|
Dışadönük
ya da içedönük bir davranışın ve bir işlevin gelişmesi, yaşantımızın,
kendimizi dünyamıza uyumlu kılma, dünyada kendimizden bir iz bırakma sürecinin
bir bölümüdür. Dıştan güçlü bir engelleme olmadıkça, bizim için en kolay gelen
gelişme çizgilerini izleriz; ancak, aynı zamanda en güçlü ayağımızı öne
uzatmaktan hoşlanırız. Bu demektir ki, ister düşünme, hissetme, sezgi, ister
duyuş olsun, genellikle en iyi işlevimizi geliştiririz. Aynı zamanda bizden
beklenilenlere uygun davranma, aldığımız eğitime ve toplumsal baskıya yanıt
verme ve kabul edilen davranış biçimlerine uyma yönünde içimizde güçlü bir
eğilim vardır. Bu
süreç
içinde doğrudan kişiliğe özgü birçok şey kaybolmakta ya da daha doğrusu,
bilinçdışına itilmektedir. Psikolojideki deyimiyle bastırılmaktadır. Aslında
bütün olan şey, kabul edilemez ve aşağı olarak görülen eğilimlerin geri plana
itilmesi ve unutulmasıdır. Ancak bu eğilimler yetişkinlerin içinde yaşamayı
sürdürürler. Bu unutma olayı genellikle o kadar başarılıdır ki, sonunda
göründüğümüz gibi olduğumuza inanırız ve bu da bazen çok kötü sonuçlara yol
açar. Junga göre bastırılmış eğilimlerin kişisel bilinçdışına aittir ve
kaybolup gitmeden, bahçenin uzak bir köşesinde umursanmamış yabani otlar gibi
birdenbire ortaya çıkıverir.
İnsanoğlunun uygarlaşma süreci, insan ve toplum arasında, onun nasıl görünmesi
gerektiği konusunda ve birçok insanın arkasına gizlenerek yaşadığı maskenin
oluşması konusunda bir uzlaşma getirir. Uzlaşan yani uygarlaşan kişi
personası ile mesleğini seçer, iş kurar, evlenir, koşulların beklentisine
uygun davranır. Personası ne kadar uygunsa o kadar başarılıdır.
Bir
işadamı Kurnaz, Bir iş Kadını hem Hanım hem Zeki olmalıdır. Toplum her
Personanın kurallarına uygun olmayı bekler. Herkes rolünü her zaman hatasız
sürdürmelidir.
Şair
yerinde Terzi yerinde durmalıdır, Hiç kimseden bunların ikisi birden olması
beklenmez, böylesi tuhaf olacaktır. Bu türlü bir insan diğerlerinden
farklı gözükür ve tam olarak güvenilir değildir. Bu kişi bilim ve sanat
dünyasında yüzeysel, siyasette belirlenemez bir nicelik, dinde ise
özgür-düşünceli olarak görülecek, kısacası, sürekli güvenilir olamamak ve
yetersizlik kuşkusu altında kalacaktır. Çünkü toplum yalnızca, bir de şair
olmayan bir kunduracının sanat eseri kunduralar üretebileceğine inanmıştır.
Persona kollektif bir olgu, kişiliğin aynı oranda bir başkasına da ait
olabilecek bir yönüdür. Persona genellikle yanlış bir biçimde, kişiye özgü
olarak anlaşılmaktadır. Uzun saçlı, gelişigüzel giyimli aktör ya da aktris
eşsiz birisi bir kişilik- gibi görülür. Buna karşın, genellikle o gruptaki
bütün öteki sanatçıların giyimlerine ve davranışlarına uymaktadır. Şirket
Genel Müdürünün Karısı Bayan Falancanın dostluğu ve konukseverliği onun
sonsuz iyiliğinden kaynaklanır gibi görünmektedir; fakat gerçekte o, bu
davranışlarını, kocasıyla evlendiği zaman kabullendiği Genel Müdürün Karısı
kendisine gereksinimi olan herkesin dostu olmalıdır inancıyla benimsemiştir.
Bir dereceye kadar, insanların kendilerine en uygun düşen rolleri seçtikleri
doğrudur ve persona bu derecede bireyseldir; ancak hiçbir zaman erkek ya da
kadının tümü sayılamaz. İnsan doğası tutarlı değildir ama, bir rolü oynarken
tutarlı görünmek zorundadır. Bu yüzden de kaçınılmaz olarak olduğundan başka
bir biçimde görünmektedir.
