|
İstanbulun
suriçinde oturuyorum ben... Yani yeninin içinde surlarla çevrilmiş olan
parçacığından ve yeninin içinde sıkışıp kalmış eski İstanbuldan bahsediyorum
sizlere... Ne var ki bunda diyebilirsiniz... Çok normal bir durum...
İstanbul koskoca bir şehir... Orada yaşıyorsan, elbette bir yerinde ikamet
edeceksin ... Ancak surlarla çevrili bu alanın tarihten gelen İlklerini ve
Enleriyle ilgili Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Sanat Tarihi
öğretim üyesi kültür tarihi araştırmacısı S.Faruk Göncüoğlunun İstanbulun
İlkleri ve Enleri kitabını okuyunca yeniden kendimi çok şanslı hissettim
böyle bir yerde ve adacıkta yaşadığım için... Neden mi? Bu tarihi yarımadaya
baktığımda her yanım tarih kokuyor da ondan... Belki bu yarımadada yaşayan
kimselerin çoğu bunun farkında değil ama, insan oturduğu yerin tarihsel
geçmişi öğrenip çoğu şeyin farkına varınca ve bunun tadını da çıkartınca tıpkı
benim gibi, büyük keyif alıyor... Bu yüzden ben de araştırmaya başladım, her
bir karışını eskinin...
Bu
arada da merak eder dururdum hep, bu yerleşim alanında şehirleşme fikrini ilk
kim düşünmüş diye... Bunun yanıtını kitabın her bir bölümündeki efsaneleri
yavaş yavaş okuyunca insan öğreniyor... Aslında bu efsanelerden daha
öncelerinde de İstanbulda yapılan arkeolojik kazılarda İstanbulda insan
kültürüne ait ilk izlerin Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz
Mağarasında görüldüğünü öğreniyoruz... Bu izler Neolitik ve Kalkolitik
dönemlere ait... Yani kısaca günümüzden 300 bin yıl öncesine kadar uzanan
insan yerleşim izleri var bu şehrin bir yerlerinde, bu bir mağara olsa bile...
Evet bu mağara, dönem dönem barınak ve tapınak olarak da kullanılmış. 7500
yıl öncesinden başlayarak, tarım kültürüne geçen insanlara mesken olmuş...
Ayrıca
bu mağaradan hariç Bostancı ve İçerenköy arasındaki kaya sığınaklarında,
Marmara kıyılarında Avcılar, Haramirede, karşı yakada Dudullu, Fikirtepe,
Pendik, Avşa adası, Boğaziçi Göksu deresi boylarında 100 bin, 50 bin, 7500 yıl
öncesine ait yerleşim izleri de bulunmuş...
Bu
arada çok enteresandır, oturduğum semte yakın olan ve bugün trafiği ve
kalabalığı ile ünlü olan Bayrampaşa semtindeki bir dere kıyısına M.Ö.
1200lerde Traklar, Frigyalılar, Bitinyalılar gelip yerleşmiş. O zamanlar bu
derenin adı Licus deresiymiş. Bu dere Topkapının kuzeyinden geçerek bugünkü
Yenikapı civarında Langada denize dökülüyormuş Osmanlı döneminde adı
Bayrampaşa Deresiymiş.
Bu
arada İstanbulun ilk efsanesi, dünyanın en güzel kadını için Sarayburnunda
kurulan bir masal sarayında başlıyor. Hadi bu efsaneyi Evliya Çelebinin
kaleminden öğrenelim...
Süleyman Aleyhisselam, Kaf dağlarına kadar yeryüzünün tek sultanı olduğu
halde, okyanusun ortasındaki Ferendüz Adasının hükümdarı Saydunu bir türlü
hükmü altına alamamıştı. Saydun çok gururluydu, Hazreti Süleyman da olsa
kimseye baş eğmiyordu. Hazreti Süleymanın buna çok canı sıkıldı ve Ferendüz
Adasına bir sefer tertip etti.
Hazreti
Süleyman bir gazaya gideceği zaman emir verir, tahtadan bir döşeme yaptırırdı.
