|
2003
yılının yaz ortasında çıkan kitabımda, dünyanın döngüsel değişim
süreçlerindeki kritik aşamalardan birine girilmekte olduğuna ve bunun
fiziksel, maddi bir yıkımdan çok, bir "dönüşüm" başlangıcı olacağına;
tetikleyeceği sosyal ve siyasi süreçlerin, hatta insan duygu ve düşünce yapısı
üzerinde ortaya çıkaracağı psikolojik etkilerin önemine dikkat çekmeye
çalışmıştım.
Ama siz neyi anlatmaya
çalışırsanız çalışın, karşınızdakinin sizi ne kadar anladığıyla ya da ne kadar
anlamaya istekli olduğuyla sınırlısınız. İnsanların okumayı bir angarya gibi
gördükleri ve bu nedenle iletişim ya da bilgi aktarımının kısa ve vurucu
mesajlar düzeyine indirgendiği çevresel koşullar altında, tek bir cümleye
sığdırılabilecek bir slogan talebiyle yaklaşılıyor kitabınıza ya da
anlattıklarınıza. Bunun doğal ve kaçınılmaz sonucu da, ifade ya da fikirleri
alabildiğine klişeleştirmeye meraklı medya eğilimleri uzantısında, altı yüz
küsur sayfalık bir incelemeden yalnızca bir gezegen gelecek ve 2012de büyük
afetler yaşanacak önermesinin çıkarılıp masaya yatırılması.
Hatta
bu kadarla bile kalmıyor indirgeme işlemi ve o altı yüz küsur sayfayı
okumaya üşenen, çünkü zaten hayatı boyunca toplam olarak bile bu kadar sayfayı
okumamış olanlar tarafından, çıkarılan anafikir iyice çarpıtılıp deforme
ediliyor ve bir göktaşı çarpacak noktasına vardırılarak kıyamet kopacak
mesajı üzerinde yeni ve kitabın kendisine bütünüyle yabancılaşmış bir eksen
yaratılıyor. İstenen bu çünkü. Az kelime, az bilgi, kısa cümleler ve kestirme
vurgular. Medyayı da, siyaset dünyasını da reklamcı mantığı ve ilkeleri
yönetmeye başladığından beri, bu kaçınılmaz olarak böyle. Çoğu kez yüzsüzce ve
arsızca bir dayanak yaratılıyor bu tavrın gerekliliğini desteklemek üzere:
Halkın ezici çoğunluğu eğitimsiz, okumuyor, bilgisiz ve cahil. Senin uzun
analizlerin ya da ayrıntılara giren bilgi aktarımın, yapısal kaygıların
kimsenin umurunda değil. Anlamalarını istiyorsan, bu ilkelere uyacaksın!
2012:
Mardukla Randevu, Yayıncılar Birliği ve Kültür Bakanlığının
istatistiklerine göre, 2004 yılının en çok satan beşinci kitabı. (İlk üç
sırayı Dan Brownın kitaplarının paylaştığı düşünülürse, Türkçe orijinli
kitaplar içinde ikinci.) Buna karşın, bu kitabın çizmeye çalıştığı çerçevenin
ve dikkat çektiği noktaların, yeterince sağlıklı anlaşıldığı konusunda fena
halde kuşkuluyum. Okumamak ya da kendince önemsiz bulduğu sayfaları,
bölümleri atlayarak aradan cımbızla seçilmiş birkaç paragraf üzerinden
tümevarım yapmak o denli yaygın bir davranış ki, hemen devamında kitapla ya
da içerdiği tezle ilgili refleks gibi ortaya çıkarılan bazı olumsuz
tepkilerde, gerçekle iyiden iyiye bağını yitirmiş, hayali bir teoriye karşı
eleştiriler ortaya çıkıyor. Bu tıpkı, Don Kişotun yeldeğirmenlerini
ejderhalar gibi görüp, sonra onlarla savaşmaya çalışması gibi bir şey. Yani
yalnızca gülünç değil, aynı zamanda trajik de. Mesela, bir gazetenin her şeyi
bildiğini düşünen bir yazarı, Marduk adlı bir göktaşının 2012 yılında
dünyaya çarpacağı iddiası, Pentagon kaynaklı bir yalandır diye yazabiliyor
köşesinde. Güler misin, ağlar mısın, arada vakit bulup yanıt vermekle mi vakit
yitirirsin? Hangi göktaşı, hangi çarpma, ne Pentagonu? Ya da mesleki
uzmanlığını ekranlarda futbol geyiği yapmak ve arada aşk yazarlığı
sergilemek üzerine kuran bir başkası, Afrikada insanlar açlıktan ölünce
kıyamet kopmuyor da, Marduk gelince mi kopuyor? diyerek, okumadığı, hakkında
en küçük bir fikri bile olmadığı bir kitabın temel tezini tahminleriyle önce
kafasında yaratıyor, sonra da bu tuzu kuru zenginlerin emekçi halkı oyalayıp
aldatması amacı güden kitaba kendince tepki gösteriyor.
Ayrıntıları çeşitlendirmeye gerek yok. Haksızlık etmeyeyim, kitabın anlatmak
istediğini bütünüyle doğru anlayıp, değerlendirmelerini bu doğrultuda yapan
çok sayıda yazar ve basın mensubu da var tabii; burada yalnızca medya
cahillerinin genelde dünyaya nasıl baktıklarını (ya da bakamadıklarını) ortaya
koyan olumsuz örneklerden söz ediyorum. Yalnızca kendisi yanlış anlamakla,
daha doğrusu anlamamakla kalmayıp, başkalarının da bu çarpık algılama
alışkanlığını paylaşmasına çanak tutanlardan yani. Dedim ya, okumuyoruz,
bilmiyoruz, bir adım daha ileriye gitmenin yolunun bir kitap daha okumaktan
geçtiğini görmemekte ısrar ediyoruz. Toplumdaki ezici çoğunluğun bilgiden
kaçma eğilimi yeni bir olgu değil, bu zaten böyle. Ama daha tüyler
ürperticisi, işi yazmak olan ya da en azından kendisini böyle konumlandıran
insanların okumaması ve buna rağmen, bilgi sahibi olmadan her konu hakkında
fikir sahibi olmayı büyük bir rahatlıkla sürdürmesi.
