Doğu Bloğu’nun yıkılmasının ardından oluşan tek süper güçlü “yeni dünya” her geçen gün biraz daha biçimleniyor, netleşiyor. Bir yanda uyanan dev Çin’in neredeyse önlenemez yükselişi, diğer yanda ABD’nin bugün sahip olduğu gücü bırakmama çabası ve bu çabayı sekteye uğratan ekonomik durumu. Bir diğer tarafta ağır yapısal sorunlarla uğraşan AB, engin topraklar ve kaynaklar üzerindeki Rusya ve bu ikisi arasında kalan eski Varşova Paktı üyeleri. Ve tabii ki, yedi düvelin üç bin yıldır birbiriyle savaştığı Ortadoğu.

 

ABD, bugünkü tartışılmaz liderliğini sonuna kadar sürdürme çabasında. Bir oranda normal karşılanabilecek bu durum, amacın gerçekleşmesi için kullanılacak olan yöntemler dikkate alındığında pek kabul edilebilir değil.

 

ABD’nin 2004 sonu itibarıyla 500 milyara dolara dayanan dış ticaret açığı, ödemelerini kendi parasıyla yapma lüksüne sahip olmasına rağmen, artan askeri giderleriyle de birleşince ortaya altından kalkılması güç bir ekonomik tablo çiziyor. Bu nedenle, şu anda hem Afganistan’da hem de Irak’ta aynı anda iki askeri operasyon sürdüren ABD’nin yakın gelecekte yeni bir operasyon gerçekleştirmesi pek de kolay gözükmüyor. ABD’nin muazzam askeri teknolojisi, herhangi bir kenti haritadan silebilecek fiziksel bir gücü yaratıyorsa da böyle bir harekatın “kabul edilebilirliği” çok tartışılır. Öncelikle, bu operasyonları ödediği vergilerle finanse eden Amerikan kamuoyu yeni bir savaşı büyük olasılıkla desteklemeyecek. Gönüllü askerliğin her geçen gün gözden düşmesi, Irak’tan her gün gelen kayıp haberleri nedeniyle artarak devam edecek. Kendilerine son derece ırak olan bu topraklardaki savaşın nedenleri ve kazanımları üzerine düşününce, Şahinlerin kamuoyu desteğinin düşeceğini kestirmek pek de zor değil.

 

Amerikan kamuoyu tarafından, Afganistan’daki operasyon bir dereceye kadar hoş görülebilir. 11 Eylül’ün tartışmasız sorumlusu olarak gördükleri Bin Ladin’e karşı yapılan bu operasyon onlar için çok anlamlı. Ancak Irak’taki durum tam anlamıyla bir batak. Bu batağı kamuoyuna anlatmanın ise hiç bir yolu yok. Aslında kamuoyundan önce durumun ne denli içinden çıkılmaz olduğu ABD yönetimince de kabul ediliyor. CIA, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu bilgisinin yanlış olduğunu kabul etti. Amerikan kamuoyunun kafası, birbiriyle çelişen bilgilerden dolayı karışık. Şu anda Amerikan güçleri ne Irak’a hakim olabiliyor ne de geri çekilebiliyor. Yenilgi olarak değerlendirilmeyecek bir geri çekilmenin kısa vadeli bir yolu da yok gözüküyor. Bu nedenle, ABD buradaki askeri varlığını “uluslararası” hale getirmenin yolunu arayacak. Bu amaçla NATO ve BM kozlarını son sınırına kadar kullanacak. Şubat sonundaki Bratislava zirvesinde de bunu yaptı.

 

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ABD tarafından uygulamaya kondu. Bu projenin amacı, önümüzdeki yıllarda önemi daha da artacak olan petrol ve enerji kaynaklarının, kontrolden çıkmasına engel olmaktır. Bu kaynakların en bol olduğu coğrafyalardan en genişi ve en karmaşık olanı şüphesiz, Ortadoğu’dur. Ülkeler arasındaki sınırlar, nehirler, dağlar, vs gibi doğal oluşumlarla çizilir. Oysa, herhangi bir siyasi haritaya bakıldığında, Ortadoğu’daki sınırların cetvelle çizildiği anlaşılıyor. Bu sınırlar, bu coğrafyada yaşayan milletlerin arasında yapay çekişmeler yaratıyor. Gerçekten de, 1. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında yapılan görüşmeler ve anlaşmalarla, Osmanlı İmparatorluğu’na ait olan bu toprakların savaştan sonra, İngiltere, Fransa, İtalya arasında ne şekilde paylaşılacağı saptanmıştı. Savaşın, planlandığı gibi zaferle bitmesinin ardından da, anlaşmalar yürürlüğe kondu. Ortadoğu asla birleşemeyecek olan devletlere bölündü. Araplar, asla bir vücut olarak hareket edemezler. Batı devletleri bunu biliyordu. Bugün de, aynı dili konuşan, aynı ırktan gelen, aynı dine mensup olan Araplar, irili ufaklı onlarca devlet halinde yaşıyorlar.

