Sonunda AB Anayasası Anlaşması’na Sayın Başbakan’ımız ve Yardımcısı da imza attılar. İmzaladıkları metni ne kadar okudular bilmiyorum ama Avrupa Birliği’ne girmek için iktidara geldiklerinden beri yaptıkları çalışmalar – yaptıkları diyorum, “yaptırıldıkları” demeye dilim varmıyor. Sn. Erdoğan daha başbakan bile değilken bütün Avrupa devlet adamları onu izzet ikram karşıladılar kimseye tuhaf gelmedi, şimdi ben yazarsam tuhaf gelir belki- sayesinde bu noktaya varan bu iki kafadarın, Türk düşmanı papa 10. Innocentus’un heykeli önünde imza attıkları anlaşma nasıl bir şey ona bakalım.

 

Anayasa taslağının en ilginç yeri öncelikle Giriş’i:

Okumaya başlayalım (Adalet Bakanlığı’nın sayfasındaki çeviriden)  :

 

« Avrupa kıtasının uygarlığın beşiği olduğunun; ilk çağlardan bu yana art arda dalgalar halinde bu kıtaya gelen sakinlerinin, hümanizmin temelindeki değerleri, yani kişilerin eşitliği, özgürlük, usa saygı duyma değerlerini yavaş yavaş geliştirdiklerinin bilincinde olarak »

 

Birincisi Avrupa kıtası uygarlığın beşiği mi? İngilizce’sinde «Europe is a continent that has brought forth civilization» yani uygarlığı meydana getiren olarak bahsediyor. Tabii ki bunu çok iyi yorumlamak gerek. Bunu yazanların uygarlığın beşiği olarak Batı’nın değil Doğu’nun kabul edilmesi gerektiğini bilmediklerini varsayarsak sorun kalmaz. Bir grup bağnaz Avrupalı diyebiliriz. Ancak bütün Dünya’nın kabul ettiği bir şeyin aksini yazmaları bağnazlıklarından öte olmalı. Aslında uygarlıktan ne anladıklarını düşünmek gerek.

 

İlk olarak Yunan Uygarlığının bütün uygarlıkların atası olarak görebilirler. Ancak bu 19.yy.’da böyleydi, günümüzde artık Mezopotamya , Anadolu vs gibi uygarlıklar biliniyor. O zaman nasıl bir uygarlıktan söz ediliyor. Belki de Avrupa uygarlığından.

 

Avrupa uygarlığı, tarihin ilk dönemlerinde pagan olarak kabul edilebilir. Daha sonra Pavlus’çu bir Hıristiyanlık egemen oldu. Tabii bu Hıristiyanlık olmaktan öte Vatikan’ın dini olarak tanımlanabilir. Acaba Avrupa’nın meydana getirdiği medeniyet bu mu? Yoksa Ortaçağlarda başlayan Avrupa şövenizmi mi?
Neyse, bu aklımızın bir yanında olsun ve devam edelim.

 

“İlkçağlardan bu yana art arda dalgalar halinde bu kıtaya gelen sakinlerinin, hümanizmin temelindeki değerleri, yani kişilerin eşitliği, özgürlük, usa saygı duyma değerlerini yavaş yavaş geliştirdiklerinin bilincinde olarak “ ifadesi de aynı şekilde düşündürtücü hatta güldürücü. Biraz tarih bilen herkes bu “art arda gelen dalgaların” Barbar akınları olduğunu ve uygarlık adına ne varsa silip süpürdüğünü bilirler. Burada doğru olan sözü geçen değerleri yavaş yavaş geliştirdikleridir; çünkü yüzyıllar almıştır ancak o da bir tercüme hatası , çünkü İngilizce’sine “gradually” , kademe kademe diyor.