Kitap
yeni çıktığı günlerde, bir sohbetimiz sırasında Engin Ardıç şaka yollu
sataşmıştı bana: Sen aslında yanlış yaptın oğlum, bunlar o uzun tarihsel
panoramaları, sosyopolitik analizleri, tarih dönemleri ve inanç sistemlerinin
gelişimiyle ilgili saptama ve yorumları anlamazlar. Okumazlar çünkü, bazıları
okusa bile kafaları basmaz. Sen çıkacaktın, kitabın birinci bölümünün başlığı
olarak Marduk gelecek, ebenizi sevecek yazacaktın, bak nasıl
bayılıyorlardı.
Epeyce
güldük; ama keyifli değil, biraz acı bir gülüştü bu aslında. İzleyen
dönemde, her zaman olduğu gibi Ardıçın dediği doğrulandı: Ben öyle bir başlık
kullanmasam da, onu o hale getirmeyi başardılar. Kıyamet ve kehanet
edebiyatının çekiciliğineuygun bir malzeme olarak görmeye ve göstermeye
çalıştılar kitabı. Derhal alıştığımız medyatik tezgâhlar kuruldu: Teamül
gereği, böyle bir durumda, kitabın yazarına neredeyse ana avrat söverek
saldıracak karşıt görüş sahipleri her cepheden seçildi. (Güleceksiniz ama
falcılar bile yerlerini aldılar bu saldırı ritüellerinde.) Dinciler beni
dini duygulara saldırmakla suçladı, daha müthiş politik analiz erbabı benim
İsrail ve Amerikan ajanı olduğum iddialarını en hakaretamiz ifadelerle
ortaya attı (üstelik, gerek kitapta gerek sitemdeki makalelerde doğrudan en
sert eleştirileri ABDye ve İsraile yöneltmiş olmama rağmen.) Bazıları işi
iyice abarttı, benim mason olduğumu ve Türk gençliğini zehirlemeye
çalıştığımı söyledi; bilim adamı olma iddiasındaki birileri de insanları
paniğe yönelterek para kazandığımı, bu paraları hayır kurumlarına bağışlamam
gerektiğini, benim yüzümden çocukların Nasıl olsa Marduk gelecek diye ders
çalışmadığını, evini barkını satıp bir yerlerde sığınak yapanların ileride
benden tazminat talebinde bulunabileceklerini, gözlerinden ateşler saçarak
anlattı. Şaka değil, ciddi söylüyorum.
J
Açık
konuşmak gerekirse, bunlar benim beklemediğim, çok şaşırdığım şeyler değildi.
Elbette düşünceye ve bilgiye karşı suçlama ve hakaretle yanıt verme eğiliminin
giderek kemikleşmeye başladığı bir toplumda yaşadığımı biliyordum ve bunların
büyük bölümünü de öngörüyordum tabii. Bu nedenle, medyanın hazırladığı, kör
döğüşüne dönen tartışma platformu anlayışına daha baştan tavrımı koydum ve
bunlarla işim olmadığını açık bir dille anlatıp, saygı duyduğum birkaç
yapımcının programlarında söyleyeceğimi söyledikten sonra, özellikle
televizyonlarla ilgimi kestim. Böyle bir kesin tavır, bazılarını daha da
kızdırıp saldırganlaştırıyor tabii. Sen kitap yazacaksın ve biz
çağırdığımızda programa gelmeyeceksin ha? Biz de sana gününü göstermez miyiz?
deyip, kendi oyunlarını oynamayı sürdürüyorlar. Eğer bunlara takılır, üzerine
gitmeye çalışırsanız, kendi elinizi ayağınızı bağlar, hiçbir şey yapamaz hale
gelirsiniz. Oysa daha üzerinde çalışılacak, yazmakta olduğunuz çok şey vardır
ve tek resmi iletişim kanalı olarak web sitenizi belirler, yolunuza devam
edersiniz. Bu nedenle açıkçası vızıldamaları iplemedim ve iplemiyorum da.
Bu
aşamada, politically correct bir davranış kalıbıyla hareket etme
gerekliliğinden, çünkü kitabınızı insanlara duyurmak için televizyona ihtiyaç
duyacağınızdan söz eder size birileri, akıl fikir vermeye çalışır. Benim için
bu, hiç böyle olmadı. Giriş yazısında da belirttiğim gibi, ben bu kitabı
kestirme yanıtlar ve sansasyonel kehanetler peşinde koşanlar için değil,
gerçek okuryazar okur için yazdım. Kimdir bu okuryazar okur? Hayatının
içinde kitap satın alıp okuma eylemi zaten belli bir düzen içinde
gerçekleşen insanlardır. Haftada, hiç değilse onbeşte bir, sevdiği bir kitap
mağazasına uğrar, neler çıkmış diye bir göz atar, şöyle bir elinde evirip
çevirir, içini karıştırır ve ilgisini çekiyorsa, satın alır. Bazıları, bunun
yanı sıra, gazete ve dergilerin kitap tanıtım sayfalarına ara sıra da olsa
bakar, yeni çıkan kitaplardan ilgisini çekenleri işaretler ve fırsat
bulduğunda gidip satın alır. Bu insanlara, Bak benim şöyle bir kitabım çıktı
diye, masa masa gezen konsomatrisler gibi televizyonlarda şov yapmanın alemi
yoktur, çünkü kitap satın alma davranışlarını televizyona göre ayarlamazlar.
Zaten biliyorlardır o kitabın çıktığını, görmüşlerdir ya da yakın bir zamanda
görecek, belki de arkadaşlarından, dostlarından duyacaklardır. Kitap böyle
satın alınır ve okunur arkadaşlar; hayatında kitapçı dükkanına uğramamış
birisi, televizyonda sansasyonel biçimde sizin kitabınızdan söz edildiğini
duyacak da yolunu bile bilmediği kitapçılardan birine girip, satın alacak.
Alır ya da almaz ayrı mesele de, siz böyle bir okuru mu düşünmüşsünüzdür
acaba o kitabı yazarken?
Kendimizi aldatmayalım; kitabı geniş kitleler falan almaz. Türkiyede de,
toplasanız, belli bir düzen içinde kitap satın alıp okuyan, evinin bir
köşesinde küçük de olsa bir kitaplığı bulunan insan sayısı üç yüz bini,
bilemediniz beş yüz bini geçmez. O halde, milyonlara hitap eden televizyona
da ihtiyacınız olmasa gerektir ve siz bu toplumdaki bir azınlık için
yazıyorsunuzdur zaten. Kitap satın alan ve kitap okuyan bir azınlık. Bence
ülkenin en değerli azınlık kategorisi.