Önce tahtı bu döşemeye yerleştirir, askerleri, hayvanları, bütün harp
aletleri, teçhizatı ve gerekli her şeyi de yüklettirir, sonra da şiddetle esen
rüzgara emrederdi. Rüzgar hemen tahtanın altına girer, sabahtan öğleye kadar
bir zaman içinde onları bir aylık yola götürürdü.
Bu
seferinde gene öyle oldu. Hazreti Süleyman Ferendüz Adasına gitti. İnsan ve
cinlerden müteşekkil ordusuyla Kral Saydunu yendi. Memleketini ve halkını
esir etti. Sonra da Saydunu huzuruna getirtip ateş saçan kılıcıyla onu
öldürdü. Ferendüz Kralı Saydunun dünyada eşi emsali olmayan güzellikte bir
genç kızı vardı. Adı Alinaydı. Süleyman Aleyhisselam Alinayı savaş hediyesi
olarak aldı ve Hak dinine davet ederek onunla evlendi.
Hazreti Süleymanın nesebleri saf ve şeref sahibi ailelerden olan hanımları
vardı, ama Alina hepsinden başkaydı. Hazreti Süleyman ona kadınlardan
hiçbirini sevmediği kadar severek kalbini verdi. Fakat Alina hep keder içinde
yaşıyor, hep ağlıyordu. Hazreti Süleyman bir gün kendisine sordu: Güzel Alina,
senden ayrılmayan bu kaygı ve eksilmeyen bu gözyaşları nedir? diye.
Alina
ise; Ya Eminullah, babamı hatırladıkça keder ve hasret içinde kalıyorum,
emret de benim için babamın bir heykelini yapsınlar. Sonra da bir saray
yaptır, ömrümün geri kalan kısmını o sarayda dua ve ibadetle geçireyim.
Babamın heykeline baktıkça da kederlerim gider...
Hazreti Süleyman sevgili hanımının bu ricasını kabul etti ve hemen insanları,
cinleri, kuşları, rüzgarları toplayıp emir verdi: Tez olun... Dünyanın en
güzel yeri neresidir, bulup bana haber verin. Hazreti Süleyman Alinasına
yaptıracağı sarayın, dünyanın en güzel yerinde olmasını istiyordu.
Cinler, insanlar, kuşlar ve rüzgarlar yedi gün sonra haber getirdiler:
Süleyman Aleyhisselam hemen İstanbula geldi. Sarayburnunda bir gece geçirdi.
Sabahleyin uyanınca havanın ve suyun etkisiyle kendisini tam manasıyla genç ve
kuvvetli hissetti. Sonra cinlere emir verip hemen burada bir saray yaptırdı ve
kıyamete kadar mamur olsun diye İstanbul için hayr duası etti.
Efsaneni sonu ise acıklıdır. Meğer güzel Alina bu sarayda gizli gizli
babasının heykeline taparmış!.. Hak dininin bir peygamberi olan Süleyman
Aleyhisselam bunu öğrenince sevgili Alinasını öldürdü. Biz Allahın
kullarıyız, hep Allahın katına döneceğiz ayetini okuduktan sonra o putu,
yani Alinanın babasının heykelini kırdı. Ardından temiz elbiseler
getirilmesini emretti. Bu elbiselerin iplikleri ancak bakire kızlar tarafından
eğrilir ve dokunur, ancak bakire kızlar tarafından yıkanırdı. Hazreti Süleyman
bunları giydi. Açık bir yere çıkarak yere kül serpilmesini emretti. Sonra bu
külün üzerine oturdu, Allaha dua etti. Dünyanın en güzel yerinde yaptırdığı
bu sarayda karısı tarafından işlenen günahın affını diledi. Ondan sonra
Sarayburnunu da, yaptırdığı sarayı da olduğu gibi bırakıp Kudüse döndü.
