|
Çok eski zamanlarda kocaman bir şatoda çok mutsuz bir yazar yaşarmış. Yazar
öyle mutsuz öyle mutsuzmuş ki, ülkedeki hiçbir eğlence onu güldürmeye
yetmiyormuş.
Bir
gün ülkeye iki tane çalgıcı adam gelmiş. Çalgıcılar ülkeyi dolaşıp hünerlerini
gösterirlerken, yazarı güldürmeyi başaran kişiye çok büyük bir ödül
verileceğini öğrenmişler. Fakat ödülün ne olduğu, onu kazanan biri olduğunda
açıklanacakmış. Herkes yazarı güldürmeyi başaranın çok zengin olacağını ya da
prensesle evleneceğini düşünmüş. Tabii bizim çalgıcılar da... Bu iki çalgıcı
adam, hiç zaman kaybetmeden yazarın şatosuna gitmişler. Yazarı mutlu edebilmek
için önce mutsuzluğunun nedenini öğrenmek gerek demiş birincisi. Ve yazarla
konuşmak için ilk önce şatoya o girmiş. Yazarın derdini öğrenecek, diğerine
haber verecek, böylece yazara derdini unutturacak bir şarkı
besteleyeceklermiş.
İlk çalgıcı yazara mutsuzluğunun sebebini sormuş. Çaresiz yazar da, belki bana
yardım edebilir diyerek çalgıcıya büyük sırrını söylemiş. Yazar yıllar önce
Tanrılar hakkında bir öykü yazmış . Ama kendini kelimelerin büyüsüne öyle
kaptırmış ki bir türlü bu hikayenin sonunu getirememiş. Sonra yazarın üstüne
büyük bir lanet gelmiş ve tüm tanrılar yazarın yazdığı o hikayeyi yaşamaya
başlamışlar. Yazar öyküyü ne yöne götürürse tanrılarda ona göre davranıyormuş.
Yazar bu fırsattan yararlanmak için dünyadaki her şeyi yoluna koymaya karar
vermiş. Savaşları yok etmiş ve insanlara yardım etmeleri için tanrılara güzel
iyilik öyküleri yazmış. Ama öykünün sonunu bir türlü getiremediği için öyle
çok yorulmuş ki artık hiçbir
şey yazamaz hale gelmiş. Yazar öyküyü devam ettirmediği için tanrılar da
dünyaya ve insanlara yardım edemiyorlarmış. Sonra tanrılardan biri yazarın bu
hikayeyi tamamlayamadan ölmesinden çok korkmuş ve ona ölümsüzlüğünü vermiş.
Böylece yazar sonsuza dek tanrıların öyküsünü yazabilecek ve tanrılar hiç yok
olmayacakmış. Bu hikayeyi dinledikçe çalgıcı çok şaşırmış ve yazarın durumuna
çok üzülmüş. Sürekli öyküyü devam ettirmek zorunda olan yazar çok yorgun ve
çok mutsuzmuş.
Çalgıcı yazarın mutsuz olmasının nedenini öğrendikten sonra, beklenen şarkıyı
hazırlamak için yazardan üç gün süre istemiş. Yazar da bunu kabul etmiş ve
çalgıcılar yazarı mutlu etmek için çok neşeli bir şarkı bestelemeye
başlamışlar. Üç gün çabucak geçmiş, iki çalgıcı şatonun yolunu tutmuşlar.
Bütün ülkenin insanlarının davetli olduğu bir balo düzenlenmiş şatoda. Ve bu
balonun tam ortasında çalgıcılar huzura davet edilmişler. Tüm halk merakla
yazarın mutsuzluğunun bitip bitmeyeceğini bekliyormuş. Yazarı kocaman bir
koltuğa oturtmuşlar ve çalgıcıları da karşısına geçirip çalmalarını
söylemişler. Çalgıcılardan biri cebinden küçücük bir tahta parçası
çıkarıvermiş. Tahta parçasına bir kere dokunmuş ve o anda, o küçücük tahta
parçası kocaman görkemli bir piyanoya dönüşüvermiş. Öteki çalgıcı da cebinden
bir kibrit çıkarmış. Kibriti çakmış ve yanan kibritin alevinden pırıl pırıl
bir keman görünmüş. Bu çalgıcı da kemanını eline aldığı gibi başlamış bizim
iki kafadar dünyanın en neşeli melodilerini çalmaya.
Onlar çaldıkça yazarın yüzü gülüyor, bütün halk da hayretler içinde bu eşsiz
konseri inliyormuş. Çalgıcıların çaldığı müzik o kadar neşeli o kadar güzelmiş
ki sadece yazar değil dinleyen herkes sonsuz bir mutluluğa kapılmış. Sonra
lanetin bozulup bozulmadığını öğrenmek için yazardan öykünün devamını
yazmasını istemişler. Eğer yazdıkları gerçek olursa, yapılan her şey boşa
gidecekmiş.
Yazar büyük defterini eline almış ve öykünün devamını yazmaya koyulmuş.
Kocaman bir bulutun dünyanın üzerini kapladığını ve her yerin karanlık
olduğunu yazmış. Herkes bir süre beklemiş ve değişen hiçbir şey olmayınca
başta yazar ve çalgıcılar olmak üzere bütün halk bu işe çok sevinmiş.
Yazarın sonsuz öyküsü son bulmuş bulmasına ama tanrılar yazarın ölümsüzlüğünü
ondan almamışlar. Böylece yeryüzündeki tüm insanlar onun yazdıklarını
okumuşlar ve her masalda o eşsiz müzikten bir parça bulmuşlar. Vee sıra gelmiş
büyük ödülün verilmesine. Yazar, çalgıcıları Tanrılar için yazdığı öykülerin
içinde olduğu defter ile ödüllendirmiş. Çalgıcılar, yaşamlarının sonuna kadar
o defterden eşi benzeri olmayan sihirli hikayeler okumuşlar. Onlar da
piyanodan ve kemandan çıkan güzel tınıları hatıra olarak yazara bırakıp
gitmişler.
Yıllar boyu kimler gelmiş kimler gitmiş yeryüzüne. En şanslı olanları ölümsüz
yazarı tanıyabilmişler. Ama o günden sonra yazar bu büyük sırrı hiç kimseye
açıklamamış ve yazdığı sihirli öykülerle sonsuzluğa yayılıp gitmiş. Her
öyküsünde yıllar öncesinde o çalgıcıların bıraktığı tınılar dans edip öyküyü
süslemişler. Ve bu dünyadan her geçen o yazara hayran olmuş. Şatosunda
yüzlerce hikaye yazan ölümsüz yazar gibi , yazdığı hikayeler ve piyano ile
kemanın en neşeli buluşmaları da yıllar boyu tüm insanların dillerine
dolanmış. Kim bilir, belki de güzel melodileri ile o yazar buralarda bir yerde
devam ediyordur öykülerini yazmaya. Aramızda dolaşıyor, hepimizden sırrını
saklıyordur. O bu sırrı yalnız bana anlattı. Ben de şimdi yalnız size
söylüyorum. Siz sakın bir başkasına söylemeyin. Eğer anlatacak olursanız bu
büyük sırrı, bir masal süsü verin ve şöyle başlayın:
Bir varmış, bir yokmuş. Çook eski zamanlarda kocaman bir şatoda çok mutsuz bir
yazar yaşarmış...
|