Gelelim kitapta kısmen sözünü ettiğim (kısmen diyorum, çünkü aslında çok
daha uzun ve derin oylumları olan bir konu bu ve bu nedenle hacmi mümkün
olduğunca düşük tutabilmek için üç kitaplık bir diziye bölmeye çalıştım) bu
kritik dönüşüm ve değişim evresiyle ilgili neleri vurgulamaya ve nelere dikkat
çekmeye çalıştığım konusuna. Yani, şu anlamamakta direnilen ve basit
sloganlara indirgenen noktaya. Kitabı bütünüyle okuyanlar için herhangi bir
açıklama yapmaya gerek yok gerçi ama bir şekilde bu kitaptan söz edildiğini
duyan ve içeriğini medyanın sunduğu kadarıyla bilenlere şunu söyleyeyim bir
kere en başta: Kaçın, felaket geliyor, canınızı kurtarın falan demedim bir
kere ben, bunun altını çizelim. Hiç böyle bir derdim yok. İkincisi, bir
kıyametten ya da dünyanın sonundan falan da söz etmedim, hatta bunun böyle
bir şey olmadığının altını çizmeye çalıştım. Bir döngüden ve defalarca
yinelenen bir doğal süreçten söz ediyoruz; eğer dünyanın ve insanlığın sonu
olsa bu, şu anda bizler burada olur muyduk? İzini sürdüğüm ve bir araya
getirdiğim verilerle, bundan 3650 yıl önceki geçişten ve bunun yarattığı
sonuçlardan bir panorama çıkarıyorum, yani İsadan önce 1650 yılının hemen
sonrasından. O tarihte dünyanın sonu mu gelmiş ki, şimdi böyle bir yoruma
kapı açacak bir gönderme aranıyor?
Kulaktan
dolma dedikoduyla köşe yazısı yazan okuma tembellerinin sandığı gibi, dünyaya
çarpacak bir gök cisminden falan da söz etmiyorum tabii. İşin içinde ne böyle
trajik bir son var, ne de mistik, dinsel kehanetler ya da batıl inançlar.
Her şey çok basit aslında: Tarihte, biraz silikleşmiş de olsa izleri
görülebilen, dönemin büyük uygarlıklarının, deyiş yerindeyse süper
güçlerinin hükümranlık yeteneklerini ciddi biçimde sekteye uğratan ve belli
kritik bölgelerde sosyopolitik kaosa yol açan, bir dizi etkili doğal afetten
söz ediyoruz. Bu etkinin tetikleyicisi de dünyanın kendi dinamikleriyle değil,
bir dış etkenle bağlantılı: Yani, yakın geçiş yapan bir gök cismi ya da
göksel sistemle. Bunun izlerini ve üzeri örtülmüş göstergelerini eski
toplumların inanç sistemlerinde, kutsal metinlerinde ve en önemlisi, bir
rahipler kastının ayrıcalığına bırakılan gözlem ve kayıtlarda buluyoruz.
Parçaları belli bir anahtarla çözerek bir araya getirdiğinizde, insanlığın
kolektif bilincine damgasını vurmuş bir göksel korku ve bunun dünyevi
sonuçlarıyla ilgili kaygılar çıkıyor ortaya. Eğer 2012: Mardukla Randevuda,
doğal afetlerle bağlantılı bir mesaj yakalamaya uğraşıyorsanız, işin en
temel noktası bu.
Elbette, modern arkeolojinin ve antropolojinin, özellikle son çeyrek yüzyılda
cesaretle ortaya çıkmış temsilcileri, yani aslında yerleşik yargı ve
anlayışa karşı çıkmaya cüret edebilmiş bir avuç gözükara bilim adamı
sayesinde, bu tür etkili doğal afetlerin uygarlık tarihinde nasıl etkilere yol
açabildiğini ve beklenen seyri nasıl değiştirebildiğini de görebiliyoruz.
Kitapta, özellikle İ.Ö 1650 sonrasındaki gelişmelerin izlerini sürerek, Mısır,
Babil, Asur, Harappa, Çin ve La Venta uygarlıklarının, belli bir döneme (aşağı
yukarı on yıl) sıkışıp yoğunlaşmış bir dizi doğal afet nedeniyle nasıl
ekonomik ve psikolojik olarak güçsüz duruma düştüklerini; bu çöküntünün
fiziksel askeri güçlerini de etkileyip merkezi otoriteleri nasıl
zayıflattığını; ortaya çıkan sosyopolitik kaosun siyasi güçler arası dengeleri
nasıl etkileyip, bir yandan yeni devletleri ortaya çıkarırken, bir yandan da
eskinin güçlerini nasıl tarihten sildiğini sergilemeye çalıştım. Bu tablo
içinde, insanlığın büyük çoğunluğunun yok olacağı bir kıyamet resmi falan
yoktu; belki can kaybının toplamı birkaç yüz bin kişiyi de geçmemişti ama
uygarlığın rotasında bir dış faktörün etkisiyle ciddi bir sapma yaşanmış,
bir başka deyişle bir kırılma noktası ortaya çıkmıştı işte.
Bir
tezi yalnızca günlük pratik sonuçlara bakarak genelleştiremezsiniz. 2012:
Mardukla Randevuda bu nedenle, çok uzun zamandır üzerinde çalıştığım, bu
olguyla yakından bağlantılı bir başka kritik konuyu da ortaya koymaya
çalıştım: Toplumbilim teorilerinde sınıflı toplumların ortaya çıkış biçimi,
bunun kriterleri ve işleyişiyle ilgili bulanık noktalara, sınıfsal
farklılaşmanın ilksel maddi aracı olarak bilgiyi, iktidar ve hegemonyanın
korunmasıyla ilgili olarak da okültizmi, yani bilgiyi üzeri örtülü hale
getirmeyi alternatif yaklaşım olarak sunarak, bir hayli radikal
sayılabilecek tezler de getirdim. Toplumsal sınıflar elbette üretim araçları
üzerindeki mülkiyet biçimine bağlı olarak konumlandırılırdı ama bu mülkiyet
biçimine erken neolitikte zemin hazırlayan ve farklılaşmayı yaratan olgunun
bilgiye sahip olan bir rahipler kastı olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Bu
temel yaklaşım, inanç sistemlerine ve onların (Louis Althusserin de
kullandığı biçimiyle) bir hegemonya aygıtı olarak gelişimlerine de kritik bir
bakışı gerektiriyordu ki, bu, devlet ve iktidar sorunsalında bilgi ve
bilgisizleştirme ya da yanlış bilgilendirme (disinformation ve misinformation)
olgularının sınıfsal bir davranış biçimi olduğunun altını çiziyordu.
