|
Bir
giriş yapmalıyım, bir başlangıç... biliyorum, ancak yapamıyorum. Bu benim
üçüncü ciddi denemem bu yazı için ve söz verdim en geç yarın teslim etmeliyim
bitmiş ve kontrol edilmiş olarak. Mecbur muyum? Elbette değilim. Zorla mı
yazdırıyorlar? Elbette hayır. Ancak ben bu sorumluluğu derKinin ilk sayısında
yer alan kendi ekstasy öykümü sizinle paylaşarak ve dahası sizlere yardım
edebileceğimi bas bas bağırarak bir kez üzerime almış olduğumu biliyorum. Peki
bunu da mı zorla yaptım? Kesinlikle hayır. Hepsi hem de hemen hepsi
hayatımdaki tüm diğer şeyler gibi istediğim için oldu. Ben ne istediysem yaşam
bana onu getirdi ve getirmeye de devam ediyor.
Kendimden o kadar emindim ki sırf merak ettiğim için onların eğlencelerini
onlarla yaşamak, paylaşmak için sadece bir kez ufak bir hap yutarak başlayan
ve sonra çığırından çıkan ekstasy serüveni tamamen bitmişti. Bu süre
içerisinde kokainden hayvan anestezisine kadar önüme çıkan tüm kimyasalları
(eroin hariç) içmiş ve her şeyi iyice içinden çıkılmaz bir hale sokmuştum
belki ama sabırla, azimle ve inançla hepsinin üstesinden gelmiştim. Üstelik
tek bir anti-depresan bile kullanmadan vücudumu uzun vadede zor ve zahmetli
ancak doğal yollardan, yoga yaparak, yürüyerek, koşarak zararlı her şeyden
uzak durarak temizlemeyi başarmıştım. Bu bir başarıydı benim için. Kendimi
oldukça iyi hissediyordum. Ama yerini bulmayan parçalar vardı, kafamı
kurcalayan soru işaretleri... Neden? Neden bunlar benim başıma gelmişti? Nasıl
kontrolümü bu denli kaybetmiştim, aklım nasıl böyle uçuvermişti de hayasızca
yaşamıştım tüm bunları? Kendimi toplamak çok güç olmuştu gerçekten ama ben
kendimi neden böyle dağıtmıştım? İşte tüm bunların cevabı yaz bitiminde
ortaya çıktı. Ancak elbette her şeyin bir başlangıcı vardı.
Ortaokul, lise yıllarında en çok korku romanları okurdum. Hatta sadece Stephen
King okumak hoşuma giderdi ve ben de sırf onu okurdum. Olayları, kurgusu,
hayal gücü beni derinden etkilerdi. Etkilendiğim diğer kitaplar ise Richard
Bachın Martısı, Wilchem Reichın Dinle Küçük Adamı ve yazarını
hatırlamadığım %100 Düşünce Gücü olmuştur. Bu kitapların benim hayatıma yön
verdiklerini derinden hissediyordum. Arada başka kitaplarda okumuştum şüphesiz
ancak ilk aklıma gelenler hep bunlar oluyordu şöyle bir düşününce. Filmler de
etkilemişti beni. Hatta Türk filmleri. O zamanlar öyle fazla kanal seçeneği de
yoktu bol bol Türk filmleri oynatırlardı aleme ibret olsun diye evden kaçan
kızların hazin öykülerini. Fidanın seyyar köftecilik yapan namuslu babasına
dans pistinde yakalandığı sahneler falan hep belleklerimde yer etmişti. Esrar
içişleri, kendilerinden geçişleri... Hülya Avşarın bir iki dumandan sonra
gözlerini kapayarak daldığı ormandaki taytlı, permalı saçlı, asi, mistik(!)
kız tripleri. Gülünç gelecek belki ama öykündürmüştü bu komik filmlerdeki
ibret hikayeleri beni. Macera hissi uyandırıyordu içimde her daim izleyişim.
Merak ediyordum ama bunu kendime itiraf etmiyordum çünkü bu kötüydü
biliyordum.
Anneme
hemen şeyi bir gün deneyeceğimi ve o zaman hakkımda gerçek iyinin ne
olacağını öğrenebileceğimi söylediğimi çok net hatırlıyorum. Henüz ortaokula
gidiyordum. Kadıncağız ne bilsin bu kadar teferruatlı denemeler yapacağımı.
Hatta ben bile bilmiyordum bu denli ileri gidebileceğimi.
