|
Edebiyatımız içinde cinsellik çoğu zaman yadırganır. Kelimelere, satırlara,
sayfalara dökülen cinsellik ayıpla karşılaşır, kınamayla cezalandırılır.
Bakmayın modern göründüğümüze, zaten herhangi bir edebi eseri, -hadi işin
içinde olduğumdan örneklemi küçültüp türü romanla kısıtlayalım,- algılayışımız
o kadar sakattır ki, içeriği bir de cinselliğe bulaştığında bir eseri
yorumlayışımız kontrolden çıkar, İranda eski Afganistanda günahkar taşlayan
azgın bir halka dönüşürüz. Abartılı mı buldunuz bu sözleri? İki liseli gencin
masumca flörtünü anlatan bir romanımın İstanbulun dibinde bir lisenin
yöneticileri tarafından yasaklanmaya çalışıldığını duyana kadar ben de bu
iddiamı abartılı bulurdum.
Belki
dört veya hadi beş sene önce olsun, bir okuyucunun attığı kısa bir elektronik
posta, İzmitde bir lisede, okul müdürünün öğrencilerin elinden kitaplarımı
topladığını ve gizli gizli okumaya devam edecekleri de disipline sevk etmekle
tehdit ettiğini söylüyordu. Önce bu elektronik postanın bir şaka olduğunu
düşünüp inanmak istemedim ama sonra merakımı yenemeyip, veli süsü verilmiş
sesimle okulu arayıp uygulama hakkında bilgi almak istediğimde doğru olduğunu
öğrendim.
Romanda liseye devam eden bir genç kızla erkeğin flört edip el ele
gezdiklerini heyecanla, öfkeyle anlatan müdürümsü yaratık, genç karakterlerin
sarılıp öpüştüklerini de okuduğunu ve romanın çocukların ahlakına aykırı
olduğunu, çocuğumu bu kitaba özenip ahlakını kaybetmesi tehlikesinden
korumasının onun görevi olduğunu söylerken hareketinin doğruluğuna,
gerekliliğine o kadar inanıyordu ki, Türkiyede modern görüşten başka bir
gerçeğin daha olduğuna ve çok da yaygın olduğuna o gün inanmıştım.
Müdüre
veli değil kitabın yazarı olduğumu, üstelik gazeteci de olduğumu ve o yasağı
hemen o gün kaldırıp çocuklara da kitaplarını teslim etmediği taktirde ertesi
gün yanımda kamerayla okulu ziyarete geleceğimi, bana anlattıklarının aynısını
kameralara da anlatırken onu seyretmekten zevk alacağımı söylemem müdürü
sindirmişti ama elbette tahmin edersiniz, bu geri adım, fikirlerinin,
kitaplara yaklaşımının değiştiği anlamına gelmiyordu. Sadece memuriyetinin
emrettiği anayasal laik kurallara karşı çıkmaya gücü yetmeyeceği için;
medyayla, yasalarla savaşamayacağı için korkup, sinip, vazgeçip uygulamaya son
vermişti.
Fernando Rodrigez ve onun yasak aşkı
Kitap
yasaklayan müdür örneğindeki önemli bir detaya geri döneceğiz ama önce
cinselliğin edebiyatta ne anlama geldiğini sorgulamak gerekiyor. 1980li
yıllarda, en ücra semtlerdeki ara sokak bakkallarında bile beyaz dizi veya
pembe dizi ismiyle küçük cep kitapları satılmaya başlamıştı. Erkek
dergilerinin de ilk defa kendilerini gösterdiği bu yıllardan özellikle bu
pembe dizi kitaplar unutulmaz fenomenler haline gelmişlerdir. Bu gün, sabah
kuşaklarındaki Oh Fernando Rodrigez! Ben, karınızı öldüren adamın kızıyım.
Benim sizi sevmeye hakkım yok Fernando Rodirigez! benzeri diyaloglarıyla bizi
bizden alan Brezilya dizilerinden aşağı kalır yanı
olmayan
pembe veya beyaz dizi kitapların unutulmaz cümleleri de erkekle kadının onca
olaydan sonra buluşup, birbirlerine dokundukları, aşk yaptıkları satırlarda
yer alırdı. Genç kadın parmaklarının üzerinde doğrulup dudaklarıyla uzun
boylu adamın sert yanaklarına ulaşmaya çalıştı. Adamsa ellerini kadının
incecik beline dolayıp, o narin bedeni yerden belki yarım metre havalandırarak
karşılık verdi.. İki çift dudak birbirine dokunduğunda, adam adaleli
bacaklarından birini şehvet aleviyle yanan Monicanın kadınlığına sürtüyor,
Monica ise ateşler içinde kalmış bedenini siyah gece elbisesinin içinden
kurtarmak istermişçesine geriliyor, kıvrılıyor, her hareketinde erkeğin onu
daha da sıkıp, kolları arasında hapsettiğini hissederek, kendini teslim
ediyordu.
