derKi’nin geçen sayısında Sn. Nusret Kaya’nın Kutsal Kâse’den çokça söz etmesi üzerine bu sayıda, Kutsal Kâse (Saint Graal/Holy Grail) efsanelerine yakından bakalım istedik. Bakalım bu efsaneler tarih içinde nasıl varolmuşlar.

 

Kutsal Kap efsaneleri Orta Çağ’da Avrupa’da on ikinci yüzyılda ortaya çıkmıştır. Yalnız elimize ulaşmamış olsa da, bu efsanenin daha önceleri de işlendiği kesindir.

 

Efsaneden ilk söz eden, 1135 - 1190 yılları arasında yaşayan, Fransız yazar Chrétien de Troyes’dur. Daha sonra da göreceğimiz gibi Kutsal Kap ya da Fransızca’sı ile Saint Graal, Chrétien de Troyes’un eserinde cins isim olarak geçer. Fakat efsane daha da geniş kitlelere olaşıp  Hristiyanlaşmasını tamamlayınca, İsa’nın ölümünden sonra, onun cesedini alan Arithmatea’lı Joseph’in (Aramatyalı Yusuf), İsa’nın kanını koyduğu kap olarak kabul edilmiştir.
 

Chrétien de Troyes ve Perceval ya da Roman du Graal

 

Chrétien de Troyes, büyük bir olasılıkla 1135 yılında Troyes’da doğdu. Hayatı hakkındaki bilgilerimiz çok kısıtlıdır. Onun Latince’yi bildiğini ve özellikle Ovidius başta olmak üzere  antik yazarlarla ilgilendiğini biliyoruz. Chrétien de Troyes’un Perceval dışında altı romanı daha vardır. Bunlar, Erec ve Enide, Cligès ya da Kandırmaca Ölüm, Lancelot, Yvain ve Arslanlı Şövalye’dir.

 

Chrétien de Troyes önce Aliénor d’Aquitaine’in[1] koruması altına girmek istemiş fakat bu olamayınca, daha sonra 1162’de, Aliénor d’Aquitaine’in kızı Marie ile evlenecek olan Champagne’lı 1.Henry’nin yanına yerleşmiştir. Chrétien de Troyes, ünlü romanı Lancelot’ya burada başlamış, tamamlayamayınca da bitirmesini Geoffroy de Langy’den istemiştir.”

 

           “ Az eken, az biçer. İyi ürün bekleyen tohumu öyle iyi bir toprağa eker ki, Tanrı ona iki yüz katını verir."

Burada Chrétien, başladığı romanını olabilecek en iyi yere ekiyor. Bunu Roma İmparatorluğu'nda olabilecek en asil kişi için, hakkında her yerde övgüler düzülen İskender’den de daha değerli olan Kont Philippe de Flandre için yapıyor. Chrétien de Troyes ünlü romanı Perceval’e böyle başlar. Dalkavukluk ettiği kişi ise 1181’de Champagne’lı koruyucusunun ölümünden sonra, Flandre’daki sarayında Chrétien de Troyes’u koruması altına alan Kont Philippe d’Alsace’dır.

Chrétien de Troyes’u Perceval gibi mistik, hatta ezoterik bir roman yazmaya iten de büyük olasılıkla Kont Philippe’nin yönlendirmesidir. Roman, Chrétien de Troyes’un burada 1190 yılında ölümüyle yarım kalmıştır. Haçlı seferine giden Kont ise bu seferden dönememiştir.

 

Graal’den ilk olarak Chrétien de Troyes’un romanında söz edilmiştir. Yalnız bu, Graal’i Chrétien de Troyes’un uydurduğu, ondan önce Graal’den hiç söz edilmediği anlamına gelmez. Kuşkusuz Chrétien de Troyes da, özellikle Alinéor d’Aquitaine’in çevresine yakın olduğu zamanlar -burada her ülkeden insan vardı ve efsaneler anlatılırdı-  Graal hakkında bilgi sahibi olmuştur.

 

Burada dikkat çekici olan Graal’in, Chrétien de Troyes’un romanında cins isim olarak geçmesidir. Bu onun tam Hristiyanlaşmış anlamını daha kazanmadığını göstermektedir.

 


Konusu :
 

           “Ağaçların çiçek açtığı, yaprakların, koruların ve çayırların yeşerdiği, kuşların sabahları kendi dillerinde şarkılar söyledikleri, her varlığın neşe ile tutuştuğu zamandı. Büyük ıssız ormanda yaşayan dul kadının oğlu kalktı.”

 

Perceval’in öyküsü ise böyle güzel bir ilkbahar gününde başlar. Şövalye olan babası ve ağabeyleri bu yüzden öldükleri için , Perceval’in annesi onu bu ıssız yerde hiç bir  şeyden haberi olmayacak şekilde yetiştirmektedir. Perceval[2] şövalyeliğin ne olduğunu bilmemektedir.

 

Ancak ava çıktığı gün Perceval beş şövalye ile  karşılaşır. Onların giysilerine ve silahlarına hayran olur. Hiç bir şey bilmediği için onlara bir çok soru sorar. Şövalyelerden biri kendisine bu payeyi Kral Arthur’un verdiğini ve Arthur’un nerede olduğunu söyler. Perceval sonunda onların peşinden gitmeye karar vermiştir.

 

Perceval annesine fikrini açar. Annesi onu vazgeçirmek ister fakat Perceval kararlıdır. Annesi onu vazgeçiremeyeceğini anlayınca nasihat eder :

 

           “Güzel oğlum, sizin gitmek üzere olduğunu görünce içim büyük bir üzüntü ile doluyor. Kralın sarayına gideceksiniz ve size silah vermesini isteyeceksiniz. Biliyorum ki, o da sizi reddetmeyecek, fakat hizmet etme vakti gelince bunu nasıl yapacaksınız ? Bunu daha önce yapmadığınız gibi yapan birini de görmediniz. Bu konuda başarılı olamayacaksınız da ondan korkuyorum. Kimse iyi öğrendiği şeyden başkasını iyi yapamaz. [...] Güzel oğlum, şimdi size çok yararlı bir öğüt vereceğim, eğer tutabilirseniz, başınıza iyi şeyler gelir. Eğer Tanrı isterse çok yakın bir zamanda şövalye olacaksınız, buna inanıyorum. Yakında ya da uzakta, yardıma ihtiyacı olan bir kadın ya da zor durumdaki bir kız sizden yardım isterse, hemen koşmaya hazır olun. Kadınlara şeref vermeyenin kalbinde de şeref yoktur. Kadınlara ve kızlara hizmet edin. Her yerde onurlandırılırsınız. [...] Kızlar öpmek istediklerinde çok öperler. [...] Eğer bir kız size yüzüğünü... verirse alın. [...]  Güzel oğlum, başka bir şey daha var. Yolda olsun, handa olsun adını sormadan kimse ile birlikte olmayınız, çünkü insanlar adları ile tanınırlar. [...] Her şeyden önemlisi Efendimiz’e dua etmek için kiliselere ve manastırlara[3] gitmenizi isterim. Dua edin ki, O size mutluluk versin ve sonunuzu hayır etsin. “

 

Perceval  artık yola çıkmaya hazırdır. Annesi ile vedalaşır. Daha çok az uzaklaşmıştır ki annesinin yere yıkıldığını görür. Fakat artık geri dönmemelidir, yoluna devam eder.