The
Doorsu seyretmiştim sonra. Jim Morrison hayranlık uyandırmıştı bende.
Uyuşturucu kullanıyor olması değil de anlaşılamaması ölüme götürmüştü onu
bence. Bir Janis Joplin vardı mesela efsane. Hakkında bildiğim tek şey sesinin
muhteşem ve felsefesinin de yapabilecekken yapmak (get it while you can)
oluşuydu. Bu insanların tek istedikleri özgürlüktü, apaçık bir şekilde. Kendi
zamanları kendi yaşadıkları dönemler için fazla zeki ve özgürlüklerine düşkün
insanlardı bunlar ve daha niceleri. Şu çiçek çocuklar... belki çok zeki
değillerdi ama biliyorlardı ki dünya malı dünyada kalır. Üstelik neyi
paylaşamıyordu ki dünya? Kendilerini büyük oyunların içinde büyük zanneden
küçük adamlar ve nerede ne zaman küçük olduğunu iyi bilen büyük adamlar
yönetiyorlardı dünyayı. Bir biri çekiştiriyordu bir diğeri... diğerleri yani
biz, aslında onlar da dahil, hepimiz dönüp duruyorduk işte aynı dünyanın
üzerinde.
Böyle
bir dünya düzeninde ve kalkınma projelerindeki ülkem şartlarında benim için en
uygunu felsefe yapmak ve sınırları zorlamak olmalıydı. Kendimi bozmadan. Asla
onlardan biri olmadan. Onlar içip içip kabalaşanlar, sarhoş olup sapıtanlardı.
Marjinal olmak adına leş gibi ortalıkta gezen kendini gülünç hallere sokan
serserilerdi. Hayallerine son model arabalar ve ona uygun kıyafetler ekleyen
geleceğin modern ev hanımlarıydı. Kafalarında tuhaf ideolojilerle özgürlük
adına kendi özgürlüklerinden vazgeçen çaresizlerdi. Kurallar kanunlar içinde
kendilerine güvenlik çemberi oluşturarak sıkıntılarını da etraflarındakileri
bu kendi yarattıkları çembere almaya çalışarak atan ahlak düşkünleriydi.
Bunlardan hiç biri olmamak demek yalnızca kendim olmak demekti. Ve ben de öyle
yaptım sadece istediğime kulak vererek. İçimdeki ses heyecanlı bir şeyler
arıyordu. Merak ediyordu.
Fazla
değil lise son sınıftayken şu meşhur barış çubuğunun ne olduğunu deneme
fırsatım oldu. Üstelik son derece Avrupai bir şekilde, ailesi elçilikteki
görevi için Türkiyede bulunan yabancı bir arkadaş vesilesiyle. Sonraları
öğrendim ki o içtiğim ot bir eroin kuryeliği sonunda ödenen parayla birlikte
verilmiş ona. Bu da şimdi aklıma geldi çok ilginç aslında. Ve sonra bir kez
daha içtim onlarla fazla değil. Sonrada hiç aramadım ne otu ne de onları.
Yalnız ben o kapıdan geçmiştim, onu biliyordum. Ben eski ben değildim artık ve
hiç bir zaman da olmayacaktım. Bu çok hoşuma gidiyordu. İçki içmiyordum hiç
sevmemiştim çünkü sevmiyordum. Ailemde yeterince tüketiliyordu zaten. Onlardan
gördüğüm kadarıyla hiç de özenilecek bir tarafı yoktu. Sigaradan zaten nefret
ediyordum. İğrenç kokuyordu. Ben yapacağımı yapmıştım. Onu biliyordum artık
denemiştim ve bana yetmişti. Bu konuyu kapatmış olduğumu düşünüyordum. Artık
yeteneklerim ve isteklerim doğrultusunda yaşamıma yön verecektim. Ben sanatın
bir yerinde kendi alanımı bulacaktım. Bundan emindim. İdeallerim vardı. Öyle
çıtır yiyicilere falan pabuç bırakacak da değildim üstelik. Kendime, bedenime
ne maddi ne de manevi hiç bir zarar vermeyecek kadar aklı başında bir insan
olduğumu düşünüyordum.
