2000 yılının ilk günleriydi. Milenyum'un ilk Şeker Bayramı. NTVye hazırladığımız 4. Nesil belgeselinin çekimleri için Antalya Adrasandaydık. Konumuz, çocuktu; dört nesil boyunca çocukluk tarihimizin nasıl değiştiği... O bayram sabahı Milenyum korkularımızdan sıyrılmış olarak ne zaman başladığı bilinmeyen bir geleneksel töreni izleyecektik. Saat sabahın 6'sıydı. Günün ilk ışıklarıyla birlikte Adrasanlı çocuklar yepyeni bayramlıklarını giymişler, ellerinde torbalarla cami avlusunu doldurmuşlardı. Babaları, dedeleri bayram namazı için saf tutarken, onlar avluda uykulu gözlerle sessizlik içinde kocaman bir daire oluşturmuşlardı. Namaz bitince küçüklerdeki uyku yerini birden heyecana bıraktı. Sonra bu dairenin tam ortasına büyük bir örtü serildi. Büyükler geceden hazırladıkları torbalar, kutular dolusu şekeri buraya döktü. Kimin ne kadar şeker getirdiği hiç sorulmadı... İştahlı çocuk bakışları arasında bonbonlar, bademlere, çikolatalar, şekerlemelere karışmıştı. Bu devasa şekerden piramit oluşurken diğer yanda büyüklerin duası başlamış buna çocukların ellerindeki torbaların hışırtısı eklenmişti. Sabırsızlık daha da büyümüştü... Duadan sonra çocukların "Amin" faslına geçildi. Büyüklerin içinden seçilen bir amigo onları Amin! Amin! ... diye defalarca bağırtıyor sonra Olmadı! Olmadı! diye tekrarlatıyordu. Gördüğüm en güzel Amin faslıydı. Sonunda beklenen an geldi. Ortadaki şekerden piramit taslarla çocukların torbalarına dağıtıldı. Şeker Bayramı onlara adil bir dünya sunmuştu o gün... ... Yıl 2004... Şeker Bayramı... Yer; Felluce... Irak' ın batı eyaleti Anbar'ın baharat kokan şehri; Fallujah... Iraklı bir baba anlattı bayramı : Ben marangozum. İsmim Ali Duleymi. Dedelerim bu topraklarda doğmuş. Allah bana iki oğul bir kız verdi. Arife gecesi büyük oğlum dışarıda direnişçilerle birlikteydi. Düşmanı şehre sokmamaya çalışıyordu. Biz ise evimin bahçesine kazdığım daracık bir yere sığındık iki çocuğumla. Kızım Hatice dokuz yaşındaydı, küçük oğlum Haşim yedi... Oruç tuttuk bu koşullarda. İftarda yiyecek bir şeyimiz yoktu, un yedik günlerce. O gece soğuktan adeta donmuştuk. Uykusuzduk. Aklım dışarıda savaşan büyük oğlumdaydı. Ben ise karanlıktan korkan çocuklarıma masallar anlatım o gece... İçinde sıcak çöl hülyalarının olduğu... Anneleri ninni söyledi onlara... Ama silah sesleri, kurşun vızıltıları ve bombalar susmak bilmedi. Onlara cesaret vermek için geçen Şeker Bayramında neler yaptıklarını sordum. Anlattılar; Oğlum o gün çok şeker yediği için hastalandığını, benim ona kızdığımı hatırladı. Kızım da içine girdiğimiz bu sığınağın üstünde akrabalara verdiğimiz bayram yemeğini... Burada çıkınca onlara gene şekerleme ve bayramlık alacağımı söyledim. Kara gözlü kızım, beyaz bir elbise istedi. Bayramda giyerim dedi. Oğlum da salıncak yapmamı istedi bahçedeki dut ağacına... Sabaha doğru silah sesleri azaldı, ben de namaz için cesaretle gittim camiye. Bayram namazını geceden kalan barut kokuları arasında kıldım. Üç yüz yıllık camimiz yarı yıkılmış