne denilebilir miydi acaba? Kim bilir, ama öyle diyordu herkes. Kendi annesi bu eve bırakıp gittiğinden beri, tanıdığı anne bu kadındı. Her fırsatta canını yakan bir kadın. “anne”…

Tüm olaylara sessizce katılan, uzun boylu, beyaz tenli, beyaz saçlı, nerdeyse hiç konuşmayan  arazi sahibi, saygın “baba”… Bazen dalgın bakan gözlerinde nem görür gibi olurdu. Ağlıyor muydu acaba içten içe… Nasıl her şeyi, hiç yaşanmamış gibi görebilirdi ki insan… Mutfakta ocağın başına, bordo kumaşla kaplı ahşap koltuğuna oturup saatlerce gözlerini ateşe dikerdi hareketsiz. O’da bir köşeye sinerek, kıpırtısız beklerdi bu hareketsizliği. Aslında tek huzur bu anlardaydı belki de.

Kısacık yaşamında tanıdığı iki erkek… her ikisi de güçsüzdü aslında. Biri susarak gücünü koruyabiliyordu. Diğeri… babasına benzeyen kusursuz bedeni, annesine benzeyen ruhuyla yıpranmış genç erkek. Koyu uzun saçlarını ensesinde toplardı. Delici bakışları vardı. İlk ne zaman dokunmuştu O’na?

Çok zaman geçmişti. Hem artık ne önemi vardı ki bu yüzleşmenin?

Kapalı, uzun giysilerinin altındaki yıllarla oluşan izlerinde bir önemi yoktu artık.  Bir zaman sonra çaresiz bedeni bu acıyı ister hale gelmişti. Bildiği, öğrendiği yaşam şekli buydu… İçinden bir şeyler kopsa da, teni acısa da, garip bir zevk alıyordu artık. Zaten başka ne yapabilirdi ki? Günahkar ruhların arasında, kirlenen bedeni, yıpranan ruhuyla yaşamak böyle bir şeydi işte!

Tüm bunların arasında, kendinde keşfettiği bir şeyler vardı anlamlandıramadığı. Gizli güçler… Nerden bildiğini bilmediği otların karışımından yaptığı öldürücü sırları. Hayatta kendine ait, sahip olduğu tek şeydi bu…

Önce “anne” diye adlandırılan kadının yemeğine katmaya başladı. Evdeki en güçlü varlık, yavaş yavaş beyaz çarşaflarla kaplı yataktan kalkamaz hale geldiğinde, gücün nasıl bir şey olduğunu anlamaya başlamıştı. Bakımı tamamen O’na aitti. Hiç sesini çıkartmadan çarşaflarını değiştiriyor, elini yüzünü siliyor, öfke dolu gözlerinden gözlerini kaçırarak yemeğini yediriyordu. Her kaşık onu özgürlüğüne yakınlaştıran bir adımdı. Anne içten içe olanları fark etmişti ama, çok geç kalmıştı. Eskiden bıçak gibi sözler sarf eden dili, artık  bir kelimeyi dahi söyleyemiyordu. Üstelik yattığı yerden görünen bahçede, bir de mezar görüntüsü  eklenmişti bu azaba. Hayatındaki tek önemli varlığın mezarı. Varlığından ve yaptıklarından garip bir gurur duyduğu, kendi ruhunun devamı olan oğlu. Ölümüne doyasıya ağlayamadığı canı. Sadece mezara koyulurken yattığı yerden seyretmiş ve sağ yanağına tek bir damla yaş akmıştı yavaşça donuk gözlerinden. Kimse ona neden öldüğünü anlatmamıştı ama, o biliyordu. Kendisini yavaşça ölüme gönderen bu iki zarif el yapmıştı her şeyi.  Oğlunun garip zevklerine acımasızca alet ettiği bu ufak tefek kız…

…Dalgın bakışlarından kurtulup yanan eve gören gözlerle baktığında kızgın alevler her yanı sarmıştı. “Bitti “ dedi içinden.

Yapılacak  tek bir şey kalmıştı artık!

Yavaşça bulunduğu yere çöktü, ellerini başının arasına aldı, bahçedeki mezarda yanana kadar beklemeliydi emin olmak için. Nasıl olsa tanrı katında affedilecek bir hali kalmamıştı kirli yaşamının. Hiç olmazsa yaşamını kirleten her şeyin yok oluşunu sonuna kadar görmeliydi. Kendine yapabileceği en son eziyet buydu, ötesi yoktu. Mezarda yok olmalıydı son sahneden. Yanan ağaçların alevi ona doğru ilerliyordu.

Şeytan ateş midir, öyleyse ateş onu yok edecekti.

 

Evin üst katındaki karanlık odayı hatırladı. İçi titredi yeniden. Bu oda yaşamında onu ayakta tutabilecek olan her şeyi yok eden odaydı.

Tüm hayallerini. Tüm güzel olabilecek duygularını.

