|
Okulumuzda
Reklam Atölyesi'nde öğrencilerle mülakat yaparken onlara hep sorduğumuz bir
soru vardır: "Bir bebek maması reklamı yapmak durumundasınız, ama öğrendiniz
ki bu mama içinde bebeklere zararlı maddeler içeriyor. Bu maddenin reklamını
yapar mıydınız? Ha şunu unutmayın, çok iyi bir işiniz var ve reklamveren de
ajansın önemli müşterisi. Yapmayı reddettiğinizde reklamverenden veya
işinizden olacaksınız?". İlk bakışta yanıtlanması kolay bir soru olsa bile
aslında bunu net yanıtlayabilen sadece birkaç kişi rastladım. Buna hoca
tayfası da dahildir. Çünkü bu sorunun yanıtı sizin hayata duruşunuzu belli
eden bir durumdur. Açıkcası ben de şu yaşadığım son döneme kadar bu sorunun
yanıtını net veremiyordum. Çünkü evet bir noktada zararlı bir ürün var, ama
sigara da zararlı ve reklamı yapılıyor; ama diğer yanda da işiniz var ki o da
sizin "güvence"niz dünyada... ;)
Yine
beni etkileyen bir başka durumdan daha bahsedeyim size. Daha doğrusu bu bir
sahne ve bir kitapta rastlamıştım. Adam Nazi toplama kampında ve çırılçıplak
olarak gaz odasına doğru gidiyor. Üzerinde hiçbir kimlik yok artık ve az sonra
da öleceğini biliyor. O artık ne bir eş, ne bir patron, ne bir dost, ne bir
başka birşey... Az sonra ölecek bir insan ve annesinden nasıl doğduysa öyle
yürüyor o odaya ve o noktada kendine şunu soruyor: "Ben Kimim?".
3. bir
sahne de "Meet Joe Black" filminden esinlenerek oluşan bir durum ve sürekli
soruyorum bunu insanlara ama daha net bir yanıt kimse veremedi. Filmde Anthony
Hopkins dünyada sahip olunabilecek herşeye sahip bir insan. Harika bir ailesi
var, çok mutlu, süper zengin, toplumsal olarak en üst seviyede ve Brad Pitt'e
diyor ki "Artık isteyebileceğim birşey kalmadı, ölebilirim". İşte o noktada
kafama şu soru geldi. Diyelim bu noktaya 20 yaşında geldiniz ve artık dünyasal
olarak da peşinde koşabileceğiniz bir durum yok. Herşeyiniz var ve
biliyorsunuz ki 50 yıl daha ömrünüz var. Bunu nasıl yaşardınız? :)
İşte
size 3 tane farklı sahne ve yanıtlarından sonsuz kombinasyonlar çıkabilecek ve
her kombinasyonun bir "yol", bir "duruş" olarak belireceği bir durum. Hayatta
böyle değil mi zaten? Karşınıza bunun gibi bir sürü sahne çıkıyor ve sizin
verdiğiniz yanıtlar sizi oluşturuyor. Peki sizin verdiğiniz yanıtlar...? Acaba
gerçekten sizin verdiğiniz yanıtlar mı...? Yoksa...?
İş
hayatımda haftalar önce karşılaştığım durum ve benim oradan ayrılacak olmam
işte beni bu noktalara getirdi. Olay benim işimi değiştiriyor olmamdan daha
öte bir anlam taşıyor benim için. Hayatımda ilk defa net olarak ne istediğimi
biliyorum, ilk defa net olarak yukarıdaki sorulara yanıt verebilirim ve yine
ilk defa kendi yanıtlarım var hayata duruşumu belli eden.