 

Bugün ABD’nin en büyük hedefi enerji ve petrol hakimiyetini sürdürmek. OPEC üyesi 11 ülkenin 6 sı Ortadoğu’da ve bunların 3’ü OPEC’in en çok petrol ihraç eden ülkesi. Ortadoğu’daki bu 6 ülke Irak, Suudi Arabistan, İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar.

 

Irak ABD işgali altında. Suudi Arabistan, Birinci Körfez savaşı sırasında kendisini Irak’a karşı savunan ABD ile birlikte hareket etmek zorunda. Çünkü bu savunma “bedelsiz” değildi. Bin Laden’in bir Suud vatandaşı olması ve kendi içinde ABD’ye duyulan antipati nedeniyle Riyad yönetimi bir dereceye kadar rahatsızlık duyuyor olsa da, netice olarak krallık ile yönetilen bu ülkede, anti-amerikan bir oluşumun yerleşmesi pek olası değil. Şu açık ki Riyad yönetimi, ABD’nin her tarafa bedelsiz dağıtmak için bitap düştüğü “özgürleştirme” hareketinden, ABD’nin dümen suyundan çıkmadıkça etkilenmeyecek.

 

3. büyük üye İran’ın durumu bu günlerde gündemde. Peki İran’da neler oldu?  2500 yıldır şahlıkla yönetilen bu ülkede, Şah Rıza 1934 yılında Türkiye’yi ziyaret ediyor ve bir süre Mustafa Kemal’in konuğu oluyordu. Şah İran’a dönünce, edindiği fikirleri uygulamaya koydu. Burjuvazinin gelişmesini amaçlayan bu süreç, 1951 yılında Dr. Muhammed Musaddık’ın liderliğindeki Ulusal Cephe’nin iktidara gelmesiyle yön değiştirdi. Sosyalist eğilimleri bilinen ve Sosyalist ülkelerden destek alan Musaddık, petrol endüstrisini millileştirdi. 2 yıl süren iktidarı süresinde, İran petrolleri üzerindeki tek hakim olan Anglo-İran petrol şirketi de millileştirildi. Bu durum ABD başta olmak üzere batının hiç hoşuna gitmedi ve 1953 yapılan CIA destekli bir darbeyle Musaddık devrildi. İktidar, Şah Rıza Pehlevi’ye ‘hediye edildi’. 1963 yılında, Şah, “Beyaz Devrim” diye bilinen bir takım reformlar gerçekleştiriyor ve büyük toprak ağalarının elinde olan toprağı kamulaştırıp halka dağıtıyordu. Bu süreçte din adamlarına ait bir kısım toprak da kamulaştırılmıştı. Bunun sonucunda Humeyni önderliğinde bir ayaklanma başladı. İsyan sonucunda, Humeyni önce Türkiye’ye ardından da uzun yıllar yaşayacağı Paris’e sürgün edildi. 1970’lerdeki petrol krizi sırasında ülkenin ekonomisi ağır darbe almıştı. Bu arada Şah ise giderek artan zenginliği nedeniyle halktan uzaklaşmıştı. Şehrin varoşlarında milyonlarca işsiz ve aç insanın toplandığı ve umutsuzluk içinde kıvrandığı bir süreçte, Humeyni bu kesimlere kurtuluş vaat ediyordu. Tahran’ın güneyi yoksulluk içinde kıvranırken, zenginlerin olduğu bölgeler adeta başka bir dünyayı temsil ediyordu ve varsıllık içinde yüzüyordu. Ekonomik krizden sonra açlık ve sefalet korkunç boyutlara varmıştı; tepkiler giderek artıyordu. Varoşların tek umudu İslam’a sığınmak olmuştu ve camiler bu yoksullar için hem bir sosyal aktivite merkezi, hem de insan yerine kondukları tek yer olmuştu. Şah’ın baskı ve zulmüne karşı koyabildikleri tek örgütlenme alanları camilerdi.