 

Ertesi gün yolunun üzerinde bir çadır görür. Perceval, daha önce hiç böyle bir yer görmediği için burayı manastır zanneder :

 

           “ Tanrım, burada sizin evinizi  buldum ! Eğer içeri girip size dua etmezsem büyük günaha girmiş olurum. Annem, bana manastırların dünyanın en güzel yerleri olduğunu söylerken yalan söylememiş. Bana, inandığım Yaratıcı’ya da dua etmem gerektiğini söylemişti. Evet dua edeceğim, ve çok aç olduğum için bana yiyecek bir şey vermesini de isteyeceğim. “

 

Perceval bunları söyleyerek çadıra girer. Çadırın içinde yalnız başına uyumakta olan genç bir kız görür. Kızı uyandırır. Annesinin öğüdüne uyarak kızı selamlar. Çadır sevgilisine yemek hazırlayıp onu bekleyen kıza aittir. Kız  Perceval’e gitmesini söyler. Fakat  Perceval onu dinlemez. Annesini öğüdüne uyduğunu zannederek kıza sarılır. O arada kızın parmağında zümrüt taşlı altın bir yüzük görür. Yine annesinin öğütlerini hatırlayarak zorla yüzüğü alır. Orada bulunan yiyecekleri de yiyerek yoluna devam eder.

 

Perceval yolda bir kömürcüye rastlar :

 

           “ Bana Cardoël’e giden yolu göster. Kral Arthur’u görmek istiyorum; orada şövalyelik payesi veriyormuş.

           - Burada gördüğün yol seni deniz kenarına iyi yerleşmiş bir şatoya götürecektir. Eğer oraya gidersen hem üzgün ve hem de sevinçli olan Kral Arthur’u bulacaksın.

           - Söyle bana ; kral niçin aynı zamanda hem sevinçli hem de üzgün.

           - Söyleyeyim. Kral Arthur bütün ordusu ile Adalar kralı Rion’u yendi. İşte bu yüzden sevinçli. Fakat aynı zamanda da üzgün, çünkü dostları şatolarına döndüler, onu yalnız bıraktılar. Bu yüzden kral çok hüzünlü. “

 

Perceval yolu takip ederek şatoya ulaşır. Şatonun girişinde  sağ elinde altın bir kupa ile dışarı çıkan bir şövalye görür. Perceval şövalyenin silahlarını çok beğenmiştir. Onları ister. Şövalye ona ve kral Arthur’a söver. Perceval bu sözlere aldırmayarak şatoya girer ve Kral Arthur’u bulur. Kral çok üzgündür, çünkü az önce Quinqueroi Ormanı şövalyesi Vermeil, kralı aşağılamış ve önündeki şarap dolu kupayı almıştır. Üstelik şarap kraliçenin üzerine dökülmüş ve bu şekilde kraliçe de aşağılanmıştır. Perceval şövalye olmak yolundaki isteğini bildirir. Herkes alaycı gözlerle bakmaktadır. Kralın en yakınındaki kişilerden Keu, Perceval’i aşağılar. Perceval kupayı geri getireceğini söyler ve karşılığında şövalyenin silahlarını alacağını ve Vermeil şövalyesi olmak istediğini söyler. Kral kabul eder.

 

Perceval çıkarken bir kızı selamlar. Kız gülmeye başlar ve şöyle der :

 

           “ Çömez ! Eğer uzun yaşarsan, kalbim diyor ki, bütün dünyada, hiç kimse senden daha iyi bir şövalye bilmeyecek.”

 

Keu sinirlenir ve kıza vurur. Oysa bu bir kehanettir. O kız altı yıldır gülmememiştir ve ancak en büyük şövalyeyi görünce gülmelidir. Böylece Perceval kehanete göre en büyük şövalye olmuştur. Perceval hemen şövalye Vermeil’in peşine düşer.  Vermeil’i bulur ve ondan silahlarını vermesini ister. Vermeil reddeder ve Perceval’i yaralar. Perceval o sinirle mızrağını fırlatıp Vermeil’i öldürür.  Perceval eski giysilerinin üstüne şövalye giysilerini kuşanır. Kupayı ise kralın sarayına gönderir. Kral Arthur olanları öğrenince, böyle bir şövalyeyi kaçırdığı için üzülür.

 

Perceval yola koyulmuştur. Yolda her tarafından  sular fışkıran bir çayıra gelir ; burada görkemli bir şatoya rastlar. Perceval için burası yeni bir eğitim yeri olur. Burada rastladığı bir şövalye, Gorneman de Gorhaut,  ona silah kullanmasını öğretir. Daha sonra şatoda konuk olur. Ayrılma vakti geldiğinde şövalye ona kılıcını kuşandırır ve şöyle der :

          

“ Size bu kılıcı kuşandırmakla sizi, tanrı’nın yarattığı en büyük sınıfa, yüce Şövalye sınıfına sokuyorum. Güzel kardeşim, eğer dövüşmek zorunda kalırsanız ve düşmanınız sizden aman dilerse affedin, öldürmeyin. Çok konuşmayın, çok laf eden sonuçta aptalca konuşur. Bilge çok konuşan günah işler demişti. Sizden ricam, kadın erkek, yetim, dul ; kim yardım isterse yapabiliyorsanız, yardım edin. İyi bir şey yapmış olursunuz. Unutmamanız gereken bir şey daha: sık sık dua etmeye gidin, her şeyin yaratıcısına sizi doğru yoldan ayırmaması için dua edin”

 

Perceval için oylanacak zaman yoktur. Yeniden yola koyulur. Bu kez annesini görmeye gitmektedir.  Yolda bir başka şatoya rastlar. Şatoda onu bir kız karşılar.

Perceval bu kızdan hoşlanır. Bu kız Blanchefleur’dür[4]. Düşmanları şatosunu kuşatmıştır. Onun düşmanları ile savaşır ; karşılığında bir tek şey istemektedir o da kızın aşkı.

 

Perceval düşmanları yener ve geceyi kızla geçirir; ancak ayrılma zamanı gelir :

 

           “Ağlamayınız, Tanrı’dan dilediğim gibi tekrar geleceğim.”