Yine
kitabın akışı içinde, kutsal metinlerin tarihsel kaynak olarak
kullanılabilmeleri için gerekli olan doğrulanabilme niteliğini, ancak
doğanın tarihiyle sınayarak görebileceğimize dikkat çekmeye çalıştım ve bu
anlamda Mısırdan Çıkış mitlerinin İ.Ö 1650 afetler zinciriyle bağlantısını
vurguladım. Belki bütün bunlardan çok daha önemlisi, Mısır tarihinde
ejiptologların Hiksoslar Dönemi olarak adlandırdıkları ve Yukarı Mısırın
Asya kökenli göçebe bir kavim tarafından işgal edilmesi üzerine kurulu,
kanıksanmış ve yerleşmiş bir teorinin yanlışlığını sergilemek oldu. Gerçekte
yaşananın, İ.Ö 1650 sonrasındaki afetlerin etkisiyle gücünü yitiren merkezi
Mısır otoritesinin güneye, Teb bölgesine çekilmesi ve kuzeyde, delta
bölgesinde, o döneme dek hor görülen ve ikinci sınıf kabul edilen Mısır
taşrasının egemenliği ele geçirmesi olduğuna dikkat çektim. Yani gerçekte kim
olduğu bilinmeyen ve izleri bütünüyle silinmiş bir Asyalı işgalinden çok,
Mısırda afetler sonrasında bir iç savaş yaşandığı olgusunu gündeme getirdim
ki, bu hem tarihsel hem de sosyolojik anlamda yeterince radikal ve provokatif
bir tezdi; tarih kitaplarının değişmesini gerektirecek kadar kritik bir olaydı
hatta.
Diğer
yandan, İ.Ö 1650 sonrasında yaşanan sosyopolitik kaosun dönemin egemen güçleri
üzerinde yaptığı sarsıcı etkinin, uygarlığın seyrini etkileyecek oranda güçlü
olduğundan yola çıkarak, benzeri bir afetler zinciri ve onu izleyecek olası
kaotik gelişmelere yapılmış göndermeler var kitapta ki, bu aslında belki de en
kritik noktalardan biri. Nedir burada dikkat çekilen şey? Bir kıyamet ya da
mistik bir facia falan değil tabii. Benzerlerini uzun aralıklarla zaten
yaşadığımız, büyük ve etkili doğal afetlerin, daha geniş bir coğrafyada ve
daha kısa bir zaman aralığına sıkışmış biçimde gerçekleşmesiyle ortaya çıkacak
bir zincirin olası etkileri. Asyadaki son deprem ve tsunami afetlerini
düşünün; dünyanın sonu falan değildi tabii ama orada olup bunu bire bir
yaşayan ve hayatta kalan insanlar için ciddi bir kâbustu. Bu kâbusun üçer
beşer ay aralıklarla farklı yerlerde yinelenmeye başladığını düşünün: Hint
Okyanusundaki olayın sözgelimi bir altı ay sonrasında, Pasifiki alt üst
edecek bir deprem ve tsunami zinciri mesela. Yine aynı dönemlerde ya da kısa
bir aradan sonra, iklime bağlı anomalilerin değişik yerlerde hayatı felç
edecek afetleri tetiklediğini getirin gözlerinizin önüne; şu, geçen yaz
Florida ve çevresinde yaşanan kasırga serisi gibi. Fazla örnek vermeye gerek
yok herhalde, bu manzarayı tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Milyonlarca
insanın öleceği, kentlerin yıkılacağı fantastik olaylardan söz etmiyoruz
burada. Ama, acil yardım operasyonlarını bile zor duruma düşürecek, art arda
gelen etkili afetlerin yaratacağı psikolojik çöküntüye dikkat çekmeye
çalışıyoruz.
Geçen
yıl, Florida ve çevresinde bir ara asayişi sağlamak gittikçe güçleşmişti.
Böyle bir darbe yiyen insanların karşısında merkezi otorite denen ve normal
zamanda korkulan, kurallarına uyulan güçler bir anda anlam ve önemini
yitirmeye başlarlar. Banda Acehde tsunami sonrasında yaşanan kargaşa ve kimi
yerlerde ortaya çıkan huzursuzluklar, isyanlar bunun tipik örneklerinden biri.
Aynı şeyler, Andaman ve Nicobar Adalarında ve Taylandda da yaşandı.
Yardımlar ulaşamadı, insanlar aç susuz ve barınaksız kaldı, düzen ve otorite
ciddi biçimde sarsılmaya başladı ve bölgede süregiden kanlı iç savaş bile
ikinci planda kalıverdi bir anda, dengeler alt üst oldu. ABDnin güçlü bir
askeri donanma ve birliklerle, savaş uçaklarıyla hemen bölgeye gitmesinin
nedenlerinin başında bu geliyordu tabii ki. Sivil ekiplerle yardım ve kurtarma
çalışmalarının başarılı olamayacağı, çünkü otorite boşluğunun o bölgede
kaotik bir ortamı besleyeceğini çok iyi biliyorlardı.
Eğer
uzak tarihteki büyük kaosu da dikkate alır ve tarihsel kayıtları
incelerseniz, birkaç yıla yoğunlaşmış güçlü ve etkili afetler zincirinin,
dünyanın kritik ve hassas bölgelerindeki dengeleri nasıl etkileyeceğini
bilir ve önlem alma gereği duyarsınız tabii. İ.Ö 1650 ile 1500 arasındaki 150
yıllık bir dönem, tarihçiler tarafından Karanlık Çağ olarak adlandırılıyor.