Bu son
cümleyi hayata "karşı" duruş olarak da yazabilirdim, ama farkettim ki bu bana
öğretilen birşey. Hayat mücadeledir, hayat ona karşı durulması gereken bir
zorluktur, hayat direnmek yılmamak yıkılmamaktır... vs. vs. Peki yahu ben
bunları kabul ettim diyelim de bu dönem bende şu duyguyu da uyandırdı ve bunu
tüm varlığımda gittikçe daha net hissediyorum: Hayata karşı değil, hayatla
"birlikte" durmak.
İşte
insanoğlu olarak öğrenmemiz gereken ve tüm dünyayı değiştirecek enerji bu
bence. Çünkü bugüne kadar o kadar mücadele ettik ve direndik ki ve bu
dirençlerimizden öyle bir sistem yarattık ki şu anda bulunduğumuz noktadayız.
Ama bir yandan da birşeylerin değişmeye başladığını hissediyoruz da
bazılarımız içimizde. Çok güvendiğimiz, çok inandığımız ailelerimiz,
hocalarımız, dostlarımız sürekli bize aşıladılar hayata "karşı" durma hissini
bize ve bunu bizim iyiliğimiz için yaptılar sonuna kadar da eminim. Ama
biryandan da şu vardı ki zaten bunun alternatifini bilen yoktu çevremizde.
Bundan 7-8 sene önce yazdığım ilk yazı da bir hayat senaryosu çizmiştim son
derece karamsardı ve Hıncal Uluç "Bu belki de sizin öykünüz" diyerek köşesinde
yayınlamıştı. O yazı aslında bir isyandı benim için çünkü çevremde çok kişinin
bunu yaşadığını görüyor ve aynı senaryoyu yaşamaktan korkuyordum. O yazıyı
yazarken değiştirmiştim kaderimi. Bir hocam bana şunu söylemişti: Yazdıkların
çok doğru ama bunun alternatifini yazabileceğine inanmıyorum çünkü böyle
birşey yok. İşte bu düşünce bizim temelimizde oluşuyor ve tüm hayatımızı
yönlendiriyor. Alternatifini bilmediğimiz için ruhlarımızın o kısmında kocaman
boşluklar oluşuyor ve o boşluklara da "Korku" adını veriyoruz biz.
Okullarda okuyoruz ama okuduğumuzdan birşey anlamıyoruz doğru düzgün, ama
okumamız gerekiyor; üniversitelere gidiyoruz ama orada da niye olduğumuz tam
bilmiyoruz. Öğrenmekten daha çok hayatta bize garantiler sunacak sağlam
meslekler edinmek için. Resmen bu sürece hızlıca itiliyoruz tam olarak ne
istediğimizi, neyin bizi mutlu ettiğini, kim olduğumuzu bilmeden. Suçlanacak
kimse yok, çünkü mevcut sistem böyle ve çevrede pek alternatifini bilen yok.
Bilenlerin ki de bilgi olarak duruyor, ama uygulama yok çünkü bu da büyük
cesaret istiyor. Çünkü tanıdığınız kaç kişi mevcut güvenli yuvalarından çıkıp
bilinmezliklerle dolu bir maceraya atılmaya hazır ki??? Sonra üniversite
bitiyor ve direk işlere saldırıyoruz. Neyi yapmak istediğimizi bilmeden de.