 

Humeyni ile Amerika arasında bir bağ kurulmuştu ve görüşmeler yapılıyordu. Şah, “benim arkamdan oyun oynuyorlar” diyerek gelişmeleri haber veriyordu. Askeri darbe söylentileri yayılınca Humeyni bir açıklama yapmıştı: “Askeri darbe, halkımızın da, ABD’nin de çıkarlarına aykırıdır.... Tekrar söylüyorum: İran’da huzur istiyorsanız, bunun tek yolu monarşinin kaldırılmasıdır.” Amerika Dışişleri Bakanı Vance ise şunu söylüyordu: “Yeni rejim ister monarşi, ister İslâm cumhuriyeti olsun, bizim için ikisi de bir.” Humeyni, planlar yapıldıktan ve Şah ülkeyi terk ettikten sonra, 1 Şubatta İran’a dönüp İslâm karşı-devrimini örgütlemeye girişti. Şah yönetiminin yıkılması için birlikte çalışan mollalar ile ABD’nin yolu, iktidara gelen mollaların yaptıkları akıl almaz bir hatayla dondu. Tahran’daki Amerikan elçiliği bir grup öğrenci tarafından işgal edildi ve içerideki rehineler ancak 1,5 yıl sonra evlerine dönebildi.

 

Bugün aralarında diplomatik ilişki olmayan iki ülke, İsviçre kanalıyla birbirlerine mesaj yolluyorlar. İslami bir cumhuriyet olan İran ile monarşik bir rejim olan Suudi Arabistan arasında, demokrasi açısından çok ciddi bir fark yoksa da, demokrasi havarisi ABD’nin Suudi Arabistan’ı “özgürleştirme” projesi yok. Çünkü bu ülke zaten kazanılmış durumda.

 

Dümen suyuna girmesi için ABD’nin İran’a yaptığı baskı giderek artacak gibi gözüküyor. ABD bu amacına ulaşmak için şu sıralarda İran’ın nükleer enerji ile ilgili faaliyetlerini kullanıyor. ABD’nin Uluslararası platform taşımaya çalıştığı bu konu, “şimdilik” Avrupa’da pek destek bulmamış gibi.

 

Ortadoğu’daki diğer OPEC ülkelerinden Kuveyt, mevcudiyetini borçlu olduğu ABD’nin emrinde. Katar ve BAE’nin de herhangi bir sorunu yok. Bu 6 ülkenin petrol rezervleri OPEC’in % 66.5’i demek.

 

İngiltere’den kalkan 2 savaş uçağının attığı bombaların “yanlışlıkla” sarayının yanına düşmesinin ardından Libya lideri Kaddafi, ABD açısından, “hizaya geldi”.

 

Bir diğer OPEC üyesi olan Cezayir’in ABD ile bir sorunu yok.


Sadece basit tesadüf olduğuna emin olabilirsiniz, bu ülkelerin tamamı “Genişletilmiş” veya “Büyük” Ortadoğu projesinin ülkeleri.

 

Venezuela, OPEC’in 4. büyük üyesidir. Bu ülkede, ABD’nin gizli ve açıktan yaptığı tüm müdahelelere rağmen iktidarda bulunan Chavez, % 60’ın üzerindeki kamuoyu desteği ile ABD’ye karşı en ciddi direnişi gösteren lider.

 

Önümüzdeki yıllarda, ABD’nin yukarıda adı geçen ülkeleri kontrolü altında tutmaya çalışacağı da kesin. Bunu yapmak için diplomatik yollar kadar askeri müdahale ve istihbarat kanallarını da kullanmaktan çekinmeyecek. Bu anlamda İran halkına hitaben “isterseniz sizi de özgürleştirebiliriz” diyen ABD, daha önce de Saddam rejiminin yıkılması için, Irak’lı muhalifler ile Washington’da görüşmüştü. Bu durum, ABD’nin isteklerine ulaşmak için tetikçiler de kullanabileceği anlamına geliyor. Bu tetikçiler, bazen hedef alınan ülkedeki muhalifler olabileceği gibi, ABD’nin Ortadoğu’daki gönüllü tetikçisi İsrail de olabilir. Bu anlamda, İsrail’in Suriye veya İran’ı vurmasının şaşırtıcı hiç bir yanı yok.