O gece , bir müddet seyretmişti karanlık oda da onu. Yüzüstü yatıyordu. Kusursuz bedeninin üst kısmı çıplaktı. Yüzü yan dönük, koyu renk saçları omuzlarındaydı. Ne kadar masum görünüyordu uyurken oysa! Duyguları karmakarışıktı. İnanılmazdı ama, şefkat bile vardı bu karmakarışık duyguların arasında. Kızgın, kırgın, tuhaf bir aşk ve şefkat. Bu kadar zıt duyguları nasıl bir arada yaşatabildiğini kendi de anlayamıyordu. Günahkar aşk böyle bir şeydi işte!

Bahçedeki ağaçların arasından sızan ay ışığı elindeki keskin ve büyük bıçağın parlamasına neden oluyordu. Sapı adamın yaşamı boyunca giydiği onu ürkütücü ve çekici kılan giysileri gibi koyu siyahtı. Kısa bir an tereddüt ettikten sonra , seri bir hareketle kürek kemiklerinin arasına sapladı. Gerisini hatırlamıyordu. Kaç kez tekrarlamıştı…

Sadece mezarın artık yaşlı ve hareketleri yavaşlamış olan baba tarafından açılışını ve yukarıdaki yatak odasından bakan bir çift donuk bakışın eşliğinde yapılan üç kişilik merasimi hatırlıyordu. Her şey bittikten sonra , o zamana kadar kendisi için ettiği duaların yerine, onun için dua etmişti mezarın başında.

… Yavaşça oturduğu yerden doğruldu. “Bitti” dedi yeniden. Arkasını döndü ve kayalıklara doğru koşmaya başladı hızla. Uçurumun başına geldiğinde, nefes nefeseydi . O güne kadar atmasına izin verilmeyen çığlığı koy verdi yüreğinden ve sivri kayaların üzerine tereddütsüz bıraktı kendini…

“Başka bir insan ile geçen defa tam olarak kaldığı yerden ilişkimize devam ederiz”. “Gerçekte insanlar arasında karma yoktur ; bunun yerine, sadece kişinin kendisi ile karması vardır.”
                                              Edgar Cayce – Karma  üzerine – (Tercüme : Saffet Güler )

Golda

 

…. Nazi Almanya’sının ileri gelen subaylarındandı. Trenin gelmesini bekliyordu. Duyguları donmuş , ela gözlerin de hüzünle karışık bir özlem vardı. Savaş dünyayı sarmıştı. Üzerindeki üniforma duruşuna zarif bir asalet katıyordu. Kumral yüzü karmakarışık duygularla , birazda soğuktan donuklaşmıştı.

İnandığı ve bağlı olduğu tüm ilkelere karşı gelerek sevdiği ve hayatta kalmasını sağladığı kadını bekliyordu.

Tren perondan göründüğünde yüreği acıdı. Bu kadar büyük bir sevgi, aldatılmışlıkla son bulmamalıydı. İnce uzun parmaklarını paltosunun cebinde hırsla yumruk yaptı.

Trenin kapısında beliren kadının yüzünde buruk bir tebessüm vardı. Gözlerini yere eğdi ve basamaklardan inmeye başladı. Her şey çok yavaştı. Üzerindeki tüvit kumaştan dikilmiş krem rengi şık manto ve başındaki hafif sağa eğik şapka ona çok yakışmıştı. Açık kahve saçları şapkasının altında arkadan toplanmıştı. Çok güzel değildi ama, garip bir çekiciliği vardı. Hafif soluk teni ona gizemli bir hava veriyordu. Hiç denilecek kadar az konuşur, daha çok dinlerdi. Dokununca kaybolacak hissi verirdi hep. Sanki ayakları yere temas etmiyormuş gibi hafif yaylanarak yürürken dizlerinin tam altındaki eteğinden, zarif bacakları görünüyordu. Tek kusuru ailesinden gelen soyağacında o lanet olası ırka mensup olmasıydı.

Sevgisini hiç dile getirmediği için , hiçbir zaman kendisini sevip sevmediğinden tam emin olamamıştı. Sadece sakin, yumuşak ,sevecen tavrıyla yanında kendini çok huzurlu hissediyordu. O konuşurken başını hafif yana eğerek doğrudan gözlerine bakar ve sadece dinlerdi. Birlikteyken savaşın olmadığı, insanların öldürülmediği, sınırların zorlanmadığı bir başka dünya oluşuyordu.

Yanına geldiğinde başını hafif eğerek buruk tebessümüyle selam verdi. Birlikte dışarıda bekleyen arabaya doğru yürüdüler. Yol boyunca süren sessizlikte sadece hafif nefes alışı duyuluyordu.

Eve girdiklerinde üzerindeki mantoyu yavaşça çıkardı , içinde aynı renkten beline oturan kısa bir ceket ve bedeninin çizgilerini belli eden dar eteği vardı. Şapkasını çıkarıp , yanındaki sehpanın üzerine koydu ve erkeğin uzattığı kırmızı şarabı alarak zarif bir tavırla dudaklarına götürdü.

Sanki ikisi de sessiz bir anlaşma yapmış gibi olacakları biliyor ve konuşmuyorlardı. Adam gözlerini hiç ayırmadan tüm çizgilerini hafızasına kazıyormuşçasına ona bakıyordu.