Ta
ki işler yolunda gitmemeye başlayıncaya, yani kendi hayatımın kontrolünün
benim elimde olmadığına kanaat getirinceye kadar. İdeallerimin peşinden
gidemeyeceğimi çünkü dışarıda gerçek bir hayatın sürüp gittiğini ve bu dışarı
dünyanın benim zannettiğimin aksine hiç de pembe olmadığını, adam gibi bir
işte çalışıp para kazanmam gerektiğini bana söyleyen ve beni bu konuda ikna
etmiş görmekte pek de sıkıntı çekmeyen ailemin benim için uygun buldukları bir
işe başlamam en büyük vesile oldu birazdan bahsi geçecek olan yaşadıklarıma.
Özgürlüğüm büyük oranda darbe almıştı. İstediğim şeylerle uğraşmak mesela
radyocu yahut tiyatro oyuncusu olmak için hiç bir şey yapamazdım artık.
Yalnızca arkadaşlarımla vakit geçirebilirdim. Arkadaşlarımı görmek ve onlarla
eğlenmek en doğal hakkımdı. İş saatleri dışında olması gereken bu durum beni
gece çıkmalarına dolayısıyla alkole ve sigaraya götürdü. Gençliğin coşkusu ve
özgürlük felsefesinin geniş ufku sayesinde alkol ve sigaranın yanına kısa süre
içinde ot da ekleniverdi. Hepsi bir arada gidemediğinden ve alkolün yıpratıcı
tarafları beni benzemek istemediğim onlara doğru çektiğinden uzunca bir süre
alkolsüz bol otlu ve sigaralı,çikolatalı, hamburgerli dönemim başladı. Nedense
bu süre zarfında ideallerimden eser kalmadı. Sevmediğim işimi en sevilebilir
hale getirmiş olmanın ve para kazanmaktan öte harcayabilmenin zevki ve
arkadaşlarla içilen sigaralıkların keyifli serüvenleri beni uzunca bir süre
şöyle üç sene kadar güzelce oyaladı. Tam aklım başıma geldi ben neler
yapıyorum yahu diyecekken ve çalıştığım firma kapandığını açıklarken sevgili
ailem yine beni dinlemektense hiç vakit kaybetmeden benim için eskisinden daha
da uygun olan yeni işimi ayarlayıverdi. İşte ben salya sümük ne işim var benim
orada beni rahat bırakın demeye çalışmanın bile faydasız olduğunu anladığımda,
sınırlarımı biraz daha zorlamanın vaktinin geldiğini düşündüm. Hiç zaman
kaybetmeden ilk fırsatta yine içimdeki sese kulak vererek o gün 18 nisan
gecesi ilk ekstacy hapımı içtim. Ne var ne oluyormuş, ben de paylaşmak
istiyorum sizinle bunu diyerek... İşte o gece geçmiş olduğum kapı da beni
eski ben olamayacak bir hale getirdi. Önce göklere çıkarttı, yüceltti
yüceltti... sonra da bir roller coaster gibi evirdi çevirdi altımı üstüme
getirdi beni allak bullak etti. Beni benden etti, yok etti. Üstelik ben bu
kimyasal dünyası içinde haddimden fazla önüme çıkanı yedim, içtim. Lakin tüm
yediklerim ve de içtiklerim bu roller coasterın levelini yükseltmekten başka
bir şey yapmadı. Kendimi de içinde unutmamı, hayatın burada başlayıp burada
bittiğine, buradan bir çıkış da olmadığına inanmamı kolaylaştırdı. Tam
anlamıyla ölmeye doğru giderken yokuş aşağı tam gaz, ormanda buluverişim
kendimi ve kulağıma giren arı ve hemen akabinde o şifacının bana ne öğrendin
demesi değiştiriverdi gidişatı birdenbire. Ne öğrenmiştim? Hepsinden bir
şeyler öğrenmiştim herhalde. Hepsi bana ilk başta bir şeyler öğretmişti
sanırım. Sonra? Sonra ne olmuştu? Hem o öğrendiğimi zannettiğim şeyleri hem de
beni ben yapan hemen her şeyi benden almışlardı. Yoksa bunların hepsini ben
kendi kendime mi yapmıştım. Zaten bir küçük hap ya da bir parça ot yada biraz
beyaz toz vs. Tek başına ne yapabilirdi ki? Ne kalmıştı ki yapmadığım? Bir şey
öğrenmem gereken? Eksik kalan? Evet bir yapmadığım eroin kalmıştı aslında. Onu
da deneyecektim ve alacağımı alacaktım ondan da ve bitecekti bu sayfa
kapanacaktı bir daha açılmamak üzere.
