Bir Geçmiş Yaşam Hikayesi

6.782 views

(Bu hikaye bir Işık Köprüsü çalışması esnasında ortaya çıkmış bir geçmiş yaşam öyküsüdür.)

 

Elinde kendi bağlarından üretilmiş kırmızı şarapla oturuyordu adam. İçinde öfke, kızgınlık, aşk vardı. Şöminede yanan ateşe baktı. Ne kadar çok seviyordu karısını.

 

Başını kaldırdı şöminenin üstündeki aile yadigarı yağlıboya tabloya dikti gözlerini. Ailesine ait olan uçsuz bucaksız arazilerdeki üzüm bağlarından bir manzara vardı. Resim, sanki çocukluğundaki korkunç anılarını unutturmamak için orada öylece duruyordu yıllardır. O üzüm bağları…

 

Derinlerden gelen sese kulak verdi. İçler acısı bir feryatla bir kadın haykırıyordu “bunu bana neden yapıyorsun”… Onu çok seviyordu, ama böyle olması gerekiyordu. Onun karanlıkta kalması gerekiyordu. Kimseye açıklamaması gerekiyordu. Anıları gibi karanlıkta kalmalı idi. Kimse bilmemeliydi. Bunca yıl saklamıştı. Bunca yıl korkmuştu. Ve bunca yıl beslediği bu korkularla gücünü ayakta tutabilmişti. Kadının feryatları tekrar yükseldi ” bana bunu yapma”. Sesi bitkinleşmişti artık. Hıçkırıkları geliyordu arada.

 

Şarabından bir yudum daha aldı. Görkemli koltuğuna biraz daha yerleşerek ayaklarını şömineye doğru uzattı. Gözlerinin önünde canlanan anılara dikkatle baktı. Sanki ilk defa görüyormuşçasına daha dikkatli baktı. Küçücük bir çocuk dolaşıyordu üzümlerin arasında. Her halinden evin küçük efendisi olduğu belliydi. Bakımlı, sağlıklı ve mutlu bir küçük oğlan çocuğu. Başını kaldırdı gökyüzünde güzel bir güneş vardı. Sonbahar yaklaşmaktaydı. Üzümler olgunlaşmıştı. Artık işçiler sıkı bir çalışmaya başlamışlardı. Geleneksel şenliklere az kalmıştı. Mahzendeki yıllanmış şaraplar çıkacak ve yeni hasat şenliklerle kutlanacaktı. Şatodan ne kadar uzaklaştığının farkında bile değildi. Arada böyle ortadan kaybolarak bakıcıları heyecanlandırmak hoşuna gidiyordu. Birden omzundan kuvvetli bir el yakaladı. Eyvah, yakalanmıştı işte yine. Başını muzip bir gülümsemeyle çevirdi. Ama, yakalaması gereken bu adam değildi onu. Hem hangi cüretle elini omzuna koymuştu bu adam. Tam ağzını açacakken sert bir darbeyle yere yıkıldı. Küçücüktü, yumruklarını sıktı. Adamın yüzündeki garip ifade ona şaşkınlıkla karışık bir korku verdi. Ne olduğunu anlayamamıştı bile. Anladığı zaman ise çok geçti artık…

 

Kadının sesi güçsüz bir haykırışla tekrar yükseldi. Ağlıyordu. Ağır kapıya vuracak gücü kalmamıştı artık. Darbeler çok derinden geliyordu.

Onu çok seviyordu.

 

Tekrar tabloya çevirdi gözlerini. Uzun siyah saçları ensesinde öylesine bağlıydı. Saçlar özgür kalmalıydı. Peruk takmayı sevmiyordu. Üzüm bağları… Hayatının en önemli alanı… Ölüm korkusunu ilk yaşadığı yer. Ve o acıyı. Küçücük yumruklarını sıkıp, debelenmekten başka bir şeyin elinden gelmediği o an…Ve kulaklarından hiç gitmeyen ses ” söylersen, seni öldürürüm”…

 

Yıllar onu yakışıklı bir delikanlı haline getirdiğinde, hala o ses vardı kulaklarında. Artık kendini koruyacak kadar büyümüştü. Ama içine çocukluğunda yerleşen korkudan hiçbir zaman koruyamadı kendisini. Kendisine hiçbir zaman itiraf edemediği bu duygu. Ve…kimse bilmemeliydi. Bu toprakların sahibi ve gizli sırrı. Genç kızların hayran bakışları arasında dolaşırken okşanan gururu, geceleri yalnız başına kaldığında içinde büyüyen öfke…Hakim olamadığı dürtüleri ve korkuları… Hiçbir zaman bir kadına veremeyeceğini düşündüğü haz…