Bu döneme ilişkin hemen hemen hiç tarihsel kayıt yok, tam bir kopukluk
görülüyor kronolojilerde. Hemen sonrasına ilişkin kayıt ve buluntularda
sezilense, İ.Ö 1650 ile 1640 arasında yaşanan doğal afetlere bağlı kaosun,
dönemin kayıt tutan egemen devletlerini ciddi bir kaosa ve güç yitimine
sürüklediği. Mısır sarsılıp parçalanmış, kuzeyinde Hiksos Krallığı denen bir
başka isyankâr otorite belirmiş. Asur ticaret kolonileri (ki o dönemin ticaret
ve ekonomisinin can damarları ve temeliydiler) yerle bir olmuş, bu ekonomik
çöküntü ve askeri zayıflama Asuru ciddi biçimde sarsmış. Daha güneyde,
dönemin güçlü devletlerinden Babil, ilkin Hititlerin akın ve yağmalarıyla
yerle bir edilmiş, sonra Kassitlerin denetimine girmiş. Hindistanda,
Harappada o görkemli kentler sarsılmış, ticaret ve tarım merkezleri çökünce
ekonomi de belini doğrultamamış ve Harappa uygarlığı tarihe karışmış, güç
dengeleri kuzeyden gelen Ariler lehine değişmiş. Egede, İtalya ve Kuzey
Afrika kıyılarından, Doğu Akdenizin liman kentlerine dek uzanan bir alanda
ticareti ellerinde bulunduran, ekonominin lokomotiflerinden Minos uygarlığı
yıkılıp gidivermiş, bir süre sonra da kuzeyden adalara akın eden Mikenlerin ve
Grek kavimlerinin eline geçmiş üstünlük. Kısacası, doğal afetlerin neden
olduğu bugün bilinen bir 10 yıllık sarsıntı, dünyanın önemli bir bölümünde 150
yıllık bir kargaşa, belirsizlik ve kaosa neden olmuş ki buna tarihçiler
Karanlık Çağ demişler.
Doğal
afetler dendiğinde akla elbette ilkin can kayıpları, yitirilen hayatlar
geliyor ama geride kalan çoğunluk için olayın kendisini izleyen süreç içinde
beliren zorluklar, belki de çok daha dikkate değer etkilere sahip. Merkezi
resmi otoriteler, dış koşullar denetlenebildiği ve istikrarlı bir seyir
izlediği sürece, güçlerini ve otoritelerini asıl hedefleri olan insan
kitleleri üzerinde egemen kılabilirler. Ama afetler ve hemen sonrasında
yaşanan olumsuz koşullar çoğu kez bu otoriteyi kendiliğinden bir tepki ve
inisiyatif karşısında güçsüz düşürebilirler bazen. Hele söz konusu bölge,
gelen yıkım fiziksel olarak kayda değmez gibi görünse bile darbeyi
ekonominin ve ulaştırma/iletişim ağının can damarı olarak nitelenebilecek
yerlerden almışsa. Günümüzün küreselleşme hamlesi içindeki uluslararası
kapitalist sistemi, bütün o görkemine karşın, ekonomik ve siyasal gücünü
birkaç çok basit ilkenin ve düzeneğin iyi işlemesi üzerine kurmuştur:
Homojenleşen uluslararası bir pazar yapısı; mal, likit sermaye ve emeğin
koşulsuz ve serbest dolaşımı; düzgün ve güvenli bir iletişim-ulaştırma
sisteminin varlığı. Bunlardan birinin eksik olması durumunda sistem sallanmaya
başlar, bir ikincisi de eksilirse tökezleyip çöker. Bunun içindir ki
savaşlarda karşı tarafı güçsüz düşürmek isteyenler, onları cephe gerisindeki
bu noktalarında vurmaya ve böylece dengelerini bozup iç işleyişlerini
aksatmaya çalışırlar.
Bu
anlamda, afetin getireceği fiziksel yıkımdan çok, darbenin nerelerden alındığı
ve nelerin sarsıldığı anlamlı hale gelir. Eğer lokal olarak düşünmüyor ve
günümüzün globalizasyon efendileri gibi dünya üzerindeki pazar akışkanlığını
ve kritik kaynakların bulunduğu noktaları bütün bir harita üzerinde görmeyi
yeğliyorsanız, hassas ve elde tutulması gereken noktalarda oluşacak
aksamalara, hele hele siyasi kaos ve istikrarsızlık potansiyellerine izin
vermek istemeyeceğiniz açıktır; çünkü bu, sizin egemen kılmaya çalıştığınız
sistem için tehdit oluşturur.
Yeniden 3650 yıl öncesine dönersek: Dönemin güçlü Mısırı eğer zamanında
harekete geçse ve bir yandan delta bölgesindeki egemenliğini ve fiziksel
gücünü dikkatle organize ederken, bir yandan da doğuda, Sina ve devamındaki
bölgelerde yaşayan göçebe kabilelerin potansiyel tehlike oluşturduğunu
düşünerek o coğrafyayı kontrol altına almaya başlasaydı, belki de o siyasi
kargaşayı ve Karanlık Çağı yaşamayacak; afetleri atlattıktan sonra bir
restorasyon dönemi geçirip işleri yoluna koyacaktı. Neler yapılabilirdi bunun
için? Memphisin kuzeyi ve kuzeydoğusundaki bürokratik çürüme ve yolsuzluklar
engellenebilirdi ve yönetim sertleştirilirdi mesela. Polisiye ve askeri güç,
asayişi tehdit etme potansiyeline sahip bölgelerde yoğunlaştırılır, yeni yasal
düzenlemelerle insanlar üzerinde baskı artırılırdı. İktidar giderek daha
baskıcı ve daha gaddar bir görünüme bürünerek o dönemin koşulları altında iç
dengeleri belli oranda güvence altına alabilirdi ve bunun sonrasında, gözler
sınırların bittiği yere çevrilirdi. İşlerin karıştığı zor dönemlerde ortaya
çıkacak olası zayıflıkları kullanabilecek kavimlerin üzerine, testi
kırılmadan önce askeri birlikler gönderilir ve oralara operasyon
düzenlenirdi. Mısır örneğinde bu, Sina, Midyan ve Filistin/Kenan bölgesi
olarak ortaya çıkıyor. Yani, bugünün yerleşmiş terimiyle ifade edersek,
preemptive war ile kritik bölgeleri güvence altına alırdı firavunlar. Ama
bunu yapmadılar, güçlerinden ve iktidarlarından fazla emindiler, kimsenin
onlara karşı çıkamayacağı ve başkaldıramayacağı yanılgısı içindeydiler ve
bedelini ağır ödediler. Aynı şey, değişen bazı ayrıntılarla Asur, Babil, Minos,
Harappa, Çin ve daha birçokları için de geçerli tabii.