Elbette, bu satırları okudukça kendinden geçen, belki elleri kadınlıklarına
giden, telefonda konuşma şerefine eriştiğim okul müdürü benzeri yetişkinlerin,
ebeveynlerin baskısı altında büyüdükleri için erkeğin ne olduğunu ancak pembe
dizi kitaplarından öğrenebilen varoş kızlarının onbinlercesi, yüzbinlercesi
her yeni kitap yayınlandığında akın akın bakkallara koşuyor ve cinsel
gelişimlerinde çok önemli bir yer tuttuğunu sandığım bu kitapları kapış kapış
satın alıyorlardı. Kitapların satışı ise zamanla azalmaya başladı ve bir süre
sonra da yayınları durdu ama satışların durmasının nedeni halkımızın edebi
zevk çıtasının yükselmesi ve bu ucuz romanları küçümsemeye başlamaları değil,
yukarıda bahsini ettiğimiz okul müdürü gibi adamların bu küçük kitapların
içinde ne yazdığını keşfetmesinin ardından, karısına kızına bakkaldan kitap
almasını yasaklamasıydı.
Kitap
almak için hipermarketlere koşan varoş kızları ve cinsellik
Edebiyat ve cinsellik kavramları yan yana geldiğinde, yukarıdaki örnekte
olduğu gibi pembe dizi cinselliğinden bahsetmemek mümkün değil. Kitap
satışlarını patlatmak, varoş kızlarını (-ki aranızdan sinirlenmeye başlayıp
masanın üzerine çıkarak saçını başını yolarken klavyenin üzerinde zıplayanları
görür gibi olduğumdan, varoş kızı terimini insanları oturdukları semtlere
göre sınıflayıp, onları küçümsemek için değil bir kafa yapısını, bakış
açısını, dünya görüşünü tanımlamak için kullandığımı hatırlatmak gereği
duyuyorum ve yaşanılan semtin
değil,
yaşanılan hayatın kalitesinin insanı adam ettiğine inandığımı vurgulamak
istiyorum-) kitapçılara, hipermarketlere koşturup kitap satın almaya ikna
etmek için kullanılan bir cinsellik bu gün bile edebiyatımızın içinde var.
Yüzlerce bin adet basılıp ucuz fiyatla satılan kitapların çoğunda da,
1980lerde bakkallarda satılan o pembe dizi kitaplarının içindekine benzer
süper şehvetli, ıslanma garantili satırların kopyalarını görebiliyorum.
Ama cinselliği pembe dizilerin ucuz numarası tanımının içine hapsetmek de
edebiyata yapılan bir haksızlıktır.
Cinsellik temalı her metni ucuzlukla, pornografiyle açıklamaya çalışmanın
arkasındaki mantığı da anlamak mümkün değil. Edebiyat, sözcüklerle bir dünya
yaratmaksa, cinselliği o dünyadan dışlamaya çalışmak ancak ideolojik bir
takıntının belirtisidir. Elbette satırların içindeki cinselliğin dozu da hep
tartışma konusu olacaktır ama burada da bir ölçüt getirmeye çalışmak, sınır
koymak sadece yeni klişelerin doğmasına hizmet edecektir. Her yazılan eser,
standartlara uymak, ölçüyü aşmamak için birbirinin kopyası satırlarla dolacak,
ortaya çıkan metinler, kapakları ve kahramanları faklı gittiği yer aynı olan
pembe dizi kitaplarına dönüşecektir, ki buna kısaca klişe diyoruz.
Çözümsüz Travma: Siyasi Roman veya Romanlaştırılmış Siyaset
Bir de
edebiyatımızdaki cinsellikle ilintili, adı konulamamış, adlandırılmaya cesaret
edilememiş, edebi algı alışkanlığı sorunumuz var ki, aklı karışanlar için
hemen açıklamaya çalışayım, aslında toplumsal histeriye dönüşmüş bir nevi
travmadan bahsetmeye çalıyorum. Bir edebiyat travması bu. Etrafımızda sesini
yükseltip, romanlar, senaryolar, şarkılar, filmler hakkında yorum yapan ve
sanat eserinin mutlaka toplumsal bir mesaj taşıması gerektiğini savunan, hatta
bağıran, çığıran insanlar var. Birkaç ay önce, bir edebiyat dergisinde
gazetecilikten sonra kitap yazmaya da soyunmuş bir hanım kızımızın röportajını
okuyordum ki edebiyata nasıl gönül verdiğinden, yazmayı nasıl sevdiğinden,
zihninin ne kadar çok hikaye ile dolu olduğundan bahseden bu hanımın
günümüzdeki edebi eserlerin artık boş ürünler olduğunu, -tam olarak
kullandığı kelimeleri aktarmaya çalışıyorum- toplumsal olayların
irdelenmediğini, önemsenmediğini, edebiyatın içinin boşaltıldığını söylediğini
de okudum. İşte anlatmaya çalıştığım travma tam olarak buydu.