 

Zaman akıp gidiyordu ve uyması gereken katı kurallar vardı. Bir aile kurması ve bir varis yaratması gerekiyordu. Ya da yaşlı babasına bunu neden yapamayacağını açıklaması gerekiyordu. Artık bunun için çok geçti…

 

Kimse onun neden bu kadar suskun olduğunu bilmiyordu. Verdiği görüntü katı, prensipli ve otoriter bir asilzadeydi. Az konuşurdu. Kendisine karşı gelinmesine tahammül edemezdi. Delici bakışları karşısında göz göze gelmeye kimsenin cesareti yoktu zaten. İnsanlara saygılı ve uzak bir kimlik taşıyordu. Yıkıcı duygularını mesafeli kimliğiyle saklıyordu. Kendini en mutlu hissettiği anlar kitaplarıyla baş başa kaldığı anlardı. Sorguluyor, okuyor , yazıyor ve gerçek dünyadan uzaklaşıyordu o anlarda. Derinlerde duyduğu kızgınlıkla kendini sevgisizliğe mahkum ettiğini fark etmiyordu. Bilgisi ile etrafına topladığı insanlar saygıyla dinliyorlardı onu. Davetlerin baş konuğuydu.

Yine bir davette onu gördü. Siyah giysisi, zarif hareketleri ve dikkatli bakışlarıyla oturuyordu. İlk bakışta ayrılıyordu bulunduğu kadınlar topluluğundan. Şimdiye kadar görmemiş olması, ziyarete gelen bir uzak akraba olgusunu doğruluyordu kafasındaki. Bu topraklardan olmayan birisi. Bu fikri sevdi.

 

İşte tanrı artık önüne bir olanak sunmuştu. Bunu değerlendirmeliydi. Tanıştırıldıktan sonraki sohbetlerde bir hayli etkilenmişti genç kızdan. Bundan sonrası kendiliğinden geldi zaten. Muhteşem bir düğün, ve yalnız bir kadın. Yalnız onu tanıyan, yalnız onunla olacak. Saygılı erkek görüntüsü yıllar sonra zorba bir kocaya dönecekti. Kız ise başına gelecek olan her şeyi bilerek aşık olmuştu delikanlıya. Her genç kızın beklediği beyaz atlı prens ona talip olmuştu… İnsanlar bunu konuşmuşlardı aralarında günlerce. Ve O her şeyi bilerek suskunluğunu korumuş, yalnızca mutlu görüntüsünü sunmuştu onlara…

Evde verilen gösterişli davetlerde, tüm zarafetiyle misafirlerin arasında dolaşıyordu. Davetlilerle tek tek ilgileniyordu. Aralarından geçerken ayakları zemindeki parlak taşlara değmiyormuşçasına gibi süzülerek gidiyordu. Ve kocasının sürekli onu izlediğini biliyor, tebessümle bakıyordu etrafına. Üzerindeki siyah giysiyi aynı zarafetle taşıyor ve içten içe biliyordu ki bir daha dünyaya geldiği zaman hep beyaz giyecekti…

 

Ayağa kalktı yankılanan sesi duymayacak kadar uzak odalara doğru seğirtti

Çok seviyordu karısını.

 

Çocukluğunda mutlulukla koşturduğu, duvarlarında tablolar asılı koridorlarda yürümeye başladı. Aile yadigarları…Bir zamanlar bu ev ışıl ışıldı. Şimdiyse artık kasvet çökmüştü odalara… Karısının yatak odasına girdi. Yalnız yattığı yatağına, düzenli eşyalarına göz gezdirdi. Elbise dolabını açtı, o çok yakışan ama artık hiç giymediği kırmızı elbiseye dokundu. Kokusunu hissetmeye çalıştı. Ağlamak istedi… En son üzüm bağlarında ağlamıştı. Ama anılarıyla birlikte içine gömmüştü ağlama duygusunu. Hiçbir zaman özenle sakladığı karanlık anısını karısının nasıl bilebildiğini anlamamıştı. Ve yüzündeki şefkat dolu bakış, hep acı vermişti yüreğinin derinliklerinde ona.

 

Yazı masasına baktı, kahverengi deri ciltli bir defter duruyordu orada. Yanında bir tüy kalemle (quill) birlikte. Hiçbir zaman cesaret edememişti bu defteri açmaya. Belki bir gün, gerçeklerle karşılaşmaya hazır olduğu bir gün açardı. Belli ki karısı suskunluğunu orada toplamıştı geçen zaman içinde. Duygularını bu sayfalara dökmüştü. Her şey bittikten sonra bir gün…belki açıp okuyabilirdi. Defterin kabında gezdirdi ellerini. Parmağının ucuyla tüy kalemi yokladı. Süratle geri dönüp odadan çıktı.