 

Perceval yola koyulur. Yolda büyük bir nehre rastlar. Onu geçmeye cesaret edemez. Tam o anda bir sal görür. Salda iki balıkçı vardır. Balıkçılar ona atla geçebilecek yer olamadığını söylerler. Perceval geceyi Balıkçının şatosunda geçirmeye karar verir. Gece yemekte Perceval ilginç şeyler görür :

 

           “Değişik konulardan konuşurlarken, bir uşak gelir, parlak bir mızrağı ortasından tutmaktadır. Ateşin ve konukların önünden geçer. Mızrağın demir ucundan ise kan akmakta, kan uşağın eline kadar gelmektedir. Bu mucize karşısında şaşıran Perceval bunu sormak ister ancak kendisine yapılan öğüdü anımsar. Çok konuşmaması gerektiğini düşünerek susar.  Daha sonra iki güzel delikanlı uşak daha gelir, bunlar ellerinde altın şamdanlar taşımaktadırlar. Her şamdanda en az on adet mum vardır. Delikanlılarla beraber çok güzel,asil görünüşlü ve iyi giyimli bir kız da gelmektedir ve elinde bir kap[5] tutmaktadır.  Kız Kap ile birlikte salona geldiğinde öyle bir ışık çıkar ki, Güneş ya da Ay doğduğunda yıldızların parlaklıklarını kaybetmeleri gibi mumların da ışıkları parlaklıklarını kaybeder.  Kızın arkasında bir başka kız da gümüş bir tepsi taşımaktadır. Önde giden Kap en saf altından yapılmıştı ve etrafında bütün denizdeki ve karadaki bilinen taşlardan daha güzel taşlar yer almaktaydı. Mızrak gibi bunlar da geçer, bir odadan diğer bir odaya girer. Perceval bunları gördüğü halde bir şey demez, hâlâ aklında kendisine öğütlenenler vardır.  ”

 

Arkasından mükemmel bir yemek yerler. Her gelen yemekten sonra Kap geçer ancak Kap ile kime hizmet edildiği belli değildir ve kimse de bunu sormaz.

 

Perceval sabah uyandığında şatoda kimseleri göremez. Herkes ortadan gizemli bir şekilde çekilmiştir. Perceval şatodakilerin ormanda olduğunu düşünerek ormana gitmeye karar  verir. Şatodan ayrılır ayrılmaz köprü arkasından kapanır. Ancak Perceval uğraşsa da köprüyü kimin kaldırdığını göremez.

 

Perceval ormana doğru gider. Ormanda at izlerine rastlar ve izleri takip eder. İzlerin götürdüğü yerde,  dizleri üzerine bir şövalyenin cesedini yatırmış, ağlayan bir genç kızla karşılaşır. Kız üzüntü ile şövalyenin bir başka şövalye tarafından öldürüldüğünü söyler. Perceval ise başından geçenleri anlatır ve muhteşem bir şatodan geldiğini söyler. Kız şaşırır :

 

           “-    Oh. Senyör. O zaman siz zengin Balıkçı Kral’ın şatosundan geliyorsunuz.

-          Bayan, O balıkçı mı kral mı bilemem ama çok nazik ve bilge biri [...]

-          Bilin ki o bir kral. Savaşta kötü yaralandığı için bacaklarını kullanamıyor. Bir mızrak yarası yüzünden böyle oldu. O günden beri de bu acıyı çekiyor. Ata da binemiyor. Vakit geçirmek istediği zaman ancak balık avlamaya gidebiliyor. Zaten başka bir şey de yapamaz. […]

-          Evet doğru söylüyorsunuz. Dün gece beni onun yanına götürdüler. Yaklaşmamı ve yanına oturmamı istedi. Beni selamlamak için kalkamadı. Ben de onun istediği gibi yanına, yatağına oturdum.

-          Sizi yanına oturttuysa bu büyük bir onur. Söyleyin bana ucu kanayan mızrağı gördünüz mü?

-          Gördüm mü? Tabii ki gördüm !

-          Niçin kanadığını sordunuz mu?

-          Hiçbir laf etmedim.

-          Tanrım! Fakat bilin ki çok kötü yaptınız. Peki Graal’ı gördünüz mü ?

-          Evet, çok iyi gördüm.

-          Kim tutuyordu?

-          Bir kız.

-          Nereden geliyordu?

-          Bir odadan gelip başka bir odaya gidiyordu.

-          Graal’ın önünden biri gidiyor muydu?

-          Evet.

-          Kim?

-          İki genç uşak.

-          Ellerinde ne vardı?

-          Mumlarla bezenmiş şamdanlar.

-          Peki Graal’ın arkasından kim geliyordu?

-          Bir başka kız.

-          Peki ne taşıyordu?

-          Küçük bir gümüş tepsi

-          Bunlara nereye gittiklerini sordunuz mu?

-          Ağzımdan tek bir sözcük bile çıkmadı.

-          Tanrı yardımcım olsun! Adınız nedir dostum? […]

-          Galya’lı Perceval […][6]

-          Artık adınız değişti dostum.

-          Nasıl?

-          Artık adınız Sakat Perceval. Ah Zavallı Perceval! Bu yaralı ve iyi krala çok büyük bir iyilik yapma fırsatını kaçırdın. Eğer yapsaydın bacaklarını kullanabilecekti, topraklarında gezebilecekti. Fakat bil ki bu hatandan sana ve başkalarına büyük felaket gelecek. Annene olduğu gibi. O, sana olan acısından öldü. Ben seni senden daha iyi tanıyorum. Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun ama ben senin kuzeninim.[…]   ”

 

Perceval yeniden yola koyulur. Bir gün yolda, bir şahin tarafından yaralanmış olan bir yaban kazının kanını karlar üstünde görür. Bu görüntü ona sevdiği Blanchefleur’ü anımsatır. Perceval her şeyi unutmuş olduğunun birden farkına varır. Bu arada kral Arthur’un şövalyeleri ile karşılaşır ve kralın yanına gider.

 

Kral onu gördüğüne çok sevinmiştir. Aynı gece Carlion’a giderler. Burada büyük bir eğlence düzenlenmiştir. Eğlence üç gün sürer. Üçüncü günde çok çirkin bir kızın yaklaştığını görürler.  Kız gelince kralı ve bütün baronları selamlar, bir tek Perceval’i selamlamaz ve Perceval’e doğru döner :

 

           “Ah Perceval ! Eğer kaderin ön tarafı saçlı ise arkası keldir. Sana selam verene ya da sana iyi bir şey dileyene lanetler olsun. Talih burnunun dibindeyken onu kaçırdın. Balıkçı Kral’ın yanına gittin ve kanayan mızrağı gördün. Ağzını açıp bu mızrağın niye kanadığını sormadın. Graal’ı gördün fakat bununla kime hizmet edildiğini soramadın.[…] Tam konuşacak zamandı ve sen dilsiz gibi kaldın.  Senin sessizliğin bize felaket oldu. Soruyu sorman gerekiyordu. O zaman Balıkçı Kral iyileşecekti ve topraklarına barış ve refah gelecekti. Şimdi ne olacağını biliyor musun? Kadınlar kocaların kaybedecekler, topraklar işgal edilecek, kızlar yetim ve öksüz kalacak ve bir çok şövalye ölecek. Bütün bu kötülükler senin yüzünden olacak.  ”

 

Kız daha sonra krala döner ve kaldığı yerin oradan uzak olduğunu ve gitmesi gerektiğini söyler. Ancak gittiği yerde şatoda bir kız esirdir ve kurtarılması gerekmektedir. Şövalyeler bu işe talip olurlar. Ancak şövalyelerden Gauvain bu iş için yola koyulur. 

 

Burada roman Perceval’in öyküsüne ara verir ve Gauvain’in öyküsü başlar. Chrétien de Troyes yeniden Perceval’in öyküsüne döndüğünde onu beş yıl sonra her şeyi unutmuş olarak buluruz. 