İşin kötü tarafı neyi sevdiğimizi tam bilmediğimiz için üniversite hayatımızda
da boş boş oturuyoruz ve sadece okulu bitirerek iş sahibi olmayı ümit
ediyoruz. Eee yine bilgisiz bilgisiz saldırıyoruz işyerlerine ve birilerinin
bizleri alıp "güvence" sağlaması için bekliyoruz günlerce. Yaptığımız işleri
sevmiyoruz ama yaşam bu işte ve o işler sağlıyor bize "yaşamamızı". Orada
başımıza gelecek birşey bizi "güvence"siz apaçıkta bırakır. Parasız kalırız,
toplumda yerimiz olmaz, kimse bize kız vermez vs. O kadar bağlamışız ki
kendimizi köşeden dönünce bizi bekleyen daha iyisinin olabileceğini
düşünmüyoruz bile. Zaten en ufak teşebbüsünüzde de çevrenizdekiler hazır sizi
engellemeye: "Salak mısın oğlum, otur oturduğun yerde, bak işte ne güzel
yerdesin, geleceğin garanti altında daha ne?". Ama onlar da bilmiyorlar bunun
alternatifini ve sizin iyiliğinizi istiyorlar. Siz zaten bu dakikaya kadar
"ben kimim, ne istiyorum, hayattaki yerim ne?" gibi sorulara net yanıt
bulamadığınız için kabul ediyorsunuz bu sözleri ve kös kös dönüyorsunuz
güvencenize. Bu sadece iş içinde geçerli değil evde, aşkta, yolda yürürken hep
böyle. "Olm fıstık gibi hatunu bulmuşsun işte sana deli gibi aşık, daha ne?".
Siz ona aşık olup olmadığınızı bilmiyorsunuz bile, bilseniz de diyemiyorsunuz
"ben ona aşık değilim, başkasını istiyorum" diye.
Zaman
böyle akıp geçiyor ve eninde sonunda birgün suratınıza bir tokat çarpılıyor
sizi uyandırmak üzere. Size somut bir örnek vereyim isterseniz bu tipe.
Geçtiğimiz haftaların birinde Ahmet isimli biriyle karşılaştım bir arkadaşımın
evinde. Arkadaşım bir barın yöneticiliğini yapan genç ve güzel bir kızdı ve bu
da arkadaş ayağına ona gelmişti. Gerçi niyetini anlamış olmakla birlikte
görmezden geldim ve muhabbete daldım. Kendisinden bahsetmeye başladı. ODTÜ'den
mezunmuş, ailesi çok soylu bir aileymiş, ASELSAN'da müdürmüş vs. vs. "Kendime
ve aileme uygun kız bulamıyorum, herkesi reddediyorum. Beni herkes istiyor ama
ben uygun bulmadığım için herkesi reddediyorum" falan diye kendine aşırı bir
güven içinde konuşuyordu. O bunları söylerken ben onun satır aralarına ve
ruhunun gerilerine bakıyordum. Sonunda şunu söyledim: "Ahmet bu senin görünen
yüzün ama görünmeyenin ötesinde söylemediğin çok şey var ve sana şunu
söyleyeyim, kız olsaydım seninle ASLA çıkmazdım". Bu suratıma bakakaldı ve şok
oldu. "Nasıl yani, neden reddedeceksin ki beni?" diye sordu şaşkın şaşkın. (Ee
kolay değil, adam hayatının ilk reddedilişini
yaşıyor.
Ama komik olan şu ki, onu reddeden bir erkek :)))) ) "Çünkü sen yoksun ortada
Ahmet, sürekli bana kimliklerinden bahsedip duruyorsun, ailenden aldığın
eğitimden vs. Ama ortada sen yoksun ki??? Hoş bir herif olabilirsin, toplumsal
gücünde yerinde olabilir, ama eğer birgün benim gibi düşünen bir kız çıkarsa
karşına yandın çünkü ortada SEN yoksun". Bu kalakaldı ve gözleri büyüdü. "Hadi
bana en büyük hayalini anlat" dedim. Bu durdu, düşündü ve dedi ki "işimde en
iyisi olmak". "Ahmetcim dedim, bundan 10 sene sonra zaten bu gidişinle ben
senin yanına ancak randevuyla gelebilirim, o zaten olacak birşey. Sen bana
hayallerinden bahset". Gene yanıt veremedi, bir iki şey söyledi ama yoktu.
Hiçbir hayali yoktu. Bana şunu dedi "Bu aralar dışarıda barlarda takılıyorum.