 

En üst kattaki kendinden başka herkese yasak olan gizemli odaya yöneldi. Onun gerçek dünyası buradaydı. Öfkesi, kızgınlığı, hırsı , aşkı bu odanın duvarlarında asılıydı. Pencereye yöneldi, bahçeyi fazla çaba sarf etmeden her yönüyle görebiliyordu buradan. Bahçede, uzun kumral saçlarını ensesinde toplamış , zarif hareketlerle dolaşan kadın canlandı bir anda. Ne kadar güzeldi.

 

Önceleri yüzünde huzurlu bir tebessümle dolaşan , etrafını meraklı gözlerle inceleyen bir kadındı. Her çiçekle ayrı ilgilenirdi. Sanki onlarla konuşur gibi bakardı dakikalarca. Elinde tuttuğu kitabıyla bir köşeye oturur, sakin bir edayla kapağını açar ve okumaya dalardı. Arada kitabından başını kaldırıp gelen var mı diye bakardı etrafına. Sonra yine sabırla kitabına dönerdi gözleri. Sonra dizlerinin üzerinde toprağa eğilir bir elini toprağa koyarak sanki aldığı enerjiyle bütünleşir ve gözlerini bir süre kapalı tutardı. Gözlerini açtığında ise yüzünü gökyüzüne doğru kaldırır ve sanki oradan alamadığını topraktan aldığı için minnetle bakardı yukarıya. Merak ederdi ne düşünürdü böyle anlarda, neler hissediyordu elini toprağa koyduğu zaman. Hiç ama hiç sormamıştı bunları ona, duymak istediğinden emin değildi. Sanki o anlarda kendisine dokunuyormuş gibi gelirdi hep.

 

Her gün tekrarlanan bu sahnede zaman içinde değişen tek şey gözlerindeki ifade olmuştu. Artık hüzünlü bir tebessüm vardı yüzünde. Sabırla kocasının kendisiyle bir tek kelime olsun konuşmasını bekleyen bir hüzün. Suskunlukla kocasının ortadan kaybolduğu günlerdeki bekleyiş. Sahip olamadıkları çocuğa duyduğu özlem. Ve…

Ona sevgisini anlatabilmek için beklediği bir an. Tek bir an…

 

Arada uzaklardan gelen bir kuzen eklenirdi bu gezintilere. Onunla neler paylaştığını bilmiyordu ama, kıskançlığı her geçen gün beraberindeki öfkeyle artıyordu. Başarısız geçen gecelerinde zorbalığa varan davranışlarının arasında canlanan kuzenin hayali. Hiç bir şey söylemeden terk ettiği oda… Ve sabahları uyandığında yatağının yanına oturmuş onu seyreden , bazen de şefkatle yüzünü okşayan karısı…Karısının gözlerindeki hayranlık ve aşkla karışık ifade…

 

Tüm bunlar acı veriyordu, çok acı… Kimsenin ona acımasına katlanamazdı. Kafasının içinde bir çığ gibi büyüyen ihanete uğradığı duygusu. Artık bundan çok emindi. Kuzen ve o… çok sevdiği karısı… uzaklardan gelen, yalnız kadın…

 

Kendine geldiği zaman hava kararmış, gölgeler ortaya çıkmış, bahçedeki kadın kaybolmuştu. Uzaklarda köpekler havlıyordu.

 

Yatak odasına döndü. Üzerinde elbiseleriyle bitkin yatağa uzandı. Aşağıdan gelen sesler artık çok azalmıştı. Bazen birkaç hıçkırık, bazen “bana bunu yapma” diyen ince bir feryat. Korku değildi hıçkırıkla yükselen, anlayış ve sevgiydi…

Gözlerini tavana dikti…

 

Hava aydınlandığında gözleri açık aynı şekilde yatıyordu. Kaç saat geçmişti, ya da kaç gün? ne önemi vardı ki?