 

Perceval beş yıl boyunca oradan oraya dolaşmış ve başından bir çok olaylar geçmiştir. Ancak her şeyi unutmuştur.

 

Bir gün yolda on kadına eşlik eden üç şövalye ile karşılaşır. Şövalyelerden biri ona yaklaşır ve İsa’nın öldüğü günde silah taşıdığı için onu azarlar. Ancak Perceval zaman kavramını tamamen kaybettiğinden hangi günde olduğunu bilememektedir. Perceval onlara nereden geldiklerini sorar. Onlar, bir keşişin yanından gelmektedirler. Günahlarını bağışlatmak ve iyi bir kul olabilmek için ona gitmişlerdir.

 

Perceval keşişin nerede olduğunu öğrenir ve onu görmeye gider. Keşiş ona derdinin ne olduğunu sorunca başından geçenleri anlatır. Beş yıldır Tanrı’yı unutmuştu ve sadece kötülük yapmıştır. Ayrıca Balıkçı Kral’ın şatosuna gitmiş, kanayan mızrağı ve Graal’ı görmüş ancak hiçbir şey sormamıştır.

 

Keşiş ona adını sorar ve adının Perceval olduğunu öğrenince onu tanır :

 

-          Kardeşim, sana bu kadar zarar veren hiç bilemediğin bir günahın. Bu,senin anneni terkettiğin anda ona verdiğin acıdan kaynaklanmaktadır. O anda annen kapının eşiğinde yere yıkılmış ve ölmüştü. Bu günahın yüzünden mızrak ya da Graal hakkında bir şey soramadın. Başına bir çok kötülük geldi. Ancak annen sana dua etmemiş olsaydı şimdi burada olamazdır. Onun duasının gücü sayesinde ölümden ya da hapisten kurtuldun. Fakat günahın dilini dondurdu ve sen mızrağın kanadığını görünce bir şey soramadın. Aklın seni ayıltmadı ve çılgınlığın Graal’ı kimin kullandığını sordurtmadı. Graal ile hizmet edilen benim erkek kardeşimdir. Kız kardeşim ise senin annendi. Şunu iyi bil ki Balıkçı Kral Graal ile servis yapılan kralın oğludur. Fakat Graal’ın içinde bir şey yoktur. Fakat o kutsal olduğu sürece, Kral da inançlı olduğu sürece onu hayatta tutmaktadır.  Bu Graal’dan kaynaklanmaktadır. Kral ise on iki senedir Graal’in girdiğini gördüğün odadan çıkmamıştır. Şimdi ise seni günahlarından bağışlayacağım.

-          Amca, bunu bütün kalbimle istiyorum. Beni de yeğeniniz olarak çağırınız. Ben de size, sizi daha çok sevebilmek için Amca demeyi istiyorum.

-          Doğrudur yeğenim. Fakat dinle! Eğer ruhunun içinde merhamet varsa, bağışlanman için her şeyden önce sabahları kiliseye gideceksin. […] Tanrı’yı sev ve ona inan, ona hizmet et ! […] Burada benimle iki gün daha kalmanı ve ben ne yiyorsam onu yemeni istiyorum. ”

 

Perceval bunu kabul eder. Keşiş ona büyük bir gizlilik içinde, ezberleyene kadar bir dua okutur. Bu dua Tanrı’nın, bir insanın telaffuz edemeyeceği en kudretli adlarından bir çoğunu içermektedir. Perceval duayı ezberledikten sonra,keşiş ona çok büyük bir tehlike olmadıkça bu duayı okumaması gerektiğini söyler. Perceval kabul eder ve Paskalya’ya kadar orada kalır.

 

Burada Perceval’in öyküsü son bulur ve Gauvain’in öyküsüne geri döneriz. Ancak bu öykü de, Perceval’in öyküsü de Chrétien de Troyes’in ölümü yüzünden yarım kalmıştır.

 

Orta Çağ boyunca bu öykülere “devam” yazan bir çok yazar olmuştur. Ancak orijinaline benzese de özünde farklılıklar olmuştur.  

 

 

Roman hakkında :

 

Bu romanda dikkat çekici bir çok nokta vardır. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz bu kabın daha Hıristiyanlaşmış anlam kazanmadığı, başka bir deyişle, İsa’nın kanının konulduğu kap diye söz edilmediğidir. Roman Hristiyanlık motiflerini kullansa da aslında ezoterik içerikli bir romandır. Burada Şövalyenin kendini geliştirmesi söz konusudur.
 

Romanın başında Perceval’in adı verilmez asında Perceval de kendi adını bilmez. Daha sonra başından geçenleri anlatırken “malum olur”.

 

Romanın başında verilmek istenen mesaj, Perceval’in adını bilmemesi, çok saf olması, cahilce konuşmaları onun daha erginleşmemiş olduğunun göstergesidir. Şövalyeleri bile melek sanmıştır. Burada şövalye aslında inisiyedir. Perceval’in de bu yola girmesi gerekmektedir. Ancak Perceval’in bu yolda ilerlemesi için bir engel vardır, o da annesi. Annesinin dul olması,ona hiçbir şey göstermemesi, şövalyelik olayına karşı olması  aslında bir erkeğin ilerlemesini karşısında olan anne motifini vurgulamaktır. Perceval ayrılmakla aslında onula ilişkisini kesmekte, anne hegemonyasından çıkmaktadır. Bu annenin ölümü ile de sembolize olur. Artık Perceval’in olgunluk yolculuğu başlamıştır. Burada başka bir sembolizmle de ilişkilendirme yapabiliriz. Anneden kurtulma ile Perceval bir tür rahimden çıkma, kendi kabuğundan çıkma, etrafını saran yanılsamalardan ve etkilerden kurtulma, yolculuğa başlama sürecine de girmiş olmaktadır.

 

Perceval’in yolda rastladığı kız ise, daha dış dünyayı tanımayan ve onunla ilk kez karşılaşan birinin hatalarını sembolize etmektedir. Dikkatle incelersek, Perceval burada alması gerekenleri, daha neye hakkı olduğunu bilmeden, zorla almaktadır. Bu daha erginleşmediğini de göstermektedir. Ayrıca Perceval burayı manastır zannetmiştir. Bu da daha nerede erginleşeceğini bilmeyenlerin uğradığı yanılgılıyı göstermektedir.

 

Perceval’in bundan sonraki uğrağı ise Kral Arthur’un sarayıdır. Arthur’un sarayı Perceval’in erginlenmesi gereken yerdir. Ancak erginlenmeyi istemesini yanı sıra Perceval birtakım yolculuklar ve işler yapmak zorundadır. Bu işlerden ilki kraliçenin altın kupasını getirmektir. Bu da ilginç bir motif olarak karşımıza çıkar, kraliçenin altın kupasını aramaya çıkmak, sembolik olarak Perceval’in kendi içinde yapacağı bir yolculuğu ve arayışı belirttiği gibi daha sonradan ortaya çıkacak olan en büyük arayışın, Graal arayışının ilk örneğini verir. Bu bağlamda ilk aradığının kupa olması anlamlıdır.