 

Bu değerlere baktığımızda hangi cemiyetin değerleri ile örtüşüyor acaba. Eğer bunun yanıtını bulursanız bu paragraf da anlam kazanır. İşte burada biraz ezoterik yanını görebilirsiniz. Buna göre bu değerler aslında çok eskiden beri vardı ve geliştirildi. Bu konuya belki ileride döneriz. Şu ilginç girişi okumaya devam edelim :

 

« Geçmişten bugüne, bireyin merkezi rolüne, dokunulamaz, elinden alınamaz haklarına ve yasaya saygı duymaya yönelik anlayışı ile değerleri her zaman toplum yaşamının özünde yer alan, Avrupa’nın kültürel, dini ve insani mirasından ilham alarak,»

 

Kötü tercümeye rağmen anlaşıldığı kadarı ile (İngilizce’sini de yanınızda bulundurmanızda fayda var), Avrupa’nın kültürel ve dini mirasında bireyin merkezi rolü varmış. Bu da koca bir yalan. Avrupa’nın hümanizmi 12 .yy’da başlar ve 16.yy.da adı konulmuştur. Bu döneme kadar bireyin mekezi bir rolünden bahsedilemez. Merkezde Tanrı ve onun temsilcisi Kilise vardır. Ancak bazı ezoterik topluluklar bu dönemde bile birey-merkezci görüşlere sahipti. Acaba buna mı atıfta bulunuluyor? Hangi haklardan söz ediyor bu da belli değil , çünkü yakın zamanlara kadar böyle haklardan Avrupa’da söz edilemiyordu. Bunu yazanların kafalarında, ya farklı ve romantik bir Avrupa görüşü var ya da kökenleri ve amaçları çok daha farklı. Özellikle de “dini” ve “hümanist “ arka arkaya getirmek anlamlı olsa gerek. (“insani miras” gibi anlamsız bir sözcük olmaz, asıl sözcük “hümanist”, belki “insancı” diye çevrilebilirdi) Aslında bu “dini” sözcüğü de tartışmalı. İlk taslaklarda bu yoktu. Ruhsal ve moral değerler deniliyordu. Daha sonra Almanya’nın baskısı ile “dini” sözcüğü girdi. Tabii “niye dini yazıyor da Hıristiyan yazmıyor?” diyen çok oldu. Aslında bu cümle bu haliyle bile komik. İnsan hakları deniyor, ancak insan haklarının aslında kiliseye karşı alındığını unutuluyor. Ancak yine de farklı bir anlam taşımakta olduğu kesin, belki ilerideki satırlarda daha iyi anlayabiliriz. Ama burada aklımıza ilk gelen, gerçeklerle çelişen bu Avrupa imajının daha ütopik hatta daha okkült bir anlamının olup olmadığı.

 

Okumaya devam edelim ,

«En zayıfı ve en yoksunu da dahil olmak üzere, tüm sakinlerinin iyiliği için, bütünleşmiş Avrupa’nın bu uygarlık, ilerleme ve refah yönünde yol alma niyetinde; kültüre, öğrenmeye ve toplumsal ilerlemeye açık bir kıta olarak kalma isteğinde ve kamu yaşamının demokratik ve şeffaf yapısını geliştirme ve tüm dünyada barış, adalet ve dayanışma için gayret gösterme arzusunda olduğu inancıyla, Avrupa halklarının, kendi ulusal kimliklerinden ve tarihlerinden gurur duyarak, geçmişteki bölünmelerini aşmaya ve her zamandan daha yakın bir şekilde, ortak bir kaderi paylaşmaya kararlı olduklarına kani olarak»

 

Burada duralım. Adalet Bakanlığı’nın kötü çevirisi önemli bir ayrıntıyı kaçırtıyor. Şeytan ayrıntıda gizlidir. Burada “Bütünleşmiş Avrupa” değil, “Yeniden birleşmiş Avrupa” (reunited) deniyor. Avrupa ne zaman birleşti de , sonra ayrıldı ve şimdi yeniden birleşiyor ? Burada ilginç bir gönderme var. Çok dikkatli olmak gerek. Bakalım Avrupa nasıl yeniden birleşiyor ve nasıl bir “ortak kader” yaşayacaklar.
 

Avrupa Birliği fikri çok eskilere dayanır. Aslında Charlemagne zamanında bir birlik olmuştu ve bu zat-ı muhterem 800 yılının Noel günü Papa’nın elinden Kutsal İmparatorluğun tacını giymişti. Ama bu uzun sürmemişti ve Charlemagne’ın ölümünden soran bu imparatorluk dağılmıştı.

