|
Yine
aklım o kadar karışık ki
Bir o kadar da yoğun. Çünkü, aslında herşeyin bir
zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum.
Yolculuğumuzun başlangıç noktasını, bu sektör de gözlem yapabilecek kadar
bulunduğum eğitim camiası olarak belirlemek istiyorum. Eskiden, çocuğum yoktu.
Yalnızca, bir öğretmendim. Şimdi ise hem bir öğretmen, hem de anneyim.
Algılamalarım, hislerim her insan da olduğu gibi değişim içinde ve bu, iyi
yönde bir gelişme. Artık, baktığım her yer de benim kızım var. Yaşadığım ya da
seyrettiğim her olay da ise; " Acaba, bu benim başıma gelseydi?" " Kızım'a
yapılsaydı?" sorusu
Çocuklarımızı özel okullara yollamak istiyoruz. Hepimizin ortak bir noktası
var o da, evlatlarımıza iyi bir eğitim vermek. Devlet okullarından
alabileceğimiz performans sınırlı. Çok çocuk, az derslik ve yetersiz öğretmen
üçgeni. Belli başlı isim yapmış kurumlar ayrı ama bir de işin diğer ucunda iyi
para kazandığını keşfettiği için bu işe başlayanlar var. Özellikle, bir
anaokulu furyası
Anaokulları ile tanışmam da kızımın sayesinde oldu, diyorum ya çocuklarımız
bazı yönlerden aslında bizlerin öğretmenleri konumunda. Daha önce ki iş
tecrübem, yine bir özel okul da yaşandı. Eşim ise, dört yıl başka bir özel
okul da öğretmenlik yaptı. Artık, isyan ettiği için bu işi bıraktı. Sonuç da,
karı koca birikimlerimiz ve gözlemlerimiz böyle, yıllara yayılarak bir anlam
kazandı. Aslında, anlam mı yoksa öfke ve nefret mi, orası da ayrı konu ya!
Gözlemlediğimiz en önemli şey, bu okullar da öğrenciye verilen tek mesajın "
Ne kadar paran var, o kadar önemlisin!" olduğu. Artık, öğrenciler ve veliler
müşteri potansiyeline, okullar da yüksek sermayesi olan ve para basan
şirketlere dönüşmüş durum da. Genel de, anne de baba da bu yüksek maliyeti
karşılamak uğruna saatleri belirsiz işler de çalıştıkları için, evlatlar
okuldan sonra okulun veya o çevre de olan başka bir eğitim kurumunun
etütlerinde. Sabahın kör karanlığında başlayan hayatlar ise, gecenin geç
saatlerinde bitmek zorunda
Şirketleşmiş bir okulun en önemli amacı maliyeti en düşük seviye de tutarak,
en fazla karı elde etmek. Bu da okula alınan öğretmenin kalitesini düşürerek
sağlanıyor. Sınıflar da ki öğrenci sayısı özellikle, ana okullarında arttıkça,
artıyor. Okullar için belli kriterlere ise Atatürk büstünün nerede olacağı ya
da kapıların yükseklik santimetresi arasına sıkışılarak karar veriliyor.
Hizmet içi eğitim neredeyse sıfır. Anneler babalar ise, daha fazla para
kazanabilmek uğruna çocuklarını bu kurumlara bırakarak işlerine gidiyorlar.
Çocuklarımızın üç yaşından sonra sosyalleşmesi lazım. Daha değişik, onları
gerek beyinsel, gerek fiziksel olarak uyaran renkli ortamlara girmeleri
gerekiyor. İngiltere'de bu, devletin desteği ile dört yaşında yarım gün olarak
başlatılmış durumda. Biz de ise, aylık bir kira bedeli kadar olan bir paranın
cepten çıkarılabilmesi demek. Sonra işte, o kısır döngü başlıyor.
İlk
önce çocuğunuzu, siz kararlı olsanız dahi onlara bir şans bırakmadan tutarak,
elinizden çekerek içeri alıyorlar. Bu konu da bir eğitim alınmamış çünkü. Tabi
ki, sosyetik olan ana okullarının bazılarında müşteri memnuniyeti! adına
anneler de çocukları ile, belki bir hafta, çay börek eşliğinde ortama uyum
sağlama alıştırmaları yapıyorlar. Fakat bunu maalesef, sizin verdiğiniz miktar
karşılayamıyor. Yani, ne kadar para, o kadar hizmet anlayışı daha orta da
parmak kadar olan çocuğunuz varken yaşatılmaya başlanıyor ve böylece acı hayat
kızınıza ya da oğlunuza ilk olarak burada; " Merhaba!" diyor. Siz de içiniz de
o büyük gerilimle, evladınızı krize girerken arka da bırakıyorsunuz. Pek tabi
ki bunlar, yeni bir ortamın veya hayat düzeninin normal getirileri ve
alışılacak ama her başlangıcın çeşit çeşit şekli var. Bunun da bilincindesiniz
üstelik
Fakat yapacak hiçbirşeyin de olmadığını yavaş yavaş öğreniyorsunuz.
Önce, kulaklarınızı tıkamaya başlıyorsunuz.