Yaklaşık
150 yıl süren o kargaşa döneminin bitiminde ayağa kalkıp gücünü yeniden tesis
edebilen imparatorluklar için artık iç ve dış politika yöntem ve araçları, bu
deneyimden alınan derslerle bir hayli değişmişti. Kuzeyin yeniden ele
geçirilip Hiksos Döneminin bitmesinden sonra kurulan Yeni Krallık dönemi,
Mısırda baskı ve zulmün günlük sıradan bir ayrıntı haline geldiği, despotik
bir yönetim anlayışına sahne oldu. Askeri birliklerin önemli bölümü seferlerde
ya da sınır savunmasında değil, iç istikrar ve asayişin sağlanması için
kentlerde, merkezi noktalarda istihdam edildi; polis güçleri artırıldı ve
çeşitlendirildi; adalet bürokrasisi katı bir hiyerarşi ve köleci devleti
tanımlayan yasa sistemleriyle merkezi otoritenin eline teslim edildi. Sınır
ötesi politikalarsa, artık preemptive olmanın da ötesinde, saldırgan ve
yayılmacı güdülerce yönlendiriliyordu. İ.Ö 1650den sonra ayakta kalıp
varlığını sürdürmeyi bir şekilde başarabilen hiçbir devlet, yalnızca sınırları
içindeki topraklarını koruyup, komşularıyla ilişkilerini ticaret
mertebesinde tutmakla yetinmedi. Ders alınmış; o Karanlık Çağ uygarlığın
seyrini ciddi biçimde etkilemişti.
Yeniden bugüne dönelim: Aşağı yukarı 200 yıl önce kemikleşmeye başlayan bir
dünya sistemi anlayışı, çok istasyonu geride bıraktıktan sonra bugün kendi
içindeki elit kesimden bir uluslararası finans-kapital oligarşisi çıkarmış
durumda. Şaşılacak bir gelişme değil tabii ki bu: Marxın 1860larda ufukta
göründüğünü sezdiği, Rudolf Hilferdingin gelişiminin en kritik evrelerinde
analiz etmeyi denediği, Leninin de 1916da son noktayı koyarak öngördüğü bir
gelişimdi bu ve kapitalizm şu tamagochi denen sanal evcil hayvan oyuncakları
gibi, olduğu yerde sessiz ve uslu duramayacağı, durduğu anda düşmeye
başlayacağı için, kaçınılmaz görünen bir dönüşümdü.
Ne var
ki, arkasındaki o müthiş teknolojisine, başa çıkılmaz ekonomik gücüne,
yıldırıcı askeri olanaklarına ve yapısına rağmen küresel entegrasyon süreci
bütünüyle bitmediği ve büyük kapitalist güçlerin iç çekişmeleri nedeniyle
uzunca bir süre beklemede kalıp zaman yitirdiği için, bu finans-kapital
oligarşisi çok da rahat değil. Ellerindeki haritada, kritik ve kaosa
elverişli olarak işaretlenen bölgelerle, önemli enerji kaynaklarına ve
stratejik konumlara sahip bölgeler çakışıyor, üst üste geliyor. Daha da
fenası, jeolojik ya da iklimsel nitelikleri ve konumları nedeniyle, olası
büyük katastrofik gelişmelerde yara alma potansiyeline sahip bölgeler de yine
buralar.
Şimdi,
eğer tarihi analiz etmeyi biliyor ve akıl ediyorsanız; yakın dönemde
gerçekleşmesi beklenen doğayla ilgili süreçler hakkında birtakım raporları da
elinizde tutuyorsanız; elinizin altında binlerce bilim adamı, araştırmacı,
think-tank ve stratejist de varsa, kritik bir karar alıp yürürlüğe koyma
noktasına gelirsiniz: Testi kırılmadan, denetimi ele almak. Nerelere
gideceğiniz, neler yapacağınız bellidir ama bunun yöntemleri ve zamanlaması
konusunda keskin görüş ayrılıkları da çıkacaktır tabii. İşte biz son beş
yıldır, finans-kapital oligarşisi içinde yaşanan bu görüş ayrılığı ve
sürtüşmelerden ani bir darbeyle galip çıkmış, neo-con dediğimiz bir
kanadın egemenliği eline almaya başlamasıyla ortaya çıkan, ürpertici bir
süreci yaşıyoruz ve bunun devamı da gelecek.
Süre
daralıyor, birileri adımlarını sıklaştırıyor ve önlemler yoğunlaşmaya
başlıyor. Neyin önlemi bu? İnsanlığı herhangi bir kaotik gelişmeden korumanın
önlemi değil tabii ki. Finans-kapital oligarşisinin ayrıcalığını, gücünü ve
denetim yeteneğini azaltıp tehdit etme potansiyeline sahip doğal gelişmeler
karşısında, herhangi bir iktidar boşluğuna meydan vermeme ve küresel planı
aksatmamaya yönelik uzun soluklu ve acilci bir strateji. Ne için ve ne adına
yapılıyor peki? Her şeyin aynen böyle sürmesi ve küresel entegrasyonun
sorunsuzca yoluna devam edip tamamlanması için. Yani? Birileri yüzme havuzlu
villalarında viskilerini yudumlamaya, garden partylerde eğlenmeye,
çocuklarını pahalı okullarda okutup karılarını şoför eşliğinde büyük alışveriş
merkezlerine göndermeye, 4X4 otomobillere binmeye, özel uçakla kayak
merkezlerinde ya da tropik cennetlerde tatil yapmaya devam edebilsinler diye.
Her şey, amman bu düzen sarsılmasın fobisi
ve
paranoyasıyla, bu hırs uzantısında sürüyor, her zaman olduğu gibi. Peki ne
pahasına yapılıyor bu? Yani o sarsılmasını istemedikleri, geliştirip
büyütmeye, küreselleştirmeye çalıştıkları finans-kapital imparatorluğunu devam
ettirip güçlendirmenin bedeli ne? İnsanların yarısına yakınının açlık
sınırında, dörtte üçünün yoksulluk şartlarında yaşaması... Her yıl yüz
binlerce çocuğun açlıktan ya da bakımsızlıktan kaynaklanan hastalıklar
nedeniyle ölmesi... Milyarlarca insan için, onların o renkli ekranlarında
örnek prototip olarak sundukları kof hayalin, özgür ve liberal dünyanın el
dokundurulamaz bir illüzyondan ibaret olması... Gençlerin, gençliklerini
yaşayamaması... Yetişkinlerin kendilerini yetersiz ve güçsüz hissetmesi, orta
yaşa doğru sağlık problemleriyle yüzleşmesi... Yaşlıların toplum tortusu ve
asalak durumuna düşürülmesi, güvenceden yoksun bırakılması... İnsanların
beynine, hayatta kalabilmek için birbirlerinin kafalarına basarak ezip
geçmeleri gerektiği düsturunun çakılması... Evsizlik, doktorsuzluk, mahkeme
kapıları, parasızlık, mutsuzluk, cinsel doyumsuzluk, sağlıksızlık, ruhsal
çöküntü... Nazım Hikmetin dediği gibi, Hoş geldin bebek, yaşama sırası
sende...