 

Tarihte Avrupa Birliği’nin en güzel örneği Haçlı Seferleri’dir. (Başbakan bunu düşündü mü bilmiyorum). Avrupa kralları ve halkları, askerleri , şövalyeleri amaçları dine dayalı gözükse de Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmek için ne kadar da güzel bir birlik oluşturmuşları. Söz Haçlı Seferlerinden açılmışken, Avrupalı'nın bu seferlere bakış açısını da iyi incelemek gerekir. Bugünkü Anayasa’da bundan izler bulabiliriz belki. Tabii bu konuda en göze çarpıcı olan Ortak dış politika ve güvenlik. Dış politika ve güvenlik için varolan bir çok maddeden birini bile okumak Türkiye’nin buradaki işinin ne olduğunu düşündürtebilir.

 

« Üye Devletler, ortak bir yaklaşım belirlemek amacıyla, genel çıkarları ilgilendiren dış politika ve güvenlik politikası meseleleriyle ilgili olarak, Avrupa Konseyi ve Bakanlar Konseyi içinde birbirleri ile görüş alışverişinde bulunurlar. Uluslararası sahnede, Birlik’in çıkarlarını etkileyebilecek olan herhangi bir hareketi veya sorumluluğu üstlenmeden önce, her Üye Ülke, Avrupa Konseyi veya Bakanlar Konseyi içinde bulunan diğer ülkelerle görüş alışverişinde bulunur. Üye Devletler, faaliyetlerinin aynı noktaya doğru yönelmesi yoluyla, Birlik’in uluslararası çıkarlarını ve değerlerini uluslararası sahnede ileri sürebilmesini sağlarlar. Üye Devletler, müşterek dayanışma sergilerler. »

 

Devam edelim.

 

«Ortak güvenlik ve savunma politikası, ortak dış politika ile güvenlik politikasının bölünmez bir parçasıdır. Ortak güvenlik ve savunma politikası, Birlik’e sivil ve askeri varlıklar sevk etmek için operasyonel güç sağlar. Birlik, Birleşmiş Milletler Antlaşması ilkelerine uygun olarak barışı sağlamak, çatışmaları önlemek ve uluslararası güvenliği güçlendirmek amacıyla, bunları Birlik dışındaki görevlerde kullanabilir. Bu görevlerin yerine getirilmesi, Üye Devletler'in sağladıkları güçler tarafından üstlenilir. »

 

Yorum yazmaya gerek var mı? ABD de aynısını yapıyor (!) Tabii Anayasa her ülkeye, kendi anayasasına uygun hareket etme olanağı sağlasa da bunun ne kadar uygulanabilir olduğu şüphelidir. Özellikle de « Üye Devletler ortak dış politika ve güvenlik politikasını etkin bir biçimde ve şartsız olarak, sadakat ve karşılıklı dayanışma ruhu içinde desteklerler. » gibi bir madde varken.

 

Tabii burada temel hak ve özgürlükler konusunda oldukça olumlu ifadeler olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Bunlardan biri oldukça ilginç :

 

« Herkes düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, tek başına ya da başkalarıyla birlikte topluluk halinde ve herkesin önünde veya özel olarak, din ya da inanç değiştirme özgürlüğünün yanı sıra, ibadette, öğretimde, uygulamada ve törenlerde dinini veya inancını açıkça ortaya koyma özgürlüğünü de içerir.»
 

Yoruma gerek var mı? Bir de “topluca” din ya da inanç değiştirme özgürlüğü üzerinde biraz daha düşünmek gerek.

 

Bu anayasada daha incelenmesi gereken bir çok madde vardır. Ancak onların da incelenmesi bu yazının sınırlarının dışında kalır.

 

Peki bütün bunlar ne anlama geliyor?
 

Öncelikle , bu satırların yazarı bir Fransız okulunda okumuştur, sık sık Avrupa ülkelerine gitmekte ve oralara kalmaktadır ve kesinlikle böyle bir birlik fikrine karşı değildir. Ancak karşı olduğu ,kendi ülkesinin özel durumları ve Avrupa ülkelerinin tarihten gelen komplolarına karşı uyanık olmadan atılan adımlardır.

 

Avrupa, kendi kimliğini tarihin başından beri değil, Orta Çağlar boyunca kazanmıştır ve aslında bu Avrupa Birliği fikri tarihsel bir gerçeklikten çok ütopik ve okkült bir gerçekliğe işaret etmektedir.