haldeydi. Bu yıkıntı arasında dualar ettim. Direnişçiler her sabah yaptıkları gibi şehri terk etmiş, Amerikalılar zırhlılarıyla yolları kapatmışlardı. Evime dönmeye çalışırken beni durdurdular. Silahlarını üzerime çeviren askerler ellerimi kelepçeledi. Onlara Çocuklarımın beklediğini sadece marangoz olduğumu söyledim. Beni silahlarının dipçikleriyle dövdüler. Diğer esirlerle birlikte toplanma bölgesine nakledildik. Orada önce kollarımıza mühür vurdular, sonra sorguladılar yine dövdüler. Merak içinde çocuklarımı, karımı düşündüm hep. İki gün sonra perişan bir halde bırakıldım. Dönerken yollarda yanan araçları gördüm. Düşman iki kez daha yolumuzu kesti, mühürlerimize baktı, sorular sordu. Saatler sonra tekrar yola çıktık. Felluceye geldiğimde Amerikalılar ortalıkta yoktu. Direnişçiler de... Şehir tamamen yerle bir olmuştu... Deprem bunu yapmazdı. Şaşırmıştım. Yorgundum, gözlerim de iyi görmüyordu. Cuma günleri kurulan pazarın yanındaydı evim. Beyaz kerpiçtendi. Her yerini ellerimle yapmıştım. Şimdi bir türlü bulamıyordum... Çocuklarımı özlemiştim. Nereye gitmişlerdi? Sonra kapıyı gördüm. Üzerine onlarca kez ateş edilmiş, kevgire dönmüştü. Evden dumanlar yükseliyordu. Seslendim, yanıt veren olmadı... Az ilerde bir kadın gördüm... Yaklaştım. Sırtı bana dönüktü. Kucağında bir şey taşıyordu. Tanıdım sonra, karım Hasibeydi bu. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ona doğru hızla yürüdüm. Tekrar seslendim... Yine bakmadı arkasına... Kucağında bir insan taşıyordu... Önüne geldiğimde gördüğüm manzara karşısında donup kaldım, olduğum yere yıkıldım... Haşimim... Küçük oğlum... Annesinin taşıdığı bedeninin yarısı paramparça olmuştu... Yüzünde hiç yara yoktu... Soğuktu... Ona sımsıkı sarıldım, ağladım... Ne kadar öyle kaldım bilmiyorum... Sonra kızımı aradım... Hatice diye defalarca bağırdım... Sığınakta buldum onu... Nefes almıyordu... Yerden kaldırdığımda sırtının yarısının olmadığını fark ettim... O da gitmişti kardeşiyle... Dizlerim tutmuyordu. Karımın yanına döndüm... Gözlerine baktım... Donuktu... İlerde bir noktaya dikkat kesilmiş hiçbir tepki vermeden oraya doğru bakıyordu... Ne konuşuyordu, ne de ağlıyordu. Sonra oğlumun yüzünü okşadım. Büyümüştü, ölüm onu kocaman bir adam yapmıştı. Daha yedi yaşındaydı... Sonra karım mat bir sesle konuşmaya başladı : Haşime söyledim, baban gelince çok kızacak dedim ona, dinlemedi beni, yine çok yedi aldığın şekerlerden. Sonra devam etti : Haticenin istediği beyaz bayramlığı alabildin mi? ... Bu bayramda şeker yiyemeden ölen, bayramlık yerine kefen giyen çocuklar vardı Irakta. Irakın ne kadar yakın olduğunu biliyorum. İki ay sonra bir oğlum olacak. Baba oluyorum. Onunla ilgili düşlerim var. Akı var düşlerimin, karası var... Birinde Adrasandaki çocuklarla birlikte, şekerlemelerden oluşan piramitten payını alacak olmanın neşesi içinde Amin derken görüyorum... Diğerinde silah sesleri arasında titreyen bedenini bir sığınakta buluyorum. Çaresiz gözlerine utanarak bakıyorum oğlumun. |