Persona
ise, dünya ile ilişkilerimizi sağladığımız bir gerekliliktir. Diğer
insanlardan neler bekleyebileceğimizi göstererek ilişkilerimizi basitleştirir
ve onları iyi giysilerin biçimsiz bedenleri güzelleştirmesi gibi, daha hoş
kılar. Persona geliştirmeyi savsaklayan insanlar kaba, huzursuzluk yaratan ve
dünyadaki yerlerini bulmada zorluk çeken eğilimler sergilerler. Öte yandan
kişinin kendisini oynadığı rolle özdeşleştirmesi tehlikesi de bu tehlike rol
iyi bir rol olduğu ve kişiye çok uyduğu zamanlar belirgin değildir- hep
vardır. Buna karşın birisi üzerine sıkça ve kaygılı olarak rol yapıyor,
aslında hiç de öyle değildir diye konuşuruz. Çünkü en
azından, biraz da olsa gerçek doğamıza uymayan bir biçimde yaşamanın
tehlikesinin farkındayızdır. Belki davranışlarda esneklik, tümüyle yeni bir
davranış biçimini gerekli kılacak, bir bunalım ortaya çıkacaktır; ya da
kişisel anlamda gerçek duygu tepkisi olmayışının trajediye yol açtığı bir
insanlık durumuna ulaşılabilir. Diğer bir tehlike ise çok kalıplaşmış bir
personanın, kişiliğin tüm geri kalan yönlerinin ve kişilikle ilgili olduğu
bilinen ya da kolektif bilinçdışına ait olan tüm yönlerinin reddedilmesine yol
açmasıdır.
Üstad
Jung, bizim kişisel bilinçdışında bulunan diğer yüzümüze Gölge der. Persona
ile aynı cinsiyetten gelir, Gölge
Gölgemiz bilinçaltı zihnimiz, kişisel
bilinçdışı, içimizdeki, engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olamadığımız
her şey olan, Dr. Jekyllimize karşı Mr. Hydeı temsil eden aşağılık
varlıktır.
Bir
duygunun etkisine kapıldığımızda ya da bir öfke nöbetinde kendimde değildim
ya da gerçekten bana ne oldu bilmiyorum diyerek kendimizi bağışlanır
göstermeye çalışırken bu yabancı kişilikle uzaklardan tanışmaktayızdır. Gölge
uzlaşmaz, Gerçek bize olan gölgemizin,
ilkel,
denetimsiz ve hayvansal yanımızın ortaya çıkmasıdır. Gölge aynı zamanda
kendini kişileştirir de: Birisinden özellikle hoşlanmadığımızda, bu
beğenmeyişin özellikle bir mantıklı nedeni yoksa, aslında o kişideki bize hoş
gelmeyen bir nitelikten kuşku duymalıyız.
Gölge,
rüyalarda aşağılık ya da çok ilkel bir insan biçiminde, Cüce, dev adam,teni
koyu renkli bir yabancı , eski Atalardan biri Veya hoşa gitmeyen niteliklere
sahip ya da hoşlanmadığımız birisi olarak ortaya çıkmaktadır. Okulda bizi
döven sınıf arkadaşımız, işten atmakla tehdit eden Şefimiz gibi
Daha geniş
perdede Gölge karanlığımızdır, Bellek Şeytanlarımız da ,
korkularımız da gölgede kalır. Toplumsal standartlara ve bizim ideal
kişiliğimize uymayan tüm vahşi istekler ve duygulardır. Utanç duyduğumuz ve
kendi hakkımızda bilmek istemediğimiz her şeydir. Görüldüğü gibi içinde
yaşadığımız toplum ne kadar dar ve kısıtlayıcı olursa, gölgemiz o kadar geniş
olacaktır.
Gölge,
aynı zamanda kişisel bilinçdışından da ötedir, Kendimizi söz konusu isek
kişiseldir, ancak tüm insanlarda var olan ortak bir yön olduğundan
kollektiftir, Tüm Ruhların dolşatığı yerden çıkıp gelir, Şeytanlar, ifritler,
Cinler
Üstad
Jung Gölge demekle karanlık ve belirsiz olandan daha fazlasını kastetmiştir.