Evliya
Çelebi böylece efsaneyi kaydettikten sonra Sarayburnuna Sarayburnu
denilmesinin sebebi de budur demeye getirdi. Hatta Milletler ve Hükümdarlar
Tarihi adlı büyük eserinde tarihçi Taberi de yer zikretmeden bu rivayeti
anlatır. Biz de bunu böylece alıyoruz. Hatta Evliya Çelebi, Hazreti
Süleymandan sonra oğlunun Sarayburnunda bir çok binalar yaptırdığını ve
burasını merkez edindiğini, sonradan gelen kralların İstanbula Hazreti
Süleyman makamıdır deyip çok önem verdiklerini, burasını mamur kıldıklarını
yazar.
Yine
Istanbulun ilk kuruluşu hakkında çeşitli efsaneler var bu kitapta... Bunları
da satırları okudukça öğreniyoruz...
Orta
Yunanistan kentlerinden biri olan Megaradan bir grup yeni bir yurt kurmak
üzere geldikleri Boğaziçini geçerek, M.Ö. 685-680 yılları arasında ilk önce
Kadıköyü (Kalkedon) kuruyorlar. Ardından M.Ö. 660-657 yılları arasında da bir
başka Megaralı grup başlarında grup lideri Byzas (Bizas) ile gelerek,
Sarayburnunda bugünkü İstanbul şehrini kuruyorlar. Bu şehir kurucusundan
dolayıdır ki II. Yüzyıla kadar Byzantion (Bizantion) olarak adlandırılıyor.
Sarayburnu hakkında eski Yunan mitolojisinden gelme ve eski tarihçilerin,
coğrafyacıların yazdığı bir başka meşhur efsane daha var... Eski Yunanistanda
bulunan Megaralılar başlarında kralları Byzas olduğu halde, yeni bir şehir
kurmak üzere yola çıkarlar. Daha önce, Delfi kahinine kuracakları şehrin
nerede olabileceğini sorarlar. Kahin Körler memleketinin karşısı cevabını
verir... Megaralılar dolaşa dolaşa Sarayburnuna, bugünkü Topkapı Sarayının
bulunduğu tepeye gelirler. Buraya hayran kalırlar. Karşı sahilde Kalkedon
şehrini görürler. Sarayburnu dururken Kalkedonyalıların orada şehir
kurmalarını körlük olarak nitelendirirler. Kahinin bahsettiği körler
memleketinin burası; Kalkedon olduğuna karar vererek şehirlerini
Sarayburnunda kurarlar. Şehrin adını da krallarının adı olan Byzas
koyarlar. İlk İstanbul budur. Her iki efsane de İstanbulun ilk olarak
Sarayburnunda kurulduğunu hikaye eder.
Tarihler bu hadisenin Hazreti İsanın doğumundan 658 sene evvel vukuu
bulduğunu yazar. Kalkedon şehri de bugünkü Harem-Salacak kıyılarının üstündeki
yükseklikte, daha çok Doğancılar semtindedir. Üsküdar o zamanlar derin bir koy
ve Kalkedonun limanıydı. Kalken soluna doğru yayıldı ve çok sonra Kadıköy
adını aldı.
Daha
sonra Istanbul, Büyük Roma İmparatoru I. Konstantinus tarafından ilk defa bir
imparatorluğun başkenti yapıldı. M.S. 324-330 yılları arasında altı yıllık bir
yeniden inşadan sonra kent, dört kat büyüyerek 11 Mayıs 330 tarihinde büyük
Romanın başkenti oldu. Ve başkent oluşu 40 gün süren eğlencelerle kutlandı.
Roma İmparatorluğunun başkenti Romadan İstanbula taşınmıştı. O zaman
verilen adı ile İstanbula Yeni Roma (Nova Roma) dendi. Daha sonraki
tarihlerde kent Konstantinopolis olarak adlandırıldı.