İşte
bu niyetle almıştım o gece otobüs biletimi makinelerin çalışmamaya
direnmelerinden, bankamatiğimin hiç yapmadığı arızaları yapmasından bir ders
çıkartmayarak kararlılıkla almıştım hem de. Sabah yolcuydum ve gittiğim yerde
onu bulacağımdan ya da onun beni bulacağından adım kadar emindim. Gidişat
belliydi. Bu iş bununla son bulacaktı. İşte o gece ben ertesi günün yolculuk
hayalleriyle uyurken arkadaşlarım kaza yaptılar. Sabah onların haberini aldım
ve ne yapacağımı şaşırdım. Beni bekleyen otobüsüme ve bu uyuşturucu meselesini
sonlandırmaya mı gitmeliydim yoksa hastanede komaya girmiş arkadaşımın ve
perişan ailesinin yanına; diğer arkadaşlarımla gerçeklerin arkasında dimdik
durmaya mı? Şimdi düşünüyorum da bunun tereddütünü yaşamış olmam bile
şuursuzluğumun kanıtıymış resmen. Bir yanda çok sevdiğim arkadaşım yaşam
savaşı versin üstelik bir kaç saat önce beraber olduğumuz halde şimdi
hastanede yatıyor olsun, ben gidip de eroin yapmak ve ondan ne öğreneceğimin
derdinde olayım. Bu resmen saçmalamak. Zaten eğer ben gitmeyi seçseymişim şu
anda asla bunları yazıyor olamazmışım.
İşte
ben o vakit gitmemeyi seçtim. Bu kazayı da bu işe vesile gördüm. Zaman geçip
de aklım daha bir başıma geldiğinde ne büyük bir felaketin ucundan döndüğümü
anladım. Arkadaşım uzunca bir süre komada kaldı sonra çıktı ancak tedavisi
uzun sürdü. Onların bu kazası çok insanın hayatının değişmesine sebep oldu.
Aileler durumlardan haberdar oldular. Kendilerini bu konuda eğittiler
çocuklarına destek oldular ve güzel günler sabırlı çalışmalar sonunda kendini
gösterdi. Ancak hiç de kolay olmadı.
Bu
olayın üzerinden iki sene geçti ve ben hayatımın kontrolünü elime almayı
başardım. Geçen süre içinde vücudumu temizledim, alışkanlıklarımı,
davranışlarımı bakış açımı değiştirdim. Kendi kendimi tedavi ettim ve yeniden
ideallerimin peşinden gidebileceğimi düşünürken bir idealim olmadığını
farkettim. Çünkü ben eski ben değildim ve yeni benin kullanım kılavuzu aynen
öncekilerde olduğu gibi tabii ki yoktu. Yani bu demek oluyordu ki yine
yaşayarak görecektim.
Ya
hep, ya hiç demiştim kendime ne sigara içiyordum ne içki ne de ot. Hatta yemek
dahi yemiyordum; lezzet adına vücudumu yormamak için. Yoga yapıyordum, erken
yatıyor, erken kalkıyordum. Bir çiçek gibi bakıyordum kendime. Gitmeye çok
önceden karar vermiştim zaten. Kendimi bulduğuma inandığım, hayatımın yönünü
bir anda değiştiren şu ormana yahut yakınındaki bir yerlere gidip
yerleşecektim. İsteğim doğrultusunda ama sürpriz vesilelerle oluveriyordu her
şey zamanıyla. Bu gitme meselesi de böyle hayat buldu anlayacağınız. Gittiğim
yer yeni başlangıç olacaktı hayatımda yepyeni bir sayfa. Doğayla baş başa,
şehrin gürültüsünden her türlü pisliğinden uzak sağlıklı bir yaşam. Madem bura
yaşama döndürmüştü beni; olmam gereken yer kesinlikle burasıydı bundan
emindim. Yalnız tek bir arzum vardı o da ihtiyacı olana yardım elimi uzatmak.
Ben çok sıkıntı çekmiştim, istiyordum ki bildiklerimi paylaşayım da
kestirmeden acılarla atlatılsın o büyük iyileşme depresyonları. İşte bu
dönemde sizlerden bir iki mail geldi onlara cevap yazabildim ancak öylece
kaldı devamını getiremedim çünkü talih karşıma onun kendi deyimiyle eski bir
junkiyi çıkartmıştı. Benim ise eroin hakkında bir fikrim yoktu. Onun da bu
haplarla ilgili hiç sorunu olmamıştı çünkü eroin çok kısa sürede bu hapların
pabucunu dama atmış ve tahttaki yerini kimseye kaptırmamıştı.