 

Perceval kupayı alır ve öldürdüğü şövalyenin giysilerini kuşanır. Sembolik olarak içindeki maddiyatı yenmiş, öldürmüş ve erginlenme adayı olmayı başarmıştır. Bu yüzden şövalye giysileri giyer. Perceval kupayı bulmasına rağmen yolculuğuna devam eder çünkü bu yolculuk onun erginlenmesine katkıda bulunacaktır.

 

Perceval bundan sonraki aşamada Gorneman de Gorhaut ile karşılaşır. Bu Perceval’in eğitiminde en önemli rol oynayacak kişidir.  Burada ilginç bir diyalog geçer. Perceval kendi adını bilmediği halde Gorneman de Gorhaut’a ısrarla adını sorar. Bu daha ileri aşamalardaki üstadı tanımak için gereklidir. Gorneman de Gorhaut ona öğretebileceği her şeyi öğretmeye çalışır. Ayrıca nasihatler eder ancak yanlış anlamalar yüzünden bu nasihatler ilerde Perceval’in başına dertler açacaktır. 

 

Perceval daha sonra Blanchefleur ile karşılaşır. Blanche Fleur, Beyaz Çiçek demektir.  Bu kadın Perceval için bütün dişisel özellikleri temsil edecek ve Perceval onun için savaşacaktır. Böylece şövalyenin aşk ideali de işin içine girmiş olur. Ancak,daha annesinin öldüğünü bilmeyen Perceval annesini aramak zorundadır ve yeniden yola çıkar. Burada Perceval’in diğer şövalye romanlarından farkı öne çıkar. Şan ve şöhret peşinde yolculuklara çıkan diğer şövalyelerin aksine Perceval bu yolculuklarda kendini aramaktadır.  Bu da bu romanın ezoterik karakterini göstermektedir.

 

Perceval sonunda Balıkçı Kral’a rastlar ve şatosuna gelir. Bu şato da daha sonra anlaşılacağı gibi semboliktir. Bir erginlenme basamağını temsil etmektedir.  Balıkçı Kral burada Perceval’e bir kılıç hediye eder. Perceval şaşırmaz. Zaten şaşırmaması gerekmektedir; bu onun erginlenme aşamasında kazanması gereken bir armağandır. 

 

Romanın en can alıcı yeri Graal’in geçişidir. Graal’dan önce kanayan mızrak geçer. Kanayan mızrak, daha sonra romanı devam ettirenler açısından Graal’in İsa’nın kanının  konduğu kap olduğunun en iyi kanıtıdır.  Yuhanna İnciline  göre İsa çarmıhtayken  Romalı bir asker mızrağını onu böğrüne saplamıştır :

 

           “İsa’ya gelince onun ölmüş olduğunu gördüler. Onun için bacaklarını kırmadılar. Ama askerlerden biri onun böğrünü mızrakla deldi. Böğründen hemen kan ve su aktı.”

 

İşte buradan mızrak ve kap ilişkilendirilmiş ve mızrak bu mızrak kap da İsa’nın kanının konduğu hatta son yemekte kullandığı kap olarak kabul edilmiştir. Ancak buradaki sembolizm farklıdır. Burada ışıklar içinde gelen Graal insanın yolculuğunun sonunda bulması gereken tanrısal özü simgeler. Mızrak ise bu yoldaki tehlikeyi. Bu tanrısal öz insan içindir ve insanın içindedir. Perceval’in bunu sorması,sorgulaması ve yanıtını alması gerekiyordu. Bunu sorgulamayan erginlenme adayı olarak şatoyu kaybeden Perceval bundan sora da aramak için çok uğraşacaktır. Bu bulunmadıkça insan rahat edemez etrafına da yaralı olamaz.

 

Çıktığında bir ölümle karşılaşır Perceval. Kadının yanında bir ceset vardır. Bu Perceval için bir şanstır. Çünkü burada konuşurken adı ona malum olur. Bir ceset ve arkasından gelen adını öğrenme aslında Perceval’in yeniden doğuşunu sembolize eder.

 

Perceval’in Graal için yapacağı yolculuk bu özü aramak için olacaktır. Ne var ki bu hatayı yapan Perceval amacını da kaybeder ne yaptığını bilemeden dolaşır durur. Bu arada kötülük de yapmıştır. Bu da amacını kaybeden insan için normaldir. Bu arada Perceval, karların üzerinde üç damla kan görür ve transa geçer; bu ona Blanchefleur’ü anımsatır. Karların üzerindeki kan eski Galya öykülerinde sık rastlanan bir motiftir. Beyaz üzerinde üç damla kırmızı kanın da aslında sembolik  bir anlam taşıyor olması yüksek olasılıktır.

 

Perceval için asıl şok kral Arthur’un sarayında olur. Orada eğlenceye giden Perceval’in aslında burada bulunmaya hakkı yoktur; çünkü daha yapması gerekenleri tamamlamamıştır, unuttuklarını hatırlamaya başladığı halde vaktini burada eğlence ile geçirmektedir. Ancak uzun sürmez ; oraya gelen çok çirkin bir kız gerçekleri Perceval’in yüzüne vurur. Zaten gerçekler de kız kadar çirkindir. Burada Blanchefleur’ün güzelliği ile bu kızın çirkinliği de bir zıtlık oluşturmaktadır.

 

Roman burada yeniden Gauvain’e dönüp Perceval’i bırakır. Ancak yeniden Perceval’e döndüğünde onu yine yoldan çıkmış buluruz.

 

Perceval’in kendini toparlaması keşiş sayesinde olur. Keşiş aynı zamanda Perceval’in amcasıdır. Bu ilginçtir, çünkü ona adını hatırlatan kız da akrabasıdır. Bu motif, aslında Perceval’in iç dünyasında olan olayları göstermek için kullanılmaktadır. Bu bağlamda keşiş aslında Perceval’in iç dünyasında sorulara bulduğu yanıttır. Artık Perceval hatalarını anlamış ve yeniden erginlenme yoluna koyulmuştur.

 

Ne yazık ki romanın geri kalan kısmı Chrétien de Troyes tarafından tamamlanamamıştır. Ondan sonra bu romana devam yazanlar buna sadık kalmaya çalışmışlar ama zamanla Hıristiyanlaşmış Graal, daha doğrusu Saint Graal edebiyatı doğmuştur. Oysa Chrétien de Troyes’a göre baktığımızda kutsal kabın hayat verme dışında bir özelliği yoktur; hatta Graal’ın burada tamamen pagan bir motif bile olduğu söylenebilir. 