Evliya
Çelebiye göre dünyada en çok ismi olan şehir İstanbuldur... İstanbul kentine
Latinler Makedonya, Süryaniler Yankoviçe, Aleksandra, Yahudiler Vizendovina,
Frenkler Yağfuriye, Pozantiyam, Konstantiniye, Avusturyalılar (Nemçe) Konstantinopol,
Ruslar Tekfüriye, Macarlar Vizendovar,
Felemenkler
(Hollandalılar) İstefaniye, Portekizliler Kostin, Araplar
Konstantiniyye-i Kübra (Büyük İstanbul), İranlılar Kayser-i Zemin (Yeryüzü
İmparatoru), Hindliler Taht-ı Rum (Roma hükümdarlığı), Moğollar Çakdurkan,
Tatarlar Sakalya adlarını vermişlerdir.
Bizantion kentin tarihini başlatan ismidir. Latincede Bizantoum,
Grekçede Vizantiondu. İstanbul Latince ilk adını Büyük Roma İmparatoru
Septimius Severusun oğlu Antoniusun ismini bu şehre vermesi ile almıştır.
M.S. 2. yüzyılda Ermeni kaynaklarında şehrin adının İstanbol veya Istınbol
olarak yer alması daha da ilginçtir. 14. yüzyılda İbn Batuta da Astanbul
olarak bahseder. Peygamber efendimizin hadis-i şerifine göre şehrin adı
Kostantıniyyedir. Osmanlı döneminde şehrin adları o kadar çoğalmıştır ki
bunlardan bazıları şunlardır: Dersaadet (Saadet Kapısı), Der-i Devlet,
Deraliye, Asitane, Darüs-Saltana, İslambol... Sultan III. Mustafa 1762
yılında İstanbula Konstantiniyye denmesini yasakladı. Fakat sonraları 19.
yüzyıl sonuna kadar Türkçede bu ad kullanıldı. Aynı zamanda Arapça olarak
verilen Belde-i Tayyibe (Güzel kent) adı Ebced hesabına göre İstanbulun
fetih tarihi olan hicri 857 (Miladi 1453) rakamını ifade eder.
Tabii
bu kadar güzel bir şehir kurulur da bu şehri gök ve yer afetlerinden ve her
türlü belalardan korumak amacıyla büyü ve tılsımlar yapılmaz mı? Yapılır
elbet... Bunların çoğu da bugün hala ayaktadır... Bu konudaki bilgiyi de
Evliya Çelebinin Seyahatnamesinden öğreniyoruz...
Evliya
Çelebiye göre; Bizans İmparatorları Yanko, Vezondan ve Konstantinus döneminde
halkının gök ve yer afetlerinden korunmaları için İstanbul çok güzel imar
edilmiş. Ve bu arada başka ülkelerden de İstanbula getirilen ünlü mühendis ve
mimarlar tarafından, kenti türlü belalardan korumak amacıyla 27 tılsımlı anıt
dikilmiş. Bu tılsımlı anıtlardan ilk on beşi şunlarmış:
Birinci tılsım; Avratpazarı (Cerrahpaşa) denilen yerde, bin parça beyaz
mermerden, minari gibi içi boş merdivenli yüksek bir direkmiş (Arkadius
Sütunu). Direğin tepesinde peri yüzlü bir heykel duruyormuş. Söylentiye göre
bu peri yüzlü heykel yılda bir defa bir feryat koparırmış, yeryüzünde ne kadar
kuş varsa o heykelin etrafında dönermiş. Kuşların binlercesi yere düşer, halk
da bunları yermiş.
Ben bu
sütunun yerini çocukluğumdan beri biliyorum... Bu yer Cerrahpaşa Ekmek
Fabrikasının yan tarafındaydı... Ve biz o günkü çocukluk heyecanıyla bu
sütunun alt kısmındaki bölüme çıkar orada oyun oynardık... O sütunun bir de
alt kısmı vardı... O sütunun yanındaki derme çatma bir binada yaşayan yaşlı
insanlar buraya bu sütunu görmeye gelen turistlere burayı gezdirirler, ev
harçlıklarını buradan karşılarlardı... Daha sonra o yaşlıların ölümünden sonra
orayı satın alanlar, artık burayı halka açmıyorlar...