O
dönemde yazılmış romanları okuduğumuzda görüyoruz ki, 1900lerin ortasında,
demokrasinin halkın düşüncelerine, hatta genlerine oturtulması gereken
yıllarda, dünyadaki sağ sol çatışmalarını bahane gösterip konuşmayı,
düşünmeyi, fikir açıklamayı yasaklayan iktidarların baskısı nedeniyle
düşüncelerin, fikirlerin açıklanabildiği, siyasi tartışmaların yaşandığı yer,
romanların satır araları olmuş. O dönemlerde yazılmış romanları okuduğunuzda
kolayca fark edebildiğiniz bu siyasi lezzet zaten bütün o yazarların,
çizerlerin hapislere atılıp, sürgün edilmelerinin de nedeni değil miydi? Rıfat
Ilgaz, bu gün televizyonda görünce aydınlarımızın burunlarını çevirip
küçümsedikleri Hababam Sınıfında bile otoriteyi temsil eden okul müdürünün
öğrencilerin yemeğini, yakacak odununu çalmasına isyan edip ayaklanan
öğrencilerle halkı yöneticilere karşı isyana, ayaklanmaya çağırdığı için
yasaklılar listesine alınmıştır, ki aslında Rıfat Ilgaz çocukları seven emekli
bir öğretmendir ve onca çocuk kitabı da vardır ama o siyasi
baskı atmosferi
içinde yazdığı romanların satır aralarında isyan etmeden duramamıştır. Çok
açık ki, bir dönem boyunca düşüncelerini açıklamaktan men edilen, siyasi
alternatifleri tartışmaları yasak olan siyaset adamları ortaya roman yazan
edebiyatçılar olarak çıkmak zorunda kalmıştır. Oysa bu insanların yazmaları
gereken kitaplar, edebiyat dışı türlerde, siyasi konularda araştırma
kitapları, denemeler makaleler olmalıydı. Buna güçleri yetmeyince siyasi
tartışmalarını romanların içinde, siyasi romanlarında yarattıkları
karakterlerin diyaloglarında dile getirmeye çalışan siyaset adamları, hem
yazar hem siyasetçi olmuşlar, bu insanların yazdıkları da, çok doğaldır,
tartışma konusu olmuş, gündem yaratmıştır. Baskı altında tutulan düşünceler,
ideolojiler kendilerini anlatıp var olabilmek için o kadar büyük bir baskı
yaratmıştır ki, bir koca yüzyıl boyunca Türk edebiyatında polisiye,
bilimkurgu, psikoloji gibi roman türleri yer almamış, siyasetin bile
silemeyeceği aşk ve bence siyasete çok yakışan mizah ise edebiyatın içinde
ancak bıçak üstünde var olabilmeyi başarmış, yine de bu türlerin yazarları
çoğunlukla küçümsenmekten ve hor görülmekten uzun süre kurtulamamışlardır.
Oysa edebi çeşitlilik hor görülmeseydi, bu gün liselerde kitap toplayan
müdürler de, hala geçen yüzyılların tabularıyla, korkularıyla şekillenen,
Avrupalıların fakir ve cahil diye alay ettiği bir toplum da söz konusu
olmayacaktı. Karşılaştığınız bir Amerikalı veya Avrupalı size fakir ve
eğitimsiz bir toplum olduğumuzu söylediğinde, hiç çekinmeden ona suçlunun
kendileri olduğunu söyleyebilirsiniz. Sağ ve sol çekişmesi yüzünden elli yıl
boyunca ülkemizin, insanımızın üzerinde kurdukları baskı ve kavga atmosferi,
onların tartışmalarına taraf olmayı pek de sevmiş aydınlarımızın da kolayca
manüple edilebilmesiyle sanatın ve edebiyatın hor görüldüğü, siyasetin her
şeyin üzerinde tutulduğu bir alacakaranlık kuşağında Türk insanının bir
Rönesans yaşamasını ve aydınlanmasını engellemiştir.
Edebiyat toplumsal sorunları işaret ettiğinde anlamlı ve değerlidir
Sonuçta Türk insanının bilinçaltında, edebiyatla ilgili olarak, dünyanın başka
bir yerinde örneğine rastlanmayacak, sakat bir inanış oluştuğunu bu gün
edebiyat dergilerine röportaj veren romancıların sözlerinden de
anlayabiliyoruz: Edebiyat, içinde siyaset varsa doludur, doğrudur, güzeldir.