 

 

GRAAL’IN HRISTIYANLAŞMASI : ESTOIRE DU GRAAL

 

Graal Hristiyanlaşınca, daha önce de belirttiğimiz gibi Arithmatea’lı Joseph tarafından İsa’nın kanının konduğu kap olarak kabul edilir. Oysa İncillerde böyle bir pasaj yoktur. İnciller Arithmatea’lı Joseph’ten şöyle bahsederler :

 

           “Akşama doğru Yusuf adında zengin bir Aramatyalı geldi. O da İsa’nın bir öğrencisiydi. Pilatus’a gidip İsa’nın cesedini istedi. Pilatus da cesedin ona verilmesini buyurdu. Yusuf cesedi aldı, temiz keten beze sardı, kayaya oydurmuş olduğu kendi yeni mezarına yatırdı. Mezarın girişine büyük bir taş yuvarlayıp oradan ayrıldı. Mecdelli Meryem ile öteki Meryem ise orada, mezarın karşısında oturuyorlardı. “(Matta 27 : 57-61)
 

           “O gün Hazırlık günü yani Sept gününden önceki gündü. Artık akşam oluyordu. Bu nedenle, Yüksek Kurul’un saygın bir üyesi olup Tanrı’nın Egemenliğini ümitle bekleyen Aramatya’lı Yusuf geldi, cesaretini toplayıp Pilatus’un huzuruna çıktı ve İsa’nın cesedini istedi. Pilatus, İsa’nın bu kadar ölmüş olmasına şaştı. bu kadar ölmüş olmasına şaştı. Yüzbaşıyı çağırıp «Öleli çok oldu mu ?» diye sordu. Yüzbaşından durumu öğrenince Yusuf’a cesedi alması için izin verdi. Yusuf da keten bez satın aldı, cesedi çarmıhtan indirip beze sardı ve kayadan oyulmuş bir mezara yatırarak mezarın girişine bir taş yuvarladı. Mecdeli Meryem ile Yose’nin annesi Meryem, İsa’nın nereye konduğunu gördüler.”(Markos 15 : 42-47)
 

           “Yüksek Kurul üyelerinden Yusuf adında iyi ve doğru bir adam vardı. Bir Yahudi kenti olan Aramatya’dan olup Tanrı’nın egemenliğini ümitle bekleyen Yusuf Kurul’un kararını ve eylemini onaylamamıştı. Yusuf, Pilatus’a gidip İsa’nın cesedini istedi. Cesedi çarmıhtan indirip keten beze sardı ve daha kimsenin konulmadığı, kayaya oyulmuş bir mezara yatırdı. Hazırlık günüydü ve Sept günü başlamak üzereydi. İsa’yla birlikte Celile’den gelmiş olan kadınlar da Yusuf’un ardından giderek mezarı ve İsa’nın ölüsünün oraya nasıl konduğunu gördüler. Evlerine dönerek baharat ve hoş kokulu yağlar hazırladılar. Ama Sept günü, Tanrı’nın buyruğu uyarınca dinlendiler. “ (Luka 23 : 50-56)
 

           “ Bundan sonra Aramatyalı Yusuf, İsa’nın cesedini kaldırmak için Pilatus’a başvurdu. Yusuf İsa’nın öğrencisiydi, ama Yahudilerden korktuğundan bunu gizli tutuyordu. Pilatus izin verince, Yusuf gelip İsa’nın cesedini kaldırdı. Daha önce geceleyin İsa’nın yanına gelmiş olan Nikodim de otuz litre kadar mür ve sarısabır özü alarak geldi. İkisi İsa’nın cesedini alıp Yahudilerin gömme geleneğine uygun olarak onu baharatla keten bezlere sardılar. İsa’nın çarmıha gerildiği yerde bir bahçe, bu bahçenin içinde de henüz hiç kimsenin konulmadığı yeni bir mezar vardı. O gün Yahudilerin Hazırlık günüydü. Mezar da yakın olduğundan İsa’yı oraya koydular. “ (Yuhanna 19 : 38-42)[7]

 

Görüldüğü gibi her dört İncil de birbirlerine yakın sözler söylemektedirler ve Joseph’in adı İnciller’de başka bir yerde geçmez (Venit quidam homo dives ab Arimathia nomine Ioseph).

 

Burada yeri gelmişken, daha ileriye gitmeden Arihmatea’lı Joseph üzerinde biraz duralım. Arihmatea’lı Joseph İncil’de geçen en gizemli kişilerden biridir. Daha önce hiç söz edilmediği halde, İsa’nın cesedini ölümünden sonra o almış ve mezara yerleştirmiştir. Her dört İncil’in ifadesinden de onun saygı duyulan bir kişi olduğunu anlıyoruz.[8] Daha sonra kutsal kap efsanelerinde onun önem kazanması ise hem bu kişiliğinden hem de ölüyü almasından kaynaklanmaktadır. Vulgata’da Arimathia diye geçen yer ise, tıpkı Nasıra gibi tartışmalıdır. (Venit Ioseph ab Arimathia)

 

İnciller’in yazmadığını ise efsaneler anlatmaktadır. Buna göre Arimatea’lı Joseph, İsa’nın Son Yemek sırasında kullandığı kabı almıştır. Ölümünden sonra İsa’nın bedenini yıkarken , yaralarından akan kanı da bu kaba doldurmuştur. Daha sonra ise Joseph, İsa’nın cesedini çaldı diye zindana atılır. Zindanda, İsa Joseph’e gözükür ve kabı ona emanet eder. Gözden kaybolmadan önce, İsa ona birtakım sırları öğretir. Zindanda ise, mucizevi olarak, Joseph’i bir güvercin besler.

 

70 yılında zindandan kurtulan Joseph, kızkardeşi, kızkardeşinin kocası Bron ve bir kaç kişi ile birlikte sürgüne gider. İlk Masa da bu esnada kurulur. Bu masa son yemeği canlandırmaktadır ve İsa’nın oturması gereken yerde bir balık vardır, Yahuda’nın yeri ise boştur.

 

Arihmatea’lı Joseph bazı kaynaklara göre İngiltere’ye gitmiştir ve ilk kiliseyi, Meryem adına, Glastonbury de kurmuştur. Burada yapılan kazılarda efsanenin söylediği kadar eski olmasa da manastır kalıntıları bulunmuştur. Glastonbury bir çok söylenceye konu olmuş bir yerdir. Perlesvaus adlı romanda Avalon ile özdeşleşmiştir. Buraya ilgiyi çeken bir olay da Orta Çağ’da Arthur ve Guinevere’in kemiklerinin burada olduğuna inanılmasıdır.

 

Başka kaynaklara göre ise Arihmatea’lı Joseph ancak Avrupa’ya kadar gitmiş ve Graal’ı Bron’a emanet etmiştir. Graal Arthur zamanına kadar gelip geçen bir çok şövalye tarafından korunagelmiştir. Merlin Yuvarlak Masa’yı Graal için yapmış ve Graal ellerinde olmadığı için de Graal’in kutsal aranışı( Queste) başlamıştır.

 

Bu efsane Robert de Boron’un Estoire Du Graal adlı eserinde ayrıntılı olarak geçer :

 
 

Estoire du Graal

 

Robert de Boron’un  bu eseri ne zaman yazmış olduğu tam olarak bilinmemekle beraber Chrétien de Troyes’dan sonra yazdığı kesindir. Yazar, eserde Orta Çağlarda bilinen bir çok dini öyküden de alıntı yapmıştır. Eserin en önemli kişisi olan Arithmatea’lı Joseph hakkında yararlandığı en önemli kaynak o dönemde ortada olduğu bilinen ve kabul edilmeyen bir İncil olan Nicodemus İncili’dir.