İkinci
tılsım; Tavukpazarı (Çemberlitaş) denilen yerdeydi. Kırmızı renkli som
mermerden sütunun; hanedanı kötülüklerden, hastalıklardan ve fesattan
koruduğuna inanılırdı. Konstantinin diktiği bu yüksek sütun üzerindeki bir
sığırcık kuşu timsali tılsım yılda bir kere kanat çırpması üzerine bütün
kuşlar gaga ve tırnakları ile üçer tane zeytin getirdikleri de belirtilir.
Üçüncü
tılsım; Saraçhanede Büyük Pozantinin kızının mezarı üzerine dikilmişti.
Kıztaşı diye bilinen bu tılsım, İmparatorun kızını yılanlardan, çiyanlardan
ve karıncalardan korumak için dikilmişti. Bu Kıztaşı şimdi o mahalleye adını
da veriyor... Geçenlerde yolum bu Kıztaşının önünden geçti... Durup saatlerce
taşı inceledim etrafımdan gelip geçenlerin tuhaf bakışları arasında... Eh ne
de olsa 1675 senelik bir taşa bakıyordum...
Dördüncü,
beşinci, altıncı ve yedinci tılsımların hepsi Altımermerli sütununun
üzerindeydi... Altımermer şimdiki Kocamustafapaşa semtindeydi... Altı adet
mermer sütunun her biri eski bilginler tarafından yapılmıştı. Her bir mermer
sütunda bir tılsım bulunurdu...
Dördüncü tılsım, Altımermerden biriydi. Bunlardan birinin üstünde sürekli
olarak vızıldayan bir sinek resmi vardı. Bu sayede İstanbula sivrisinek
girmediğine inanılırmış.
Beşinci tılsım; yine Altımermerden biriydi. Bunda ise bir leylek resmi vardı.
Bu leylek yılda iki kere çığlık atardı. Birinci çığlıkta bir anda her yer
leylek dolar, ikinci çığlıkta İstanbuldaki tüm leylekler ortadan kaybolurmuş
Altıncı tılsımda ise bir horoz resmi vardı. Bu horoz 24 saatte bir öter ve
bütün horozlara önderlik edermiş.
Yedinci tılsım; Altımermerin birinde bulunan kurt resmiydi. Bu kurt sayesinde
İstanbulda koyun sürüleri çobansız gezer, akşam oldu mu beslenmiş bir halde
eksiksiz olarak ahırlarına dönermiş.
Sekizinci tılsım; tunçtan yapılmış genç bir erkek ve sevgilisinin birbiriyle
kucaklaşmış haldeki heykelleriydi. Halktan karı-koca kim kavga ederse,
içlerinden biri gelip bu heykeli kucaklarsa hemen barışırlarmış.
Dokuzuncu tılsım; Bilgin Calinusun beyaz mermer üzerine yaptırdığı ihtiyar
adam ve kadın resmiydi. Bir erkek ile kadın geçinemezler de onlardan biri bu
heykeli kucaklar ise hemen boşanırlarmış.
Onuncu
tılsım; Sultan Beyazid Hamamının altında dört köşeli bir sütundu. Bunun
sayesinde şehre taun (veba) hastalığı girmezmiş. Beyazid Hamamı yapılırken bu
tılsım yıkılmış. O anda Sultan Bayezidin bir oğlu vebadan ölmüş ve kentte
veba salgını başgöstermiş.
On
birinci tılsım; Tekfur Sarayındaki tunçtan bir ifrit heykeliydi. Bu heykel
yılda bir kez etrafına ateş saçarmış. Bu ateşten bir kıvılcım alabilen çok
sağlıklı olur, genç kalırmış. O ateşten bir kıvılcım alıp da evinde mutfağına
koyarsa o adam hayatta oldukça o ateş hiç sönmezmiş.
On
ikinci tılsım; Zeyrekte Hz. Yahya Kilisesi bitişiğindeki bir mağaradır. Her
sene kışın zemheri geceleri olunca nice koncoloz denilen cadılar bu
mağaradan çıkarak arabalara binip dolaşırlarmış.
