|
Doğuyoruz,
büyüyoruz, okul öncesi ailemizden, okul esnasında arkadaş ve
öğretmenlerimizden, sonrasında ise yaşam mantığımız ve dünya görüşümüze uygun
olduğuna inandığımız kişilerden birşeyler öğreniyoruz.
Zihnimizin, doğası gereği, aldığı veriyi işleyip anlamlandırmaya ihtiyacı var.
Deneyimlemediğimiz hiç bir bilgi, bize bilmeklik hali olarak geri dönemiyor.
Deneyimlerse salt yaşanalardan değil, yaşananlara bizim verdiğimiz
anlamlardan, sadece ve sadece bizim süzdüğümüz bilgi ve yargılardan da
oluşuyor. Zira, bilgi ile bilme durumu aynı şey değil.
Tabi
tüm bu süreçte bizi bekleyen bir çok tuzak da var. Dikkatli bakılmadığında, bu
ayrımın farkına varamayabiliyoruz ve tuzaklara düşmek kaçınılmaz oluyor. Ben
bunu bir ülkeye ya da bir şehre yaptığı bir iki haftalık bir gezide, heryerin
ve herşeyin fotoğrafını çeken, müzeleri gezen, rehber ya da tur eşliğinde
önemli alanları ziyaret eden ve ülkesine döndüğünde, söz açılınca, o ülkeyi ya
da şehri bildiğini/tanıdığını beyan eden turistlerin durumuna benzetiyorum.
Pragdaki bir müzede duran muhteşem bir heykelin bilgisine sahip olmak
entellektüel kapasite ve belirli bir donanım gerektirebilir. Ancak o heykelin
önünde duran ve biri bilgili, diğeri bilgisiz her iki kişi de, o heykelle
ilgili bilme haline eşit uzaklıktadır. Bilme hali herkese açık bir kapıdır. O
kapıdan geçerken bilginiz varsa rahat edebilirsiniz. Ama bilginiz yoksa, bu
yine de bilmeklik kapısından geçemeyeceğiniz anlamına gelmez.
Zen
üstadları, öğretilerini, parmağıyla Ayı işret eden bir adamın durumuna
benzetirler. Eğer adam, dolayısıyla da adamın parmağı, hep sabit durursa,
işaret ettiği noktayı kaçıracaktır. Hatta bu durum bir süre sonra adamın,
kendi parmağını Ay zannetmesine dönüşecektir. Ayın nerde olduğu bilgisi
sadece bir araçtır.
Bilginin bilme halinde daha yararsız ya da önemsiz olduğundan dem vurmuyorum.
Sadece tüm bu bilgilerin bir noktada, biliş haline dönüştürülmesinin, bilgiyi
çok daha anlamlı kılacağını savunuyorum.
Hiç
düşündünüz mü, tüm bu bilginin, öğrendiklerimizin sonu nereye varıyor?
Geçenlerde çok hoş bir söz okudum. Tam çevirisi şöyle:
Bilgeliğin sonu özgürlüktür; eğitimin sonu karakterdir; kültürlü olmanın sonu
mükemmeliyettir; tüm bilgilerin sonu aşktır.
Özellikle son cümlecik, beynime kazındı: Tüm bilgilerin sonu aşktır.
Müthişti. Varacağımız yer bu muydu? Eğer öyleyse buna bir itirazımız olabilir
miydi?
Kendi
adıma buna memnun olur, üzerine teşekkür bile ederim. Ancak çoğumuz, zaten
aşkın hep bizimle olduğunu düşünmüyor mu? Yani yolun sonunda değil de
öncesinde ve yol esnasında da yanımızda olan, aradığımız ve aramaktan hiç
sıkılmayacağımız, gözümüze bazen dopdolu bazen bomboş görünen, hep olsun
istediğimiz.
Metnin
orijinalinde son cümlecikte knowledge terimi kullanılmış, ki bununla
kastedilen, salt bilgiden ziyade, bilmeklik hali.
Ben,
burada bahsedilen aşkın nasıl bir aşk olduğundan çok, yol boyunca elimizde
olan aşka bakışımızla, yolun sonundaki aşka bakımız arasındaki farkla
ilgileniyorum.
Bu
fark ancak bilme haliyle deneyimlenebilir. Kelimelerin yetmediği deneyimlerle.
Yaşamı
boyunca yaptığı şeyin, su ve topraktan çömlek yaratanlardan farkı olmadığını
söyleyen Mevlananın, sevgili yani Tanrı ile yüzleştiğinde, tüm eserlerini
ateşe atmak istemesi gibi.
Tüm
öğrendiklerinizin ve önemli adlettiğiniz bütün donanımınızın, ilham edilen
biliş halinde, küçük birer detay olarak kalması gibi. Sözcüklerin ya da
duyguların olmadığı yerde sonsuza dek salınmak istemek gibi. Ancak bilme
halinin, tüm duyguları ve anlayışı karşılaması, ve bunun ötesinde herşeyin,
denizdeki balığa geometri anlatmak kadar anlamlı olması gibi.
Aşk
yolda, başta ve de sonda. Geldiğimiz ve varacağımız tek nokta belki de. Bir
bebeğin annesini doğal olarak tanıması gibi, bilmenin doğal halinde. Güzel bir
hiçlik olan dünyada yaşadığımız deneyimlerin yekününü aldığımızda.
Ve ne
kadar düşünürsem düşüneyim, sözlerinden etkilendiğim bilgeye katılmadan
edemiyorum. Yaşam, başında, ortasında ve sonunda aşk olan, bilgiden bilmekliğe
giden bir anlayıştır. Tüm bilgilerimizin sonu ise Aşktır. Bilsek de bilmesek
de...
|