İşte cinsel ilişki için kız arkadaş buluyorum, bu birkaç sene boyunca böyle
sürecek, sonra bana uygun birini bulunca evlenecem". "Sen kimsin Ahmet bunun
kararını ver. İşinle ilgili herşeye sahip olacaksın emin ol, ama onun ötesinde
kendinle ilgili hiçbirşey yok geride" dedim ve dumur olmuş bir vaziyette
kalktı ayağa.
Ahmet
uç bir örnek olabilir ama aslında birçoğumuza da yansıtıyor. Bizlerin bir sürü
kimliği var ve bizlere öğretilmiş bir sürü bilgi de. Fakat yarın bir dalga
gelip hepsini götürdüğünde ve çırılçıplak sahilde yatar halde bulduğumuzda
kendimizi, biz kimiz; siz kimsiniz? Bunu düşündünüz mü hiç? Keza bu soru
sprituel bilgiler için de geçerli. Kendimiz olmayan bir sürü bilgiyle
eğleniyor birçoğumuz, birçoğumuz da kendi sözlerini yalanlayan tavırlarda
bulunuyorlar rahatlıkla ahkam kestikleri durumlar gerçekte başlarına
geldiğinde. "Söylediğiniz sözlere çok dikkat edin" demişti birileri zamanında
ve biz bundan da korkmuştuk "ulan her dediğimiz olacaksa ya kendimize felaket
yaratırsak" diye. Kendinden korkmak başlıbaşına bir yazı konusu ve onu da
yazacağım hazır olduğumda ama bu noktada yukarıdaki cümle için şunu
söyleyebilirim. Felaket gibi bir durum karşısında bile söylediğimiz sözlerin
arkasında duracak cesaretimiz olmalı. İşte buna deniyor "bildiklerini
uygulamak". Kıçımız rahattayken konuşmak çok kolay "Aaa tabii, evrene güvenmek
lazım canım, o hep yanımızda. Bilinmezliklerden korkmamamlıyız, içlerinden ne
güzel mucizeler çıkar, hah hah haaaa (kupadan da çek bir fırt kahve)". Ama tam
bilgisayarınızın başında bu cümleleri yazarken birden şefiniz gelip "müjdeeee,
işten atıldın. Evren sana ne mucizeler hazırlıyordur kimbili, tebrik ederim"
diye geldiğinde manda boku gibi kalınca görüyoruz ahkam kesmenin halini. Ha
hoooş böyle bbir durumda hiç kimse ilk başlarda "Yaşasııııın, macera başlıyor"
benim için demez ve açıkcası ilk zamanlarda resmen kıçınızda güvenlik
endişesinden basur çıkar. Ama zaman içinde eğer daha önceden de evrenin
senaryolarını ve "yaşam" denilen sürecin akışını biraz hissedebilme görünüz
olmuşsa, ilk şok dalgasından sonra farkedebilirsiniz aslında nelerin
döndüğünü. Neden bu dalganın gelip size koyduğunu böyle... İlk başlarda isyan
edersiniz belki de, ama kendim de dahil bunu yaşayan herkeste gözlediğim
birşey var: Bunun olmasını biz istemiştik ama bir türlü adım atmaya cesaret
edememiştik". Tıpkı havuza girmek için havuzun kenarına gelipte suya ayağını
değdiripte girmeye korkan küçük kızı arkadan birinin suya itmesi gibi bir
durumdu bu. İlk şoktan sonra eğer çırpınmazsak suyun bizi kaldırdığını ve
keyifle yüzebildiğimizi görecektik. Ama açıkcası çırpınmamak bile büyük
cesaret ister, fakat daha büyük cesaret isteyen en azından "yüzmeyi
istediğimizi" farketmemiz ve havuzun kenarına gelmemizdir.
Buraya
kadar çizdiğim senaryo daha da ayrıntılandırılabilinir ama yazıyı daha da
uzatır, anladığımızı düşünüyorum anlatmak istediğimi. Peki bunun alternatifi
nedir, yani verilemeyen yanıtlar? İşte o noktada tepedeki sorular dönüyoruz.