On
üçüncü tılsım; Ayasofyada dört sütunlu bir anıttır. Azrail, Cebreil, İsrafilm
ve Mikail resimleri bulunan bu sütunların her biri bir tılsımdı. Cebrail kanat
çırpıp bağırınca Doğuda bolluk olur derlerdi. İsrafil resmi kanat çırparsa,
Batıda kıtlık olacağına inanılırdı. Mikail resmi kanat çırparsa, Kuzeyden
bir kahraman çıkarmış. Azrail resmi kanat çırpınca dünyanın her yanına veba
salgını başlarmış.
On
dördüncü tılsım; Atmeydanında (Sultanahmet) Milyonpar (Örme Sütun) denilen
bir anıttır. 300 bin taştan yapılma bu sütunun tepesinde çok güçlü bir
mıknatıs vardır. Bu mıknatıs İstanbulu depremlerden korurmuş. Evliya Çelebi
bu dikili taşla ilgili şöyle bahseder: Atmeydanında Milyonpar adlı yapma
yüksek bir sütundur ki usta zırai ile boyu 150 arşındır. Kostantin zamanında
yönetimi altında olan padişahların ellerindeki kalelerin ve büyük şehirlerin
sayısınca her padişahtan o kadar değerli ve muteber renk renk değerli taşlar
isteyip geldiğinde Atmeydanı alanında dağlar gibi yığılıp tamam oldukta hesap
ettiler üç kere yüz bin çeşit çeşit taş gelmiş. Ondan bildiler ki Konstantin
üçer kere yüz bin kale ve şehre malik kral imiş. Daha sonra bir yetkin usta bu
taşların dünya durdukça durması için Atmeydanında bu taşlardan kale ve
şehirlerin düzeni için bir minare mili tılsım edip milin ta ortasında bir
kalın demir mil dikip dört tarafına anılan taşla hendese üzere inşa edip milin
ta en tepesine hamam kubbesi kadar bir mıknatıs taşı koyup o milin ortasına
konan demir mili mıknatıs çekip bütün renk renk taşlar da birbiri üzerine
metanet buldu. O milin bütün taşları yedi iklim şehirlerinin her birinden
gelip yapıldığı için milyonpar derler. Hala sabit bir ibret verici bir parça
bir alamettir. Mimarbaşı milin dibinde gömülüdür ki Uryarin adlı bir ustadır.
Ayasofyayı yapan Agnados Mimarın oğludur.
On
beşinci tılsım; Burma Sütundur. Üç başlı ejderha şeklindeydi. Başının
birisini bir yeniçeri yiğidi kılıç ile bir vuruşta kırmıştır. O tarihten
itibaren bunun tılsımı kısmen bozulmuş, İstanbulda daha önce hiç görünmezken,
birdenbire akrepler çıkmış.
Tüm bu
tılsımlar o günkü İstanbulu korumakla kalmamış, günümüze kadar efsanelerin
kulaktan kulağa anlatımıyla gelmiştir... Bugün bu yarımadanın her yerinde
yapılan bina kazılarının altında binlerce senelik eserler gün yüzüne
çıkmaktadır... Bunların bazıları koruma altına alınmakta, bazıları da sessizce
yıkılarak bir tarih yok edilmektedir... Bugün Vatan Caddesinden Yenikapıya
yapılacak metro çalışmalarıyla Murat Paşa Camii arkasında yerin beş on metre
altında saray kalıntıları bulunmuş ve metro inşaatı durdurulmuştur örneğin...
Son
söz olarak bizler gençler olarak geçmişin tarihsel izlerini yok ederek
geleceğe, geleceğimize yol açamayız... Hepimizin üzerine düşen görev bu
tarihsel zenginlikteki hazineye sahip çıkarak, onu geleceğe yine aynı
güzellikte bırakmanın yollarını yaratmaktır...
Çünkü;
Geçmişine sahip çıkamayan toplumlar, geleceklerine umut bağlayamazlar...
Ya da;
İstanbul koca şehir seni... Seni ancak tılsımlar korur...
KAYNAKÇA:
İstanbulun İlkleri, Enleri Süleyman Faruk Göncüoğlu
|