İşte
buraya gelince tıkanıyorum yazamıyorum. Ne tarzda hangi üslupla yazarsam
yazayım burası bir düğüm bir muamma. Kısacası hikayemizin şudur ki özü, özde
sözü İnsan ne istiyorsa o çıkıyor karşısına!. Fakat karşısına çıkan her
rengi tuvaline sürmek arsızlılığında bulunan her ressam gibi benimki de
anlaşılması güç bir bakış açısı bekliyor sanatseverlerden. İlk önce kendimden!
Evet ben vaktiyle bu eroin denen şeyi merak etmiştim doğru. Ama önüme çıktı
diye yapmak zorunda mıydım? Kesinlikle hayır. Neden yaptım öyleyse? İçimdeki
sese kulak verdiğim için. Üstelik bunun düpedüz kendine ihanet olduğunu bile
bile, yaptım. Olmasına izin verdim her ne oluyorsa. Avuntum bilmediğim bir
şeyde yardım edemeyeceğimdi. Madem yardım etmek istiyorum ne olduğundan nasıl
bir şey olduğundan haberdar olmalıydım. Bu kadar mı kibirliydim bir insana
yardım etmek istemeyecek, şuncacık şeyden korkacak kadar? Üstelik gücümden
kendime olan inancımdan hiç şüphem yoktu. Ben kocaman bir muharebeden tek
başıma çıkmıştım. Bu eroin denen şey ne kadar muhteşem ne kadar göz boyayıcı
olursa olsun beni etkisi altına alamazdı.
İşte
en büyük yanılgı. İşte kibrin böylesi. Ben neydim ki bunları düşünebildim
bilmiyorum. Ben kimdim ki yardım edecektim kendine yardım edemeyene. Hem de
böyle bir konuda onunla aynı davranışı sergileyerek. Gözüme güçlü görünmüştü
onca yaşadıklarına rağmen hala ayakta dimdik oluşu ve benimle hayata aynı
noktalardan bakışı hoşuma gitmişti şehrin gürültüsünden çirkin lüksünden
bunalışı, buralara kaçışı. Beraber bir şeylerin üstesinden gelebilirdik.
Hayatta hiç bir şey tesadüf değildi. Bizim iki sene sonra aynı yerde
karşılaşmamız ve kendi hayatlarımızda bunca yol katetmiş olmamız da.
Birbirimizi de kendimizi de istediğimiz şeye inandırabilmek gibi müthiş ortak
özelliklerimiz vardı. Konuyu burada dağıtmak istemiyorum. Umarım bu yazıyı
okuyacaktır ve umuyorum ki yaşamında en az benimkiler kadar güzel şeyler
oluyordur ve de olacaktır. Ancak insan seçim hakkının farkına vardığında
yaşamında güzel şeylerin de olabileceğini idrak ediyor.
Şimdi
burada felsefe yapmaya da başlamamalıyım çünkü hikayemiz kendi felsefesini
zaten içinde anlatıyor. Benim eroini merak etmeme sebepti diye düşündüğüm
kişilerden biriydi tanıştığımızda. Şimdi yanımda ve ben de onunla bu işlere
kalkışıyorum hem onunla hem kendimle savaşarak. Ne o yapmak istiyor bunu ne
benimle yapmak ne de benim yapmamı. Ama oluyor işte nasıl oluyorsa. Kim
koyuyor peki kuralları? Kim oynatıyor bizi hayat oyununda? Kimin elinde bu
uzaktan kumanda? Derken bir gün içimdeki arzuya kulak verdim. Elbette dedim
istemelerin hiç bitmez. Bak bu sefer çekinmeden hiç Söyle bakalım ne
istiyorsun? Hep dahasını mı? Hep zevk hep daha fazlası... bunun sonu ölüm,
kavuşma! Bundan daha büyük bir zevk var mı? Dur öyleyse dedim arzumu isteğimi
yadsımıyorum, seni anlıyorum, hatta hak veriyorum ama şimdi değil. Şimdi değil
dedim. Şimdi değil. Ne zaman dedi? Şimdi değil dedim. Ancak ve ancak böyle
kontrolü biraz hissedebildim ve olabildiğince çabuk dışarıdan yardımlar
gelmeye başladı. Benim dışımdaki her şeyden ve herkesten. Rotam değişti
kaldığım yer değişti.. Bir anda bakışım değişti, ama arzum değişmedi, sadece
ertelendi. Onu hep şimdide erteledim, güzellikle, sevgiyle ikna etmeliydim
arzumu... Kısa vadede dedim büyük hazlar ve ölüm yerine ya da ölümden beter
yaşam yerine uzun vadede küçük hazlarla uzun ve bol hikayeli bir yaşam dedim
kendi kendime. Kolay mı?