İşimden
ayrılma kararını aldığımdan beri sürekli bir değişim ve dönüşüm içerisindeyim
aslında ve sürekli içimdeki motivleri gözlemliyorum. Boşlukta ve belirsizlikte
kalma korkusu, güvencelerini kaybetme korkusu, bir yerlere acilen tutunma
ihtiyacı vs. Ama ilk defa tüm bunları gözlüyorum ve korkulara izin veriyorum.
Evet, korkmaya izin veriyorum. Belirsizliği kabul ediyorum ve geleceğime dair
birşeyi bilmemeyi de. Evet, bir üniversitede çalışan bir devlet memuruydum ben
sonuçta ama burada kalmak için sevmediğim bir sürü işi yapmak durumundaydım.
Okulda kalmayı sevdiğim işleri yapmak için seçmiştim çünkü okulda faaldim, ama
sevmediğim işler sevdiklerimin önüne geçmeye başlamıştı ve açıkcası gitmek
istiyordum, ama yukarda saydığım nedenlerden adım atamıyordum. Sonra dalga
geldi ve resmen sahilde çıplak kaldım. İşte o noktada başladı "yaşam"ın benim
için ne olduğunu anlama süreci. "Geleceğim" diye düşünür endişe ederken kafama
çok sert bir top çarptı sahilde yürürken ve dedi bana "işte senin geleceğin
bu.Herşeyi kurdum derken bir top gelir çarpar ve ölürsün. Hani nerede
gelecek?". "Güvence" diye düşündüm, heme karşıma "Gerçek güvence devletin 657
sayılı kanununda mı ya da bilmemne ajansın yöneticiliğinde mi, yoksa içindeki
SEN'de mi?" sorusunu soran durumlar geldi ve ekledi o içsel ses "Sen kendinde
olduğunu yaşa 'Güvence'nin o 'güvence' diye sarıldığın tüm illuzyonların senin
önünde sıralandığını göreceksin". "İş" diye düşündüm ve yanıt geldi "Seçimin
bol ama şunu düşün sen neyi yapmayo seviyorsun. Yaşamak için mi para
kazanacaksın, para kazanmak için mi yaşayacaksın. Diyelim çok büyük paralar
kazandın, onları yaşamında nasıl harcayacaksın. Kendi sevdiğin işi yaptığında,
kendine de değer verdiğini gösterirsin evrene ve para sana akar bu yüzden, sen
paranın peşinde çabalamazsın, yeter ki bu yolu seç". Tüm bunlar günler
geçtikçe karşıma çıktı ve ben gözledim. Seçimimi şu yönde kullandım hep "Ben
oyun alanındayım ve açıkcası herşeyi net göremiyorum ve yarın nelerin
olabileceğini de. Bana oyun alanına yukarıdan bakan birilerin desteğini
istiyorum. Tüm evrene en faydalı olabilecek yaşamı yaşayayım ve bu yol bana
huzur, güven, sevgi, mutluluk ve keyif getirsin". Seçimimi yaptım ve bıraktım
Bu seçimi sadece iş için değil, tüm hayatım için yaptım ben. Bugüne kadar hep
direnmiştim kendimi bırakmaya ve kasılıp durdum. Çırpındım ve panikledim.
Hayatımda ilk defa bu çırpınmaların azaldığını ve suyun beni kaldırdığını net
olarak hissediyorum ve işin güzel yanı da tüm bunların ötesinde hayatla
"birlikte" durma konusunda birşeyleri "uygulayabilediğimi" görüyorum ve tüm bu
süreç "korku" temelli "bilinmez" bir yaşamdan, "güven" temelli bilinen bir
yaşama geçiş süreci oluyor, ama iş burada bitmiyor bunu da hissediyorum.