İşte o
kıyamet, kehanet, göktaşı çarpması, din düşmanlığı, Amerikan uşaklığı, İsrail
ajanlığı, masonluk gürültülerine indirgenmeye çalışılan kitap, 2012:
Mardukla Randevu, çok kısaca çerçevesini çizmeye çalıştığım bu tarih ve
uygarlık perspektifini sergilemeye ve bu hassas noktalara dikkat çekmeye
çalışan, 3 kitapta tamamlanacak bir serinin ilk adımı ama birileri için ne
gam. Bütün bunların hiçbir önemi yok, altı yüz küsur sayfalık metnin bir
noktasına takılıp Olmaazzz! Böyle bir gezegen olmazzz! Olsaydı biz görürdük
mertebelerinde konuşan ve kitabın kaç satıp benim kaç para kazandığıma kafayı
takmış birileri için, bütün bu kritik ve hassas sürecin, bu tarihsel
perspektifin ve bakışın hiçbir önemi yok tabii. Bütün derdi birilerini yumurta
gibi birbirine tokuşturup çirkin, vıcık vıcık kavgalarla rating toplamak olan
medya için de hiç önemi yok.
Ha,
bir de yine lafı poposundan anlamayı alışkanlık haline getirmiş birilerinin,
İyi de bu tez bizi eli kolu bağlı çaresiz duruma getiriyor, boyun eğme hissi
yaratıyor, kendimizi güçsüz hissetmemize neden oluyor, iyimserliğimizi yok
ediyor mızıldanmaları var. Kitabın son paragrafında, Bilgisiz hale getirme (misinformation)
ve yanlış bilgilendirilme (misinformation) ilkeleri üzerinde kurulu Küresel
Elit İmparatorluğunun bu gezegendeki sıradan insanları, figüranları olarak
elimizden şu aşamada başka bir şey gelmiyor ve Beckettin Godotsuna nazire
yaparcasına Marduku bekliyoruz diyorum ya, bu saptama ve ifadeden, Hiçbir
şey yapmayalım, zaten yapamayız, oturup bekleyelim sonucunu çıkaranlar var.
Böyle
bir durum saptaması ve bunun finalde bu biçimde ifade edilmesi, zaten başlı
başına bir provokasyon, bir itekleme niteliği taşır; en azından, benim
durduğum yerden bakıldığında bu böyle. Biz daha oturalım, bak neler oluyor,
neler yaklaşıyor demektir bu aslında; satır aralarında bile değil, açık açık.
Marduk ya da onun tetikleyeceği afetlerle göz korkutma kitabı değil ki bu,
zaten dikkat çekmeye çalıştığı şey de afetlerin kendisi değil, yaratacağı
sosyopolitik, sosyoekonomik ve sosyopsikolojik sonuçlar. Birileri bunu biliyor
ve buna hazırlanıyor, tek dertleri de bu sistemin olduğu gibi devam etmesi,
3650 yıl önce olduğu gibi tökezlemeler yaşamaması, diyorsunuz. Afetlerin
sansasyonel kısmını geç sen, sonrasına yönelik kendinle hesaplaş işte, demeye
getiriyorsunuz. İki yüz yıldır dünyanın ümüğünü sıkan kan emici bir sistem,
insan marifetiyle ve insan eliyle yıkılamadı ama şimdi kendi yapısının maruz
kalacağı sarsıntı yüzünden zangır zangır sallanacak, diyorsunuz. Eşek olma da
bir daha düşün, kafanı bir kez daha topla, çünkü bu bir daha yakalayamayacağın
bir değişim fırsatı olabilir, diyorsunuz. Bütün bu toz duman atlatıldıktan
sonra, o kargaşa ve kaos sürecinden yine bu aşağılık kapitalizmin
finans-kapital oligarşisi mi galip çıkacak, senin yıkmaya ve değiştirmeye
cesaret edemediğin şeyi doğa ve evren (bir rastlantı eseri) sallarken sen uyuz
uyuz bir köşede oturup Aah, ah, deprem mi olur, evlerimiz mi yıkılır diye
düşünecek misin hâlâ diye soruyorsunuz. Bu mu kendinizi güçsüz hissettiren
şey? Birileri size Bak, durum budur, gerisi senin bileceğin iş dediğinde,
canınız mı sıkılıyor, iyimserliğiniz buzlu sularda mı boğuluyor?
Diyelim
ki ne Marduk var, ne iklim değişimi, ne bir başka doğal afet. Varsayalım ki,
doğal ve evrensel değişkenler açısından her şeyin sözgelimi en az bin yıl
sütliman olacağını biliyoruz. O zaman mutlu mu olacaksınız? İyimserliğiniz
geri mi gelecek? Çok mu seviyorsunuz, bu şirin küresel finans-kapital düzeni
içinde, banka hesaplarınız ve kredi kartları borçlarınızla, işsizlik
ödeneğinizle, kiralarınız ve icra masraflarınızla, Sevgililer Günü
programınız, prezervatifleriniz ve bütün bir yıl boyu taksitle ödediğiniz
tatillerinizle kucak kucağa yaşamayı? Sizi sıkan şey, asla değiştirilemez, bu
hep böyle gider denen ve bütün iletişim kanallarından yayılan bu mesajla
üzerinize yılgınlık tohumları eken sistemin, doğanın (ve kaderin) bir
cilvesiyle kendi kendine sarsılmasının getirdiği rahatsızlık mı? Erich
Frommun dediği gibi, özgürlük ağır bir şey ve belli sorumlulukları,
teslimiyetçilikten uzak durmayı gerektiriyor. Ama içinde bayıla bayıla,
sushiler yeyip reality showlar izleyerek yaşadığınız bu sistemin ruhu, özü,
ilikleri bile sizin teslimiyetçiliğiniz üzerine kurulu. Kim iyimserliğinizi
yok ediyor şimdi? Marduk mu?