 

2005 Şubat ayında bir çok ilginç gelişme oldu. Lübnan’ın Suriye karşıtı olan eski başbakanı Refik Hariri bombalı bir suikast sonucu öldürüldü, ardından Suriye üzerindeki İsrail ve ABD baskısını arttı. Amerikalı şahinlerin kare aslarından biri olan Dışişleri Bakanı Rice, başka ülkelerin içişlerine karışan Suriye’nin durdurulması için uluslararası çağrı yaptı. İsrail, İran’ın sahip olacağı nükleer tesisleri vuracağını bildirdi. Suriye ve İran, ABD’ye karşı işbirliği yapma kararı aldı. Rusya, İran’ın sahip olmak istediği nükleer tesisin yapımı ve gerekli teknoloji transferi için İran’la anlaşmak üzereydi. Tam bu sırada Bratislava’daki zirvede  ABD ve Rus liderleri terörizm ve İran’ın nükleer silahlara sahip olmaması konusunda anlaşmaya vardı. Bu gelişmenin ardından, Rusya ve İran arasındaki anlaşma süreci askıya alındı. Bir kaç gün içinde gelişen bu olaylar, Ortadoğu’nun cadı kazanı olmaya devam edeceğini gösteriyor. Bu resme bakarak, ABD’nin Ortadoğu’daki varlığının giderek artacağını söylemek hiç de zor değil. ABD bu konuda hiç bir sınır tanımayacak.

 

Genel olarak ABD’nin hareketlerine Avrupa pek de sıcak bakmıyor. Çünkü iki tarafın çıkarları şu an için çakışmıyor. Ancak, bu uyuşmazlığın ne kadar süreceğini kestirmek zor. Avrupa’da yükselen ve özellikle müslümanlara karşı yönelen milliyetçilik rüzgarlarının seyri şu an için belirsiz. Ancak giderek artmasından endişe ediliyor. Avrupa, 2. Dünya Savaşı’ndaki korkunç deneyimden sonra milliyetçiliğin yıkıcı etkilerinden ders almış olsa da, giderek artan islam nüfusunu uzun vadede bir sorun olarak görüyor. Çünkü bugünkü azınlıkların ilerde çoğunluk olması söz konusu. Bir yandan giderek yaşlanan kendi nüfusu, diğer yandan her geçen gün artan genç göçmen nüfusu, bu endişeyi besliyor. Avrupa’da yapılacak geniş çaplı ve/veya sansasyonel radikal islamcı terör eylemleri, hem Avrupa kamuoyunun hem de hükümetlerin, ABD politikalarına daha sıcak bakmalarına, hatta birlikte hareket etmelerine neden olabilir.

 

Bu tür olayların, çok hassas dengeler üzerine kurulmuş Avrupa milletleri üzerinde etkileri oldukça fazla olacaktır. Böyle bir eylemi gerçekte hangi güçlerin düzenlediği ise, tıpkı Kennedy suikastında olduğu gibi karanlıkta kalacaktır. Bir şey yapmak için, öncelikle kendinizi haklı gösterecek bir bahaneye ihtiyacınız vardır. Bu bahaneyi bulamazsanız, yaratırsınız. Bu bedel bazı binalarınızın yıkılması, bir kaç bin insanın ölümü de olabilir. Elde edilecek kazanımlar düşünüldüğünde bu kabul edilebilir bir kayıp olacaktır.

 

Avrupa Birliği’nin kendi içinde ne kadar bir birlik olduğu tartışılır. Birlik ülkelerinden İngiltere’nin ABD ile olan yakınlığı Fransa ve Almanya’yı oldukça rahatsız ediyor.

 

Dünyanın diğer ucunda, Asya’da, uyanan dev Çin, her yönüyle dikkat çekiyor. Artan geliri, dolar rezervi, işgücü ile geleceğin en parlak ülkesi Çin olacak. Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Rusya ile birlikte oluşturduğu Şanghay Beşlisi ekonomik olduğu kadar, siyasi ve askeri bir güç olarak da rol alacak. Bu oluşumun önümüzdeki yıllarda önemi ve ağırlığı giderek artacaktır. Özellikle Çin ve Rusya’nın birbirine yakınlaşması ve sıçrama yapmak için gereken yeterli ekonomik güce sahip olunması, ABD’nin hem bu ülkelere hem de dünyanın geri kalanına karşı tavrının  değişmesine neden olacaktır.

 

Bu nedenle, ABD bu oluşumu engellemeye çalışacak. Bu hedefine ulaşmak için, en çok krediyi, demokrasi pratiğini hiç de tasvip etmediği Pekin’e açıyor. Ama ABD’nin Çin’i demokratikleştirmek gibi bir hedefi “şimdilik” yok.