Hiç.
Hem de hiç kolay olmuyor insanın arzusunu ikna etmesi. Bastırmak değil ikna
etmekten bahsediyorum, geçiştirmekten de değil. Ve ne oldu biliyor musunuz?
Şu iki sene önce trafik kazası geçirip de komaya girerek benim gitmeme mani
olan arkadaşım oradan evine geçerken beni aldı ve beraber şehrimize döndük.
Benim yola çıkarken ki amacım eşyalarımı kışlıklarımla değştirmek ve geri
dönmekti ancak yolda nasıl bir döngünün içinde olduğumu farkediverdim. Şimdi
yanımda arabayı kullanan kişi ölümden dönmüştü. O ölümle yaşam arasında iken
biz çaresiz hastane bahçesinde sadece dua edebiliyorduk. Gözümün açılmasına
sebep olmuştu o zaman ve ben bu eroin sevdasından vazgeçmiştim. Şimdi beni
evime götürüyordu, sapasağlamdı. Güzel yerlerden geçiyorduk arabayla, müzik
dinliyorduk, sigaralık içiyorduk. Hayat renkliydi aslında güzeldi elbetteki
yaşanılası çok şey vardı. Arzuma yönelik hayır şimdi değillerimin
mükafatıydı belki bu yolculuk, beni evime götürüyordu.
Eve
geldiğimde babamı gördüğümde hiç hissetmediğim şeyler hissettim içimde. Her
ne oluyorduysa benden bana oluyordu sanki. Üstelik bu hep böyleydi de
farketmek mi yahut bu inancı korumak mı ya da bu sorumluluğu taşımak mı bu
kadar güçtü anlayamamıştım. Ben sadece hissediyordum artık. Hem de en yoğun
haliyle. Babamın bana sarılışını hiç unutamam herhalde. Fazla da değil
üstelik, sadece dört ay kadar ayrı kalmıştık birbirimizden ama yüzyıllar
geçmiş gibiydi sanki. Annem de aynı şekilde. Kışlıklarımı alıp götürmektense
oraya geri dönerek bir kaç gün içinde eşyalarımı topladım ve buraya doğup
büyüdüğüm şehre geri dönüş yaptım.
Odamı
yerleştirirken taa lisedeyken okuduğum bir kitap vardı eroin Christien F.in
Korkunç Anıları diye, ona gözüm ilişti ve rasgele bir sayfasını açarak okumaya
başladım. Okurken o kitabı ilk okuduğum andaki hislerimle karşılaştım içimde
ve şaşkınlığımı gizleyemedim. Okuduğum onca kitap arasında etkilendiğimi
düşündüğüm onca kitap arasında gerçek yaşam hikayesi olan tek kitaptı ve beni
en çok etkileyen kitap olmuştu. Hatırlıyordum işte her kelimesini
hatırlıyordum sanki dün okumuşum gibi. Ot içerek başlayan macerasının eroine
kadar giden ve hayatını gerçek bir kabusa döndüren her olayını, arkadaşlarını
vs. Ama asıl dumur noktası şu oldu kitabı tekrar okurken: bu kızcağızın
kendine ilk iğne vurduğu tarih 18 Nisanmış. İşte bununla karşılaştığımda
kitabı bırakıverdim elimden ve inanamadım bir an olup biten onca şeye...