 

Ağır hareketlerle yerinden kalktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, boş bakan gözlerle aşağıya inmeye başladı. Merdivenlerden indikçe karanlık artıyor, rutubet kokusu burnuna çarpıyordu. Ağır kapıya yöneldi. Bir zamanlar bu kapının ardında resimlerini yapıyordu karısı. Ama hiçbir zaman onları göstermeyi başaramamıştı çok sevdiği aşkına. Ona olan tüm sevgisini burada tablolarına dökmüştü günlerce. Bir gün bile kelimelerle ifade edemediği aşkını renklerle bezemişti burada. Resimleri yalnızca kocasına olan duygularıydı onun…

 

Kapının iç acıtan sesiyle birlikte dondurucu soğuk yüzüne çarptı. Soğuğu hiç sevmezdi. Uzunca bir süre yerde yatan kadını seyretti. Dizlerinin üzerinde eğildi, ellerini kadının güzel boynunda gezdirdi. Nefesi hissedilmeyecek kadar derinden geliyordu. Gözlerini açamayacak kadar bitkindi ama onun yanında olduğunu biliyordu. Yüzündeki ifadede hala bir şeyleri anlatamamış olmanın acısı vardı. Onun orada olduğunu biliyordu ve tüm sevgisiyle artık teslim olmuştu. Konuşmaya mecali olsaydı dudaklarından dökülecek cümle ” seni seviyorum ” olacaktı.

 

Güçlü elleriyle boynunu sardı ve yavaş hareketlerle sıkmaya başladı. Kadın yeterince hırpalanmıştı ve hiçbir tepki vermedi. Ta ki nefes alışı durana kadar…

 

Gözünü açtığında yatağında yatıyordu .

Hala üstünde elbiseleri vardı.

Yanında güzel karısı yüzünde sakin bir ifade ile yatıyordu. Ne korku vardı yüzünde, nede kızgınlık. Belki de kocasıyla geçirdiği en güzel geceydi bu…İlk defa gerçekten hissedilen aşk vardı bu gecede…

Başını çevirdi ona baktı. Sanki uyuyordu. Huzurlu sakin ilk günlerde olduğu gibi…

 

Gözlerinde acıyla seyretti, geçen zamanın farkında bile değildi. “Böyle olması gerekiyordu” diye düşündü…

Yavaşça ayağa kalktı, yapılması gerekenler vardı.

 

  – – – – – – – – – – – – –

Cenaze sessiz bir törenle kaldırıldı.

Bahçenin üzüm bağlarını gören en güzel yerinde yatıyordu artık. Hep onunla, hep yalnız ve tüm anılarıyla birlikte gömülmüştü oraya.

 

Görkemli binaya doğru yürüdü, hala bomboş bakan gözlerle çıkmaya başladı yukarıya. Karısının yatak odasına girdi. Doğruca yazı masasına ilerledi. Kahverengi ciltli defteri hiç duraksamadan açtı ve okumaya başladı. Bir kaç dakika sonra çökercesine sandalyeye oturdu.

 

Kafasını defterden kaldırdığında ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Gözleri tüy kalem üzerinde sabit kaldı bir müddet. Gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu. Yerinden kalktı koşar adımlarla aşağıya indi. Ağır kapıyı bir kez daha itti ve resimlere baktı gözyaşlarının arasından uzunca bir süre…

Evden dışarıya çıktı.

Bahçenin üzüm bağlarını en güzel gören köşesine doğru gitti.

Mezarın başına geldi , dizlerinin üzerine çöktü , ellerini başının arasına aldı …artık ağlıyordu…

 

– – – – –  – – – – –

 

Halk arasında uzun yıllar bir rivayet dolandı durdu.

Karısının ölümünden sonra hiç dışarıya çıkmayan ve hiç konuşmayan bir adamla , evde dolaşan zarif bir kadının hayaleti. Ve aslı hiçbir zaman bilinemeyen  bir aşk hikayesi…

 

Gerçek hayatta, ICQ üzerinden oldu tanışmaları. Kadına yönelttiği ilk soru ilginç gelmişti.  “Bulunduğun yerde rahat mısın ?”  Yeni boşanmıştı ve eski eşinin bir oyunu sandı önce. “ Sen de kimsin, beni nerden buldun” diye sordu. Çünkü invisible konumundaydı. Cevap yine enteresandı. “ Ben seni her yerde bulurum” .

Sohbet böyle başladı ve birkaç ay sonra tanıştılar. Bir buçuk yıl süren ilişkileri süresince, yapılan ışık köprüsü çalışmalarında yukarıdaki hikaye çıktı ortaya. Bir Marki ve deli bir aşk.

Şimdi iyi iki dost olarak arada haberleşiyorlar. Hala birbirlerini çok seviyorlar ve garip bir şekilde incitmekten sakınıyorlar. Ve hala her yerde birbirlerini buluyorlar.

Aşk ve acı hiç bitmiyor bu çalışmalarda … Geçmiş yaşamlar ise unutuluyor ne yazık.

 

(Bu Işık Köprüsü çalışması uygulama yapılan kişilerin ismi gizli tutulmak kaydıyla izin alınarak yazılmıştır.)

Yorum Yapın