"Güven" de aslında bir kabuk şu ara bana destek olan. Onun ötesinde yani tüm
kabukların kalktığı "kabuksuzluk" halini hissediyorum ve işte orada "BEN"
varım. Orada "Sonsuz" var ve işin daha da güzeli gündelik yaşamın
alışılagelmiş akışının kırıldığını hissediyorum. Yani bu enerji tüm dünyayı
değiştirecek bir enerji. Çok zorlu ve adamı basur ediyor ama bana "BEN"imi
bulma gibi binlerce enkarnasyona eşdeğer bir hediye sunuyor. Ve şu anda başta
sorduğum üç sorunun yanıtını verebileceğimi hissediyorum:
Hayır,
işin ucunda işimden olmak olsa bile; inanmadığım hele hele zararlı olacak bir
ürünün reklamını ASLA yapmam. Ömür boyu sürecek bir pişmanlıktansa, bir süre
işsiz kalmayı seçebilirim. Evren her zaman yanımda ve "iş"im benim yaşantım,
patronum hayatım üzerinde söz sahibi kişi değil. Kendim üzerimden BEN söz
sahibiyim ve "yaşam"ın benim yönlendirmelerimle gerçekleşen "Kendimi oluşturma
süreci" olduğunu artık biliyorum ve bu süreçte "başkalarına bile bile zarar
veren bir faaliyet içinde olmayacağım".
Tüm
kimliklerimden arındığımda gaz odasına giden ben, gerçekten BEN'im. İçimde
henüz tamamlanmamış boşlukların olduğunu biliyorum, ama tıpkı Nazım'ın
dizelerinde olduğu gibi "Hasta yatağında yatarken ve az sonra öleceğini
bilirken, hissetmemek mümkünse de erken gitmenin acısını, yine de
gülebileceksin anlatılan Bektaşi fıkrasına". İşte BEN burada varım. Gülümseme
de ve keder de bile gülümseme de. Bunu bu sene defalarca yaptım ve
yapabildiğimi gördüm.... Gülümsedim... Hayat bir gülümseme benim için, keyif
dolu bir gülümseme... Ben gerçekten BEN'im ve ben Gülümse'nin kendisiyim...
Üçüncü
sorunun yanıtını ise şu satırları yazarken buldum. Evet, yıllardır aradığım
sorunun yanıtını şimdi kavradım. Dünyada tüm bilinenlere sahip olduğun ve
artık peşinde koşacak birşeyin kalmadığı noktada başlıyor aslında esas yaşam
ve yeni dünyanın yaşama biçimi bu olacak. Bunun adı "Yaratmak". O noktada
safkan yaratıcı güç olduğunu hissedecek insanoğlu ve artık bilinen şeylerin
ötesinde hiç bilinmeyen şeyler yaratıp onların tadını çıkartacak. Vaaaaayyy!!!
Yaratıcı güçle bütünleşmek. İşte buydu aradığım yanıt ve yaşam biçimi... Bu
hep söylenegelmiştir sözlerle ama cidden enerjisini yaşamk gerek yahu... Ve
yaratıcı güçle birleşmek için yukarıda bahsettiğim kendini bilmek ve
gülümsemek gerek. Çünkü ne yaratacağını hissedeceksin kendini bildiğinde ve
bir yandan da yaşamın nabzıyla birlikte akacaksın ki buna akışına bırakmak da
deniyor. Sonra da yarattıklarının keyfini çıkartıp bol bol gülümseyeceksin.
Vaaay!!! (Kusura bakmayın bunun bilgisini hissetmekle enerjisini hissetmek
cidden çok farklı ve şu anda "Live" olarak izliyorsunuz hissedişimi) Yanıt:
Yaratmak'mış... (Bunu biraz hazmedeyim de ilerde yazarım) ;)
Evet,
yazının başlığında "Yaşadım diyebilmen için..." diye bir soru vardı? Aslında
en temel soru o, ama en sonunda soruyorum, tüm yazımı bir kendimin yanıtları
olarak sunarken: "Peki ya, yaşadım diyebilmen için...?".
|