İlk
hapımı içtiğim tarih, ilk kez ben ne yapıyorum Allahım dediğim tarih ve benim
için gerçekten ciddi bir deneyim olan derKiye o zamana kadar olanları
yazdığım tarih hep 18 Nisandı. Öyle merak ediyordum ki nedir bu tarihin olayı
diye, üzerine bu çıkıverdi. İşte o an kafama dank etti. Öyle içten istemişim
ki öyle çok merak etmişim ki bu mereti ve diğerlerini. Her biri tek tek çıkmış
karşıma yalnız bir farkla şu ekstacy denen hapla ve uzun gibi görünen zamana
yayılarak. Allah ne istersek onu veriyor bize de bizim için en hayırlı
şekliyle hem de, yalnız anlayana. Yani akıl da veriyor kullan diye. Bunu
farkettiğimde yeniden hayatımda olan içki sigara ve otun bir an önce
hayatımdan çıkması gerektiğini anladım. Bu iş bitmişti, halka kendini
tamamlamıştı. Bundan sonra yeni bir halka açmanın anlamı yoktu. Üstelik her
şeyi hatırlayıvermiştim. İdeallerimi, kızgınlıklarımı, korkularımı... Yarım
kalan bir işim, bir kez daha girmeye cesaret edemediğim bir yetenek sınavım
vardı. Üzerinden tam on sene geçmişti ama ne çıkardı ki ucunda ölüm yoktu ya!!!
İşte bu benim idealimdi. Bunu düşündüğüm zamanlar kendime zarar vermeyi
aklımın ucundan dahi geçiremezdim çünkü bedenim, sesim, düşüncelerim her şeyim
en ben halimle bana gerekti. Çünkü gerçekten iyi bir oyuncu sadece kendi
içinden yola çıkarak oynayan, tıpkı parmak izi gibi kendi farkını ortaya koyan
oyuncudur. Öyleyse saf, temiz ve pure olmalıdır. Ancak o zaman içindeki öz
etki altında kalmaz yahut başka şeylerle karışmaz. Sadece O olur.
Geçenlerde yine tesadüfen elime şu Kanat Güner denen doktor kızın Eroin
Güncesi adlı kitabı geçti. Duymuştum, merak da etmiştim ya geldi işte kitap.
Onun da kendi yaşam hikayesini kendi ağzından dinliyorsunuz. Bir solukta
okudum tabii ki, hemen bitiverdi. Yargılamak mı? Eleştirmek mi? Mümkün değil.
Asla haddim değil. Bence kimsenin değil. Yaşam kendi seçimlerimizden meydana
geliyorken hiç kimseyi kendi seçimleri yüzünden ya da onu bu noktalara
itiyormuş gibi görünen olayları yahut insanları yargılayamayız, bu kişi
kendini veya bir başkasını öldürmüş olsa bile.
Anlatabildimse ne mutlu bana...
Eğer
yaşamdaki olayların benim istediğim gibi olmasını istiyorsam önce ben kendimi
zehirlememeliyim ki hayatın beni zehirlemesine karşı koruma sistemim olsun.
Olaylar olur onlara anlam katan duygu veren bizleriz. İnsan olarak bu
atmosferi soluyorsam sigara içmemeliyim çünkü en temel gıdama nefesime zehir
katmamalıyım, tüm dünya canlılarıyla paylaştığım havayı zevk gibi görünen bu
alışkanlığımla kirletmemeliyim. Nefesimin sorumluluğunu elime almalıyım.
Elimin kontrolünü özümde barındırmalıyım. Alkol konusunda benim zaten hiç
olumlu düşüncelerim olmamıştı şimdi hayatımda yeri hiç bir şekilde yok. Ot
içmenin veya diğerlerinin de. Canımın arzusunu iyi irdeleyebilmeli onu ikna
etme becerisine sahip olmalıyım. Ben bildiğimden emin olduğum şeylerde ikna
edici olabiliyorum hele ki tek yenilmez olan kendime karşı. Ve ben kendimi
bildiğimde bilmek için çaba gösterdiğimde erdem sahibi olabiliyorum, içimdeki
özün farkına varıyorum. Yaşamın benim isteklerime cevap vermek için
oluşturulmuş bir düzen olduğunu anlamamla düğüm çözülüyor.
Budaya ölümünden az evvel sormuşlar: son bir isteğiniz var mı, efendim?
diye. Buda cevap vermiş: Evet, herkes kendi paçasını kurtarsın evladım.
İslamiyette şöyle bir görüş vardır: Nefsini bilen Rabbini bilir. Hayır da
şer de Allahtandır da biz edebimizden şerri kendimizden biliriz. Allah her
şeyin, var olan ve yok olan ve sonsuzluğu kaplayanın adıdır. Yani ondan ayrı
bir şey olamadığı için hayır da birdir şer de. Buna Nirvana demişler başka
dinlerde. Kursal ruh demişler. Biz kendimizi bildiğimizde ve sorumluluğumuzu
akıl yoluyla elimize aldığımızda kendimiz için en doğrusunu bilecek
varlıklarız. Ancak bir kendini bilmez bir de kendini bildiğini sanan bir
kibir yumağı budala kendini tehlikeye atabilir. Cahillik de kibir de nefsimizi
bir ucundan çekiştiren içimizdeki şeytanlığın gözdesidir. En büyük cahillik de
kendi dışında bir güç arayan kendini bilmezliktir.