Sonra, çocuğunuz tam alışma aşamasındayken ki bu dönem bir ayı, hatta bazen
daha uzun bir dönemi kapsıyor, öğreniyorsunuz ki ağlayan çocuğunuza birkaç
sivri zekalı; " Bak, ağlama yoksa annen gelmez!" diyor ve bu pek tabi ki
evladınızın bam teline basıyor. Çünkü o küçük yavrunun aslında, o an ki en
büyük korkusu zaten, annenin ya da babanın O'nu almaması, işler daha da
sarpasarıyor
Yemek yeme seramonisine gelince
Klasik bir şekil de tabak da ki yemeğin
bitmesi üzerine kurulu. Öncelikle, eller kollar aşağıda. Sonra " Yediğimiz can
olsun, içtiğimiz kan olsun, hepimize afiyet olsun, afiyet olsun!" gibi değişik
bir dua! ile seramoni devam ediyor. Sürekli bir " Sus! Yapma! Otur!" anlayışı
hakim. Burada, tabi ki öğretmenlere de hak vermek gerekiyor, aksi taktir de
yaşanacak büyük bir kaos olacak ama orta da birşeyler eksik. Sevgi gibi
Maliyetlerin düşük tutulup da karın maksimize edilmesinden bahsetmiştik ya,
öğrenci sayıları gittikçe artıyor ve öğretmenin bire bir ilgisi, olaylara
karşı sabretme derecesi gittikçe ters orantılı olarak azalıyor. Bahçelerin
boyutları, alınan oyuncak miktarları da öyle. Aralarda dışarıya çıkmalar
neredeyse hiçleşiyor. E, kolay değil, hepsinin ayakkabısını giydirmek,
paltoları var falan filan
İkinci aşama da gözlerinizi kapatmanız icap ediyor.
Derken, veli devreye giriyor. Orada da veli ( müşteri ) memnuniyeti özellikle!
önem arzediyor. Verilen karneler de kimin gelip de okulu birbirine
katabileceği, kimin hangi notla mutlu edileceği havası hakim. Bu konu da
çocuklara da gereken yetki verilmiş durum da, hani olur ya, öğretmen herhangi
bir şekil de hata falan işlerse " Haşa! padişahım" kelle gider. Çocuklardan
bazıları yapılan hatayı görmek için resmen pusu da bekliyor. Bu durum tabi ki
anaokulları gibi, daha miniklerin kendilerini rahat ifade edemedikleri yerler
de henüz gerçekleşemiyor. O yüzden de, oralar da yönetimin baskın ve nereden
kar etsek oradan kazanırız düşüncesi yürürlükte gibi gözüküyor. Şimdi de
gözleri kapatmaya geldi sıra
Aslında, burada yazılanları örnek olaylarla da pekiştirmek olası ama o zaman
da yazı gereksiz yere uzamış olacak. Bu işin çözümleri nerede peki?
Herşeyden önce, sistemi sevgiye dayalı oturtmak da. Veliyi ve öğrenciyi okulun
karşı yakasında düşman olarak algılatmamakta. Evlatlarla ilgilenmek ve onları
sevebilmek için zamana ihtiyaç var. Bir takım şeylerin bu hayat şartlarında
robotlaşması ise yürek burkucu
Düşünün ki, daha avuç içi kadar olan bebeğiniz hayata öyle bir şekil de
başlıyor ki, belki siz, kendiniz bile bu kadar değişimi kaldıramıyabilirsiniz.
En son, kaçıncı bakıcınızı değiştirdiniz? Yavrunuz, daha kendisini bile ifade
edemeden, bir sürü cahil insanın elinde oradan oraya savrulmak zorunda.
Okula
başlamak diğer bir büyük değişim. Yapılacak en önemli iş, okul müdürünün
olabildiğince akıllı, esprili ve prezantabıl olması değil, öğrencisi ile
birebir ilgilenen, perde arkasında duran ESAS öğretmenin kalitesinde.
Çocuğunuzun içinde bulunduğu ortamın renklerinde, oyuncakların ne kadar
eğitici olduğunda, okunan kitapların kalitesinde, hatta okulun kitap stoğunda!
Sınıflar da ne kadar öğrenci var?
Sanırım, bu sefer çok uzadı. Toplum içinde özellikle de bu, bizim gibi sürekli
Görme! Duyma! İşitme! tarzından bir kalabalıksa eğer, her alan da aynı
problemler vardır. İşte, maddiyatın esas mesele duygunun, eğitimin, aklın ve
doğrulukların yoğun yaşanması gereken bu sektör de de ortamı bozmamasında .
Şimdi, bu işi para kazanma mekanizmasından çıkarttığımız an, acaba kaç eğitim
neferimiz! sektör değiştirecektir?
Hepimizin anlaması gereken bir nokta, paranın herşey olmadığı. Nereye bakmamız
gerektiğini ve çocuğumuz için en iyisinin ne olduğunu yüreğimiz de
hissedebilmemiz. Hayatımızın doğrularını yaşarken üç maymunu oynamamamız. Bol
para harcanmış, karşılığı yarım yamalak alınmış, kimsenin birbirinin suratını
görmeden harcanan yıllar mı, yoksa birbirimize biraz olsun zaman ayırabilmek
mi?
|