Oysa
bu inanış, yani edebiyatın toplumsal olayları irdelemesi ve halk kitlelerine
mesaj vermesi gerektiği inanışı, demokrasiden nasibini alamamış diktatörümsü
hükümetlerin, liderlerin geçen yüzyılda insanlarımızı, yazarlarımızı,
düşünürlerimizi, siyasetçilerimizi mahkum ettikleri, onları kendilerini ifade
edebilmek için roman, hikaye, şiir yazmaya mecbur bıraktıkları yasaklar kadar
yanlış, sakat bir düşüncedir.
Edebiyat siyasi propaganda aracı değil, bir sanat dalıdır. İnsanın dünyayı,
evreni, yaşamı, doğayı, kendini, aşkı, mutluluğu, coşkuyu, hüznü, huzuru,
korkuyu tanımlamaya çalışmasının, anlama çabasının yarattığı bir fenomendir.
Zekamızın, aklımızın almadığı, inanamadığımız ama inkar da edemediğimiz
ruhumuzun varlığına dair ispatların olabileceğini hissettiren gizemli bir
koddur. Yemek, uyumak, üremek, çiftleşmek hatta bir canlıya, belki bir insana
belki başka bir hayvana bağlanmak konusu söz konusu olunca zekalarının ne
kadar yüksek olduğunu bildiğimiz hayvanlardan bizi ayıran bir sihirdir
Edebiyat. Ve elbette cinsellik de sihrin bir parçasıdır. Tarzlar, üsluplar
değişir, beğeni toplar veya itici bulunabilir. Ama cinsellik, edebiyatın ele
alamayacağı bir konu değildir, ki yukarıdaki tanımlama çabasından da anlamış
olmalısınız, edebiyatın ele alamayacağı bir konu olamaz. Hayatın içinde olan
her şey edebiyatın parçasıdır. Yazarlar, elli yıl öncesinin siyasi
atmosferinden kopamamış sahte aydınların veya bu günün siyasi trendlerinin
peşinde koşup mesela cinselliği konuşmayı yasaklayanların gürültülerini
dikkate almadan, hayal dünyaları yaratmalı, yaratıcılıklarını insanların düş
dünyalarını zenginleştirmek için kullanmalıdırlar. Edebiyatın sahip
olabileceği tek sosyal sorumluluk da bu olabilir. Hayal dünyasının sınırları
dar, düş gücü zayıf insanların ileriyi göremeyeceğini unutmayın. Finansçılar
bu yeteneğe risk alma becerisi, politikacılar vizyon diyorlar ama biz
edebiyatçılar biliyoruz ki, takım elbiseli, bond çantalı, milyar dolarlık iş
adamı da olsa, milyarlarca insanı peşinden sürükleyen karizmatik bir lider de
olsa söz konusu olan hayal gücüdür. Düşünce üretmek, ileriyi hedeflemek,
planlamak, uygulamak ve ulaşmak hep hayal gücü ile mümkündür.
Şimdi
bunu isterseniz bizim Rönesansımızın veya siyasi içerik baskısından kurtulmuş
Yeni Türk Edebiyatının başlangıç manifestosu sayın, isterseniz yıllardır
okuyucularına edebiyatın bir kurgu ürünü olduğunu ve hayal dünyasından
beslendiğini, romanın gerçek ve yaşanmış bir hikayeyi anlatmak zorunluluğunun
bulunmadığını hatta yazarın inanışlarını ortaya koyan bir delil niteliği
taşımadığını hatırlatmaya çalışan, asırlık sakat edebi algı ve roman anlayışla
savaşan bir yazarın içini dökmesi olarak kabul edin... Genç yazarlar,
sanatçılar dünün klasikleşmiş isimlerinin alışılmış tarzlarından farklı,
bugüne hatta belki yarına dair bir dil, bize yabancı gelen ve yabancı geldiği
için de korkutan bir üslup kullanıyor olabilirler. Aralarından kendilerini
daha çok geliştirmesi veya anlaşılmak için daha çok çaba sarf etmesi gereken,
sizin, benim, onun veya başkasının beğenmediği isimler de çıkabilir. Ama
siyasi anlam taşımadığı, toplumsal olayları irdelemediği için bir eseri
beğenmediğini söyleyip kötülemeye çalışmak, cinsel çağrışımlar içerdiği için
bir heykele tükürmekten farksızdır. Türk toplumunun er geç üstesinden
geleceğine inandığım bu siyasi edebiyat paranoyasını hala atlatamamışlara ve
sonrasında mesela cinselliği bir ideolojik sembol haline getirecek ve edebi
eserleri içinde cinsellik işlendiği veya işlenmediği için yargılamaya
kalkışacaklara, sanatseverler olarak ortak bir sözümüz olmalıdır:
Yaratıcılığı küçümsemeyi bırakmadığın sürece insanlığın en büyük düşmanı
sensin kardeşim. Çekil önümüzden, yoksa ezip geçeceğiz!
|