Bilincin ışığı olmadan, gölge olamaz. Işık ve karanlığın, güneş ve gölgenin
gerekliliği şeylerin doğasında vardır. Gölge kaçınılmazdır ve insan o olmadan
bütün olamaz. Öte yandan bizler insan doğasında, biraz olsun kötülük
bulunduğunu içgüdüsel olarak kavramışçasına, inanılmayacak kadar iyi yürekli
olduğu görülen birisine kuşkuyla bakarız. İnsanda iyi ve kötü vardır, Evrende
ikilik vardır, iki olmadan Tek Olmaz.
Hastalarının bunalımlar içinde başvurdukları Doktor Jung, gölgeyi tümüyle
bastırmaya çalışmanın da , onu yadsımanın da yararsız olduğunu görmüştür. Kişi
bu karanlık yönüyle bir arada yaşamanın kendine göre bir yolunu bulmak
zorundadır, çünkü özbenliğimizin parçasıdır. Gerçekte zihin ve beden sağlığı
da genellikle buna bağlıdır. Gölgeyi kabul etmek, önemli ölçüde ahlaksal çaba
ve sık sık da değer verilen ideallerin terk edilmesini doğurur. Ancak bu,
yalnızca bu ideallerin çok fazla yüceltilmiş ya da bir hayal üzerine kurulmuş
olmasındandır. Olduğumuzdan daha iyi ve daha yüce insanlar olarak yaşamaya
çalışmak bizi aşırı derecede ikiyüzlülüğe ve sahtekarlığa götürür. Ayrıca
üzerimize öylesine bir gerilim yükler ki, çok daha kötü durumlara düşer ve
çöküntüye uğrarız. Yüksek erdem sahibi insanların titizliği ve bağışlamazlığı
iyi bilinir.
Günlük
gazetelerde sergilendiği gibi çok saygıdeğer bir vatandaşın cinsel yaşantısı
bazen
şaşırtıcı olmaktadır; cinayet olayları hiç umulmadık çevrelerde ortaya
çıkmaktadır. Gölgenin belirtileridir bunlar
Doğamızın bu yönü içimizde
gizliden gizliye dolaşmakta olabileceği ve büyük olasılıkla da dolaştıklarını
kabullenmek
Cesaretle yüzyüze gelmek
Yüz yüze gelip öğrenildiğimizde en
azından değiştirme olanağını belki bulabiliriz.
Öte
yandan Üstad Junga göre bilinçdışında hiçbir şey değişmez. Bilinçdışında,
karısından öldürmeyi isteyecek kadar nefret eden bir adam, bir çılgınlık
nöbetinde gerçekten bunu yapabilir. Olasılıkta böyle bir insan, eğer daha
önceden bu şiddet duygusunu tanımış olsaydı , bu duygularıyla mücadele etmek
ya da onu kışkırtan durumu değiştirmeye çalışmak fırsatına sahip olabilirdi.
Toplum
yaşamında bir ölçüde baskı gerekli olduğu halde, gölge baskı altına
alınmasıyla bilinçdışında güç kazanır ve şiddetini artırır. Öyle ki, ortaya
çıkması gereken an geldiğinde (genellikle böyledir) daha tehlikeli olmakta ve
normal durumda sağlam bir denetim sağlayabilecek olan kişiliğin geri kalan
yönlerini ezme olasılığı daha artmaktadır. Gölge güçlenerek , toplu kitle
isyanlarında, tek başına sıradan zararsız insanlarda, vahşi ve yıkıcı
biçimdeki dehşet verici davranışlarında kollektif olarak kendini gösterir.
Jung,
gölge ego-kişiliğin tümünü tehdit eden ahlaksal bir sorundur der. Daha
ilerde, küçümsememesi gereken, çok önemli bir toplumsal sorundur. Hiç kimse
büyük ölçüde ahlaksal kararlılık ve fikirlerinde, standartlarında bazı yeni
düzenlemeler olmaksızın gölgeyi kavrayamaz. Üstad Jung hoşgörü ve sevgi
olmaksızın hiçbir düzelmenin gerçekleşemeyeceğini ima etmektedir. Hoşgörü ve
sevgi ise topluma ters düşenleri iyileştirmede iyi sonuçlar verdiği
kanıtlanmış olan, fakat genellikle kendimize herhangi
bir
yapıcı biçimde uygulamayı düşünmediğimiz davranış biçimleridir. Gölgemizi
ehlileştirerek mi, gölgemizle tanışıp kabül ederek mi yaşayacağımıza.
Hoşgörümüzü kendimize ve herkese gösterdiğimizde dünyanın hangi bilinçte
olacağını biz bulacağız ve yaşayacağız.
|