 

Üçüncü Yüzyılda yazıldığı düşünülen bu İncil, dört incilin arasına girememiş olsa da, büyük kitleler arasında popüler olabilmiştir. Orta Çağ boyunca da bu tür efsanelere kaynaklık etmesi onun azımsanmayacak ölçüde okunduğunu göstermektedir.

 

Eserin konusu :

 

Eser, dönemin yaygın inanışı olan, azizler ve peygamberler dahil olmak üzere ölen herkesin Cehenneme gideceğinin anlatılması ile başlar. Daha sonra o dönemdeki inanışa göre Meryem’in doğumu anlatılır ; bunu, Adem’in ilk günahının bedelini İsa’nın ödediğinin açıklanması takip eder.

 

Öykü İsa’nın havarileri ile yediği son yemekle devam eder. Simon’un evinde yemek yenmiştir ve Judas İsa’yı ihbar etmiştir. Askerler gelir ve İsa’yı yakalar.

 

           “İsa’yı böylece götürürler ve amaçlarının bir bölümü gerçekleşmiş olur. Havariler ise ruhlarında ölümü hissetmişlerdir. Bu arada Simon’un evinde muhteşem bir çanak vardı ve İsa son yemekte onu kullanmıştı. İsa Pilatus’un karşısına götürüldüğünde bu çanağı bir Yahudi bulmuş ve almıştı.  ”

 

Bu arada İsa Pilatus’un karşısına çıkartılmıştı. Aslında İsa’yı suçlayacak çok neden yoktur. Pilatus da bu işe gönüllü değildir. Ancak yine de İsa’nın cezalandırılmasını istemeye istemeye kabul eder. Bu arada çanağın öyküsü de devam etmektedir :

 

           “Simon’un evinden çanağı alan Yahudi onu saklamaya devam etmektedir. Pilatus’u bulur ve çanağı ona verir. Pilatus onu güvenli bir yere koyar. Bu arada İsa’nın ölüm haberi gelir. Bu haber Joseph’i sinirlendirir ve Joseph derhal Pilatus’u görmeye gider ve karşısına çıkar :

-   Sana beş şövalyemle birlikte uzun süreler hizmet ettim, ancak hiç karşılığını göremedim. Ancak verdiğin bunca sözlerin üzerine dediğimi yaparsan bana bir karşılık vermiş olursun.

-    İste! Eğer senyörüme karşı gelmeyeceksem istediğini vereceğim. Sen bunu hak ettin.

-    O zaman, Senyör, Yahudilerin çarmıha germiş oldukları İsa’nın bedenini istiyorum.

-     Ben senin daha önemli şeyler isteyeceğini tahmin ediyordum. Madem bunu istiyorsun hizmetlerinin karşılığında, alacaksın.  ”

 

Ancak Joseph İsa’nın bedenini almaya gittiğinde onu alamaz. Çünkü üç gün sonra dirileceğini söylemiştir ve dirildiğinde nöbetçilerin onu öldürmeleri gerekmektedir.
 

Joseph Pilatus’un yanına geri döner, Pilatus çok sinirlenir. Nicodemos adında birine Joseph ile beraber gitmesi için talimat verir.

 

“ - Derhal oraya Joseph ile birlikte gidiniz. İsa’yı  o katillerin çiviledikleri tahtadan alıp Joseph’e veriniz.

   Pilatus o arada çanağı alır ve çanağı anımsadığına memnun olur:

-          Bu adamı çok seviyordunuz değil mi?

-          Evet efendim!”

 

Joseph ve Nicodemos İsa’nın bedenini almaya giderler. Ancak Yahudiler razı olmazlar; Pilatus’a şikayete giderler. Bu arada Joseph İsa’nın bedenini alır :
 

           “Joseph [İsa’nın bedenini] kollarının arasına alır ve yavaşça yere koyar. Cesedi yıkadığında kan aktığını görür.[...] Hemen çanağı alır ve kanlar başka bir yere akmasın diye çanağa doldurur. […] Kan böylece çanakta toplanmış olur. Daha sonra Joseph bedeni bir kumaşa sarar ve kendi için seçmiş olduğu bir mezara koyar.”

 

Bu arada Yahudiler Pilatus’un yanına varmışlardır. Pilatus onlara mezarı iyi gözlemelerini ve İsa’nın takipçilerinin cesedi almamaları için uyanık olmalarını söyler. Ancak iş beklendiği gibi olmaz. İsa dirilir ve Mecdeli Meryem[9] ile havarilere gözükür. Cesedi bulamayan nöbetçiler ise çılgına dönerler ve suçu Nicomedos ile Joseph’e atmaya karar verirler. İkisini evine doğru yönelirler. Geleceklerini önceden haber alan Nicomedos kaçmıştır ; o zaman Joseph’in evine gelirler. Joseph’i evde yakalarlar ve İsa’nın bedenini nereye sakladığını sorarlar. Joseph bilmediğini söyler. O zaman Joseph’i alır, başka bir eve götürürler ve orada döverler. Sonra da, oradaki bir kuleye hapsederler.

 

Pilatus Joseph’in kaybolmasına çok sinirlenmiştir, ancak bir şey yapamaz. Bu arada Tanrı Joseph’i unutmamıştır :

 

           “Onu hapiste bulur ve elleriyle çanağını getirir, çanaktan müthiş bir ışık çıkmaktadır. Joseph’in kalbi coşku ile dolmuştur; Tanrı ona kanını doldurduğu çanağı getirmiştir ve Joseph görünce Kutsal Ruh ile dolmuştur:

-          Tanrım, bu parlaklık nereden geliyor?

-          Joseph, korkma! Tanrı’nın kudreti sana yardıma geldi. Şunu bil ki o seni kurtaracak ve Cennete götürecek.

-          Senyör! Size bakamıyorum, sizi tanıyamıyorum. Gözlerim kamaşıyor.

-          Joseph, beni dinle ve söyleyeceklerime inan! Ben Tanrı’nın günahkarları lanetten kurtarmak için gönderdiği oğluyum. Ben bu dünyaya ölümü yaşamak, haç üstünde ölmek için geldim. […] Sen bu dünyayı terk edeceğin zaman sonsuz hayata kavuşacaksın. Hiçbir müridimi beraberimde götürmedim. Neden olduğunu biliyor musun? Sen beni o haçın üstünden indirdiğinden beri sana nasıl derin bir sevgi duyuyorum bilmiyorlar. Sen bundan gereksiz bir gurur duymadın. Tanrı ve senden başka kimse asil kalbini bilmiyor. Beni gizlice sevdin, inan ben de seni sevdim.
 

Efendimiz böyle diyerek,kutsal kanın Joseph tarafından doldurulduğu ulu ve değerli çanağı ona sundu. Çanağı görür görmez Joseph onu tanıdı ve çok mutlu oldu. Fakat şaşkınlığı daha da büyüktü, çünkü kimse onun çanağı nereye sakladığını bilmiyordu. Hemen diz çöktü ve Efendimize teşekkür etti.
 

-         Efendim, kanınızı doldurmuş olduğum bu çok değerli çanağı saklama ayrıcalığına sahip olabilecek miyim?