Kimse
kimseye akıl verecek ya da yol gösterecek durumda değil. Ben de bir reçete ya
da tavır önerisi getirecek biri değilim. Dahası, bunun hiçbir anlamı da olmaz
zaten. Anlatmak istediğiniz şeyi televizyonlardaki reality showların dilinden
bir adım daha sofistike hale getirirseniz geniş kitleler ne anlamaya
niyetli ne de dinlemeye. Ama diyeceksiniz ki, toplumsal dönüşümler kitlelerle
yapılır, eğer bu sistemin çökmesinden ve bir daha doğrulamamasından söz
ediyorsan, mesajını kitlelere aktarmak ya da düşüncelerini onlarla paylaşmak
zorundasın, yoksa senin yaptığın yılgın solcunun sınıf mücadelesinden umudu
kesince gözünü göklere çevirmesi gibi olur.
Hayır,
benim bakış açımdan hiç böyle değil durum. Tarihi ve toplumsal dönüşümleri
hiçbir zaman geniş kitleler biçimlendirmiyor, onlar yalnızca doğru yöndeki
bir impulse ile harekete geçirilen büyük bir potansiyel konumunda ve
doğrusunu itiraf etmek gerekirse, geniş kitleler tarihin her döneminde
tutucu ve hatta kimi zaman da gerici bir eğilim sergiler. Kapitalizm ile
ilgili tahlillerde ne yazık ki 1920lerin düşünce ikliminde takılıp kalmış
durumdayız ve yaşayıp evrilen bir egemen sistemin öngörülememiş değişimleri
karşısında proletarya diktatörlüğü savı ve alternatifinin bugün artık
bütünüyle köhnemiş olduğunu görmemekte ısrar ediyor sistem muhaliflerinin
önemli bir bölümü. Geniş kitleler ya da lider sınıf ile yapılacak bir
dönüşüme bel bağlayanlar, tarih boyunca hüsrana uğramaya mahkûm ne yazık ki. O
değişim ve dönüşümün, insanların kafasında başlaması, zihinlerinde
gümbürdemesi lazım. Bunu ilk deneyimleyebilecek olanlar da, düşünce, bilgi ve
donanım açısından toplumsal piramidin üst dilimlerinde yer alan ve artık
hiçbir biçimde uzlaşamayacağını anladığı bu sistemle helalleşme sürecini
yaşayan küçük bir azınlık. (Tıpkı ondokuzuncu yüzyılda komünizmin teori ve
dayanaklarını oluşturan Marx ve Engelsin proleter ya da halktan birileri
değil, burjuva kökenli olmaları gibi.)
Dolayısıyla, isteyen ortodoks arkadaşlar bu yaklaşımımı küçük burjuva
oportünizmi olarak niteleyebilirler; ben geniş kitleler için
yazmadım/yazmıyorum kitaplarımı ve yazılarımı. Sayılarının çok az olduğunu
bildiğim, ama düşünsel kapasiteleri, duyarlılıkları ve vicdani niteliklerine
güvendiğim bir azınlıkla, vardığım sonuçları ve düşünceleri paylaşıyorum.
Onlara, kitaplarda bir araya getirdiklerimden fazla ne söyleyebilirim? Belki
şunu: Ayakta kalın, sizin gibilerle yakın durun, dünyanın her yerinde sizin
gibi insanlar var, onlarla haberleşin, sinerji oluşturun ve alternatif
çekirdeğin biçimlenmesinde, çorbada sizin de tuzunuz olsun. Teslim olmamayı
ve yakın çevrenizde, değer verdiğiniz insanlarla bildiklerinizi paylaşmayı
ihmal etmeyin. Başka ne söylenebilir ki? Kimse guru değil, üstat değil,
bilirkişi değil. Düşe kalka birlikte öğrenmeye çalışıyoruz ayakta kalmayı ve
direnmeyi.
Ha,
fiziksel ve maddi öneri mi? Dediğim gibi, ben afetlerin kendisine dikkat
çekip, aman kaçın felaket geliyor demek için yazmadım bunları. Dahası,
Türkiyenin bu anlamda görece oldukça güvenli bir bölge olduğunu düşünüyorum.
Yine de, bir iki riskimiz var tabii. Ama mühim olan bunlar değil; afetten
değil, sonrasından endişe duyun. Elektriklerin kesildiği, suların akmadığı,
telefonların çalışmadığı ve trafiğin arapsaçına döndüğü bir ortamda hayatın ne
denli yıpratıcı olabileceğini; insanların, bir ekmek fazla almak için
birbirlerinin kafasını gözünü yarabileceğini hatırlatmak istiyorum yalnızca.
Üstelik bunların olması için, Marduka falan da gerek yok. İstanbulda iki gün
süren bir kar fırtınasının hayatı ne hale getirdiğini biliyorsunuz. İşte bunun
için, bir iki söyleşide Metropollerde, hele İstanbul gibi dağınık ve düzensiz
metropollerde hayat çok tatsız hale gelebilir, bu nedenle, birkaç yıl sonra
daha derli toplu ve düzenli küçük bir yerleşim biriminde yaşamayı planlıyorum
deyip eklemiştim: Ama bu yalnızca Mardukla bağlantılı değil. Böyle bir şey
olmasa da bunu yapmak yıllardan beri aklımda çünkü çok sevmeme, benim için hep
bir tutku olmasına rağmen İstanbul artık çocukluğumun kentinden çok farklı.
Yaşamak giderek zorlaştı, kimi zaman eziyete dönüştü. Yaptığım iş de buna
müsait olduğu için, Ege kıyılarında küçük bir yerde yaşamak istiyorum artık.
Peki nerelere dek vardı bu sözler: Kazdağlarında arsa almış, ev
yaptırıyormuş! Bu noktada film kopuyor artık tabii; gülmeye başlıyor ve
Hayırlı günler deyip olay yerinden uzaklaşıyorsunuz.
Anahtar sözcük, bilgilenmek. Gözümüzün üzerine indirilen perdeleri bir yana
itip, medyatik mesaj bombardımanıyla dumura uğratılan yargı ve değerlendirme
yetimizi yeniden canlandıracak biçimde okumak, bilgilenmek, araştırmak ve en
önemlisi, edinilen bilgiyi, bunu isteyenlerle paylaşmak. Şu dönemde
yapılabilecek en iyi şey, tabii önce ayaklarımızın üzerinde sağlam durmayı
başardıktan sonra, bu.
|