 

Diğer 3 üye ülkenin jeopolitik önemini reddetmek imkansız. Şanghay Beşlisinin mimarı olan Rusya’nın, bu ülkeleri bir araya toplamasının bir nedeni, kendine güvenli bir bölge yaratmak ve Orta Asya’daki konumunu güçlendirmek. Bu ülkelerin geniş toprakları, zengin doğal kaynakları ve neredeyse sınırsız enerji potansiyeli bulunuyor. Böyle bir yakınlaşma, 5 ülkenin de işine geliyor. Rusya, batıya olduğundan daha fazla doğuya açılacak. Çünkü, ilk etapta o coğrafyada nüfuz edinmesi daha kolay. Batıdaki Ukrayna ve Beyaz Rusya, stratejik açıdan şüphesiz çok önemli. Ancak doğudaki hammadde ve enerji kaynakları önemsenmeyecek gibi değil. Dahası, Rusya’nın doğusundaki komşuları, batıdakilerden çok daha “konuşulabilir”. SSCB ile batı arasında tampon görevi yapan eski Varşova Paktı üyesi ülkelerin alelacele AB üyesi yapılması, bütünüyle, bu ülkelerin tekrar Rusya uydusu olmasına engel olmak ve Rusya ile komşu olma çabalarının sonucu. Avrupa açıkça “Sen alacağına biz alalım.” diyor. Yani Rusya ne doğudan ne de batıdan vazgeçemiyor.

 

Tek kutuplu dünyanın hakimi olan ABD’nin herhangi bir ülkenin, kendisini tehdit edecek kadar güçlenmesine “ne pahasına olursa olsun” engel olmaya çalışacağını biliyoruz.

 

Bu amaçla, dünyanın neresinde olursa olsun, kendisine muhalif olan her türlü oluşumu tasfiye etmeye çalışacak. Önce kendisine muhalif olanların muhalifleri ve sivil toplum örgütleri, “demokratikleşme” kandırmacası ile  örgütlenecek. Bu örgütlenmenin masrafları ise 1982’de Reagan döneminde uygulamaya konan “Project Democracy” ile kurulmuş olan ve başında eski bir CIA yetkilisinin bulunduğu NED tarafından kontrol edilen federal fonlardan karşılanacak. “Project Democracy” ile ilgili olarak, bir CIA yetkilisi “Eskiden gizli olarak yaptığımız şeyleri artık yasal olarak yapabiliyoruz” diyor. Bu ülkelerde önce muhalefet beslenecek, güçlenerek iktidara gelince de muhalefeti susturulacak. Medya kurum ve kuruluşları ABD yanlısı yayınlar yaparak halkı adeta hipnotize edecek. Toplumun bütününü ilgilendiren önemli olaylar esnasında, mümkün olan tüm kaynaklarla halkın ilgisi başka yönlere çekilecek.

 

Toplamak gerekirse, bugünkü dünya, 20. yüzyılın başındakine çok benzeyen özellikler taşıyor. Dünya, yine egemen güçlerin, etki alanlarını genişletme ve mutlak hakimiyet kurmak için ellerinden geleni yaptığına şahit oluyor. Enerjinin her geçen gün artan önemi, enerji kaynaklarına hakim olanların, önümüzdeki yüzyılı biçimlendireceğini de gösteriyor. Tıpkı geçen yüzyılın başında olduğu gibi, bugün de bu kaynaklarca zengin olan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyalarda nüfuz savaşları, gizliden veya açıktan sürüyor. Bu savaşın ağır maliyeti kısa zamanda sonuç alınmasına engel oluyor.

 

Geçen yüzyılda, bu kaynakların paylaşılması için yapılan 2 büyük savaşta 50 milyondan fazla insan ölmüştü. Bugün yine aynı paylaşım gündemde. Dünyada kartlar yeniden dağıtılıyor. Hemen hemen aynı oyuncular yine sahnede. Piyonlar da yerlerini almış durumda.

 

Şimdi soru şu: Tarihin en kanlı savaşına engel olmanın yolu var mı?

 

İsmet İnönü, “'YENİ BİR DÜNYA KURULUR VE BU YENİ DÜNYADA TÜRKİYE HAK ETTİĞİ YERİ ALIR” demişti. Bugün, bizim tanıklığımızla yeni bir dünya kuruluyor. Dünya değişiyor. Ya biz?