-         Bunu saklayacak olan sen ve senin onu emanet edeceğin kişidir. Sen dikkatli bir bekçi olacaksın, çünkü onu, ona sahip üç kişiye emanet edebileceksin. Bunlar onu Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına alacaklar ve hepsi de inanacaklar ki üçü de bir. […] Joseph çok iyi biliyorsun ki, son yemeği,Perşembe günü, Simon’un evinde yedim. Ekmeği ve şarabı kutsadım,onlara dedim ki bu ekmekle benim etimi yiyorlar, şarapla kanımı içiyorlar. Bu masa her yerde temsil edilecek.[…]Kanımı koyduğun çanak, Çanak olarak anılacak ”

 

İsa Joseph’i ışıklar içinde bırakarak gider.

 

Aradan uzun bir zaman geçmiştir. Bu arada Joseph de tamamen unutulmuştur.


 

Queste Del Saint Graal

 

Graal ile ilgili bir önemli metin de Queste Del Saint Graal’dir.

 

Eserin, 1220 civarlarında  yazıldığı bilinmemekle beraber yazarının kim olduğu belli değildir. Estoire du Graal, Lancelot, Mort Artu gibi eserlerin yazarı  Robert de Boron tarafından yazıldığı öne sürülse de kesin değildir. 

 

Eserin Chrétien de Troyes’in eserinden en büyük farkı, bu eserde Graal’in artık Hıristiyanlaşmış anlamını kazanmış olması ve mucizeleridir. Artık burada Graal İsa’nın kanını taşıyan kaptır. Graal’in üzerine konulduğu masa da daha ileride göreceğimiz gibi semboliktir.

 

Eserin Konusu :

 

Pentecôte zamanıdır ve şövalyeler, her zaman olduğu gibi kral Arthur’un yanında toplanmışlardır. Aniden içeri güzel bir kız girer ve Lancelot’u sorar ve ondan ormana gelmesini ister. Lancelot bunu kabul eder. Yola çıkarlar ve yarım saat at sürdükten sonra bir vadiye gelirler. Burada bir rahibeler manastırı vardır. Lancelot burada kuzenleri  Lyonnel ve Bohort ile karşılaşır. Bu arada üç rahibe içeri girer. Yanlarında bir çocuk vardır : Galaad.

 

Rahibelerden biri bu çocuğun şövalye olması gerektiğini ve bunu Lancelot’un  yapabileceğini söyler. Ertesi gün Lancelot çocuğu şövalye yapar. Galaad’dan kral Arthur’un sarayına gelmesini ister ancak Galaad bunu kabul etmez. Rahibe zamanı geldiğinde Galaad’ın geleceğini söyler. 

 

Lancelot Camaalot’a kral Arthur’un yanına döner. Sarayda kuzenleri ile olup bitenler hakkında konuşurlar. Kuzenlerine göre çocuk Lancelot’a çok benzemektedir ; bu çocuk olsa olsa Balıkçı Kral’ın güzel kızının çocuğu olmalıdır. Lancelot ve kuzenleri Yuvarlak Masanın olduğu yere giderler. Oradaki bir yerin o gün dolacağını öğrenirler.

 

Kral Arthur, Lancelot ve kuzenlerinin gelmesinden çok memnun olmuştur. Hemen ziyafet düzenlenir. Ancak ziyafet sırasında olağanüstü olaylar olmaktadır.

 

Yemek zamanı geldiğinde habercilerden biri gelir ve suda  garip bir kütlenin yüzdüğünü söyler. Kral baronları ile birlikte gittiğinde bir mermer kütlesi ve ona saplı bir kılıç görür. Taşın üzerinde altın harflerle şu yazılar vardır :

           “Ait olmam gereken kişi dışında hiç kimse beni buradan çıkartamaz. Ve bu kişi Dünyanın en iyi şövalyesi olacak.”
 

Kral Arthur’un isteği üzerine bütün şövalyeler denerler ancak başaramazlar.

 

Kral Arthur’un emriyle borular çalınır ve şövalyeler yemek için dönerler. Bir tanesi hariç bütün koltuklar doludur.

 

Olağanüstü olaylar yemek boyunca da sürer. Tam yemek yerlerken bir anda sarayın kapıları ve pencereleri görünmeyen bir güç tarafından kapanır. Hemen ardından da beyazlara bürünmüş yaşlı bir adam belirir, kimse nereden geldiğini anlayamaz; beraberinde de kılıçsız bir şövalye vardır :

“Barış sizinle olsun! Kral Arthur sana beklenen şövalyeyi getirdim. O, Kral Davut’un asil soyundan ve Arithmatea’lı Joseph’ten gelme ve bu ülkenin ve diğer ülkelerin mucizelerini tamamlayacak kişidir.

Kral bu sözleri duyunca memnuniyetini belirtir. Bu kişinin Graal ile ilgili maceraları tamamlayacak kişi olduğunu söyler. Yaşlı adam maceraların yakında başlayacağını söyler. Galaad’ı yeniden giydirerek Yuvarlak Masaya götürürler. Boş olan yerin örtüsü açılınca artık daha farklı bir yazı olduğunu görürler : Burası Galaad’ın yeridir. Yaşlı adam onu araya oturtur. Galaad  adama yanıt verir:

 

           “Artık geri dönebilirsiniz, sizden isteneni yaptınız. Benim için o kutsal yerde olan herkesi selamlayınız, amcam kral Pellés’i,atam Balıkçı Kral’ı. İlk fırsatta onları görmeye geleceğim.”

 

Artık bütün baronlar onu, gençliğine rağmen, Graal’in sırrını çözecek kişi olarak kabul etmektedirler. Kuzenler ise Galaad’ın Lancelot ile Balıkçı Kral’ın kızının oğlu olduğundan emindirler.

 

Kral Arthur Galaad’a onun beklenen şövalye olduğunu ve artık Graal arayışının yakın olduğunu söyler. Galaad’da üzerine düşeni yapacaktır. Nehrin kıyısına giderler. Galaad taşa saplı kılıcı hiçbir zorluk çekmeden alır. Artık en iyi şövalye odur. Bu arada nehir boyundan bir kızın geldiğini görürler. Kız Lancelot’u sorar :

 

           “Kızın önünde duran Lancelot kendini tanıtır. Kız Lancelot’u görünce ağlamaya başlar :

-          Ah! Dün sabahtan beri kaderiniz değişti.

-          Nasıl oldu bu ?

-          Herkesin önünde söyleyeceğim. Dün sabah dünyanın en iyi şövalyesi idiniz, bunu kim derse haklı idi çünkü öyleydiniz. Fakat bunu bugün biri derse yalan söylemiş olur, çünkü sizden iyisi var artık. Bunun en iyi kanıtı da sizin dokunmaya bile cesaret edemeyeceğiniz kılıç. Böylece unvanınız değişmiş oldu artık dünyanın en iyi şövalyesi olamayacaksınız.

Kız daha sonra krala doğru döner :

-          Kral Arthur, keşiş Nascien tarafından söylüyorum, bugün Britanya’da kimseye nasip olmamış bir şeref senin olacak. Senin için olmayacak ancak, bir başkası için olacak. Neden söz ettiğimi biliyor musun? Bu gece senin sarayında gözükecek olan Graal’dan”