Keşke tüm öğrendikleri yalan olsaydı. Keşke , savaş bittikten sonra birlikte yaşlanabilecekleri bir hayat olsaydı önlerinde. Kendisinden aldığı bilgileri gizli örgütlere iletmemiş olsaydı. Hiç olmazsa onun ilkelerine biraz saygı duysaydı. Onu bu kadar hayal kırıklığına uğratmasaydı. En kötüsü onun hakkında alınmış olan ölüm kararıydı. İlk görüldüğü yerde yakalanıp , götürülecekti. Nereye? Kim bilir? Ne yapardı , o kamplarda … Ya sonu?

Sanki bir el yüreğini sıkıyordu. Uzatmanın anlamı yoktu artık. Ayağa kalktı , dönüp masasına yürüdü , çekmeceyi açtı. Elinde tabancasıyla döndüğünde , kadın ayağa kalkmış bekliyordu tüm sakinliğiyle. Yüzünde hüzünlü bir tebessüm vardı şimdi. Gözleri sormuyordu bile.

İlk kurşun bu büyük sevgiyi ölüme götüren kalbine, ikincisi bu sevgiye kıyacak kadar acımasız olan düşüncelerinin barındığı beynine ulaşması için alnının tam ortasına isabet etti.

Kadının cansız bedeni koltuğa yığıldığında, “seni onlara teslim etmeyecek kadar çok seviyorum” diye mırıldandı adam. Ve silahı başına doğrulttu…

“Ancak kavramsal meydan okuma, bireylerin başkaları ile etkileşimleri vasıtası ile kendi karmik anılarını kabul etmeleri veya “kendileri ile karşılaşmalarını” kabul etmeleridir. Bireyler ve sonra gruplar kendi karmik anılarını kabul etme çabasında özel insanlara çekiliyorlar.”

                                             Edgar Cayce – Karma  üzerine – ( Tercüme : Saffet Güler)

2004 ün yedinci ayında sanal alemde  “düşlerine asla basmayacağım söz.  belki düşlediğinde resimler değişir”  cümlesiyle başladı arkadaşlıkları.

Enteresandı hayatına giriş cümlesi. 1500’lü yıllarda Finlandiya’da yıkılan hayallere, sanki bir telafi vardı sözcüklerde. Bir başka seferde adamın emir veren konuşma şeklini kadın “Heil” diye cevaplamıştı.  Sonra da kendi kendine “neden ki ?” diye sormuştu. Sanki savaş yıllarından gelen  alaycı bir başkaldırma vardı bu sözcükte de.
 

Sürüp giden yazışmaları altı ayın sonunda gerçek hayata dönüştü. Varolan tüm engellere karşın yarım kalmış duygular önlenemedi.

 

Birkaç buluşmadan sonra kadın yazdığı yazıya şöyle başlık atmıştı:

 

“ BİRİMİZDEN BİRİ  DİĞERİNİ HEMEN TERK ETMELİ …! ” ve devam ediyordu yazı;

“… Çok acı var bu ilişkide. Çok fazla….

Nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Belki de anlatmam gerekmiyor. Bazen hiçbir şey bilmiyor olmayı , hiçbir şeyden anlamıyor olmayı çok istiyorum. Bir yanım bırakalım, zaman içinde kulağa çalınan bir şarkının hatırlattığı hoş bir anı olsun diyor. Diğer yanım sakın ha ! diyor. Sakın… bu iş tamamlansın artık… Ama düşüncesi bile üşütüyor, acıtıyor,karanlıklara fırlatıyor tüm düşleri… Başlarken “düşlerine asla basmayacağım söz .belki düşlediğinde resimler değişir” demişsin. Çok uğraştım dediğini yapmak için , ama değişmediler. Bu kadar yakınıma gelmişken, vazgeçmek sanıldığı kadar kolay değil. Yaşanmış resimler değişmiyor üzgünüm… “

İlk dikkati çeken yaşam ve doğum sayılarının aynılığıydı. Ve başka benzerlikler. Hiç bir şey tesadüf değildir deriz ya hani hep! Yapılan çalışmalarla ortaya çıkan geçmiş yaşamlar ne anlatıyordu? Şimdi birbirlerinin karşısına geçip aynı anda tetiği çekseler bu bedel ödenir mi acaba? 

Erkeğin karmik genetiğindeki öfke diner mi ki ? Kadının hala ifade etmeye ürktüğü sevgisi yerine ulaşır mı bu kez ?  Yoksa yine, acıtan sözcükleri ve davranışlarıyla birbirlerini yok etme planı mı işleyecek, kim bilir?  Ya  tuhaf biçimde ortaya çıkan ve sonlanamayan aşk?

Ona ne olacak?  Aşk ehlileştirilebilir mi?

 

En son gördüğümde , telefonu kapatıp kendi kendine mırıldandığı  “bu karma bitmez abi, çek vur da bitsin bu iş “ cümlesi aklımda kalan. Ve biri diğerini terk etti…

 

Şimdi öğrenilmesi gerekenler var yine…

Ya da başka yaşamlara aktarılacak duygular…
 

” Tam hayata dair bütün cevapları öğrenmiştik ki soruları değiştirdiler.”

Yorum Yapın