İnsanı
insan yapan nefsidir, yani arzuları hazlarıdır. Şu kurulan medeniyet bu temele
dayanır. Her alandaki gelişmeler bu haz duygusunun farklı alanlardaki
tezahürleri ortaya çıkış biçimleridir. Sen kendini nerede görmek istiyorsun
ona bir bak. Ne istedin de bunlar oldu ona bir bak ve isterken ne istediğine
ŞİMDİler de canının ne çektiğine bu duyguna çok iyi bak ki kendin hakkında
fikrin olsun. Böylelikle kendini tehlikelerden korursun.
Ben
toplum bilimci falan değilim. Ancak şunu söyleyebilirim ki özünü kendi
kültürünü nereden geldiğini hatırlayamayan, bilemeyen bir toplumda bireylerin
aynı sorunu kendi iç dünyalarında yaşamaları doğaldır. Ya bütünden bu sorunu
halledebiliriz yahut da her birey kendi üzerine düşen ben kimim, neyin
nesiyim, ne yapıyorum ve ne istiyorumlarıyla yüzleşmesi, sorumluluğunu eline
almasıyla.. İçindeki özden, Allahtan yardım dilesin. Kendini tabulardan
kalıplardan sıyırsın sadece içine baksın.
Öyle
inanıyorum ki 2020de ülkemde genç yaşta farkındalığını yükseltmiş,
alışkanlıklarından kendini kurtarmış, tüketmekten üretmeye geçmiş ve bunu
sevgiyle, aşkla yapmaya başlamış ne istediğini, hem kendini hem de toplumsal
özünü iyi kavramış gerçek özgürlüğü yaşayan insanlar olacak. Üstelik bu
insanlar evrensel zihinle yahut tasavvuftaki adıyla Vahdet-i Vücudla ya da
bir diğer deyişle Makro bağlantıyla tam iletişimde olacak. Elbette olacak. Tam
tarih 2020 olur mu onu bilemem ama isteyenden istediği esirgenmez onu
bilirim.
Şimdi
bir sonuç yapmalıyım, bir veda... iyi kötü bitirdim işte yazıyı. Anlatmak
istediğim isteklerimin arzularımın beni nerelere taşımış oluşuydu. Aman ha
kimseye akıl vermek gibi bir amacım yok. Öğrendim ki kimse kimseye yardım
edemez zaten böyle bir konuda. Sadece kişi kendisi isterse yardım alabilir.
Burada konu kişinin almaya ne kadar açık oluşudur. Zorla güzellik olur mu?
Olmaz. Beni ciddi ciddi buraya kadar okumuş olmanıza hayranlık duyuyorum ve
şimdilik veda etmek istiyorum. Şimdilik diyorum çünkü belki başka bir sayı da
yine buluşuruz.
Benim
için uyuşturucu meselesi tamamen kapanmış durumda artık. Ancak bu uğurda
geçirdiğim on senemi nasıl telafi ederim onu da geçmişten bu güne tüm
arzularımın ortaya çıkış biçimleri bana gösterecek şüphesiz. Ve ben normal bir
insan olarak istemeye, bir şeyler arzu etmeye yine her saniye devam edeceğim.
Şimdiyi göz önünde bulundurarak
Kendimi bilmeye, bir de son nefesime kadar
iyi bir şeyler güzel bir şeyler işe yarar bir şeyler öğrenmeye devam edeceğim.
Hatta belki de bir yada iki konuda kendimi çok iyi yetiştireceğim. Geleceğin
benim arzularımdan oluştuğunu, dünyayı algıladığım beş duyunun içinde bir öze
sahip olduğumu ve onun beni hep doğru deneyimlere taşıdığını hiç aklımdan
çıkartmayacağım. Her zaman yaşamı paylaşmaya arzularım doğrultusunda devam
edeceğim.
Var
gücümle!
(Not:
Birsen'e
birsen@derki.com
adresinden mail atabilirsiniz.)
|