 

Türkiye her koşulda bu birliğin dışındadır. Daha doğru bir deyişle, Türk halkı dışındadır, ancak Türkiye bu birliğin ütopik toprakları içindedir. Özellikle de İstanbul. Avrupalı'nın Ortaçağ’da Bizans’a bakışı ile bugün Türkiye’ye bakışı çok fazla değişmemiştir. Bizans (ya da toprakları) Roma’nın temsilcisidir. Avrupa bunu sonradan benimsemiştir. Ancak Bizans Avrupa’nın dinini kabul etmemiştir, farklıdır. Avrupa bir kere hata yapmış ve Bizans’ı Türklere kaptırmıştır. Eğer Bizans’ı Türkelre kaptırmadan Latinleştirebilselerdi, amaca biraz daha yaklaşmış olurlardı. İkinci kez bu hatayı yapmak yerine, bu kez burayı birlik içinde assimile ederek planlarını gerçekleştirme fırsatı önlerine çıkmıştır.

 

Türkiye’de gerçekten bir bölünme ya da parçalanma paranoyası var. Son yayınlanan ve Başbakanlık’ta fırtınalar koparan azınlıklar raporu da bunu açıklıyor zaten :

 

«1990’ların başında Türkiye’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir “Sevr Sendromu”nun yaşandığı bilinmektedir. Fakat böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi ve bir “paranoya” haline gelmiş olması rahatsız edici ve milleti zayıflatıcı bir durumdur. Bugün Doğu Karadeniz’de bir Pontus Devleti’nin kurulacağından, Dönmelerin Türkiye’yi idare ettiğinden, Fener Patrikhanesinin İstanbul’da bir tür Vatikan devleti kuracağından söz edenler böyle bir havayı yaratmaya özen göstermektedirler.»

 

Gaflet ve delalet içinde olanlar –şahsen tanıdığım için hıyanet diyemiyorum, öyle olmadıklarını biliyorum- buradaki hak ve özgürlükler ortamına bakarak, eşeğin önündeki havucun peşinde gitmektedirler. Öte yandan yine gaflet ve delalet içinde olan bir grup da AB’liği Atatürk idealleri ile birleştirmektedir. Biraz okumasını bilenler Atatürk’ün, Tarih kitaplarından neden Avrupa tarihini çıkarttığını inceleseler iyi olur. Atatürk’ün hiç bir zaman Batıcı bir siyaset izlemediğini, tam tersi yer yer aşırılığa kaçan bir milliyetçi ve ulusal egemenliğe dayalı bir siyaset izlediğini görürler.

 

Peki , Avrupa Birlği’ne girmeye karşı mı çıkmak gerekiyor?

 

Gerekmiyor. Ancak Türkiye’nin özel konumlarını göze alarak. Ve oyunlara gelmeyerek.

 

Avrupa Birliği aslında okkült bir birliktir. Hatta ezoterik örgütlerin yönlerdirdiği bir birliktir. Bu anayasanın her yerinden bu anlaşılıyor. Hazırlayanların geçmişi de bunu ele veriyor. Bu okkült toplulukların bazı okkült emellerinin de bu birliğin politikasına yansımış olabileceğini her zaman düşünmek gerekmektedir.

 

Geçmişe dönelim yine. Avrupa Birlği’nin tam sağlandığı döneme, Haçlı Seferlerine. Haçlı Seferlerinin asıl amacı vurgun olarak görülmekle birlikte, dini motifler de her zaman ön planda olmuştur. Geri planda ise okkült toplulukların faaliyetleri yer almıştır. Haçlı seferleri Kudüs’ü ele geçirme amacını taşırken burayı ele geçirenler içinde farklı gruplar farklı amaçlarla çalışmalar yapmışlardır.

 

Tapınakçı şövalyelere bakalım. Bunların iki müttefiği, Haşhaşiler ve Bizans içinde bulunan  Doğu Biraderleri’dir. Amaçları ütopik kutsal emanetler olan bu örgüt bu iki grupla da işbirliği yapmaktan çekinmemiştir. Sonuç her taraf için felaket olmuştur. Öte yandan, Avrupa kültürü her ne kadar Hristiyan kültür olarak görülse de Judeo-Hristiyan bir kültür demek daha doğrudur. Her iki tarafın ortak düşmanları bellidir.

 

Bir başka önemli husus da , AB’ne karşı ABD’nin takındığı tavırdır. Gelecekte bu tavrın ne olacağı bilinmezdir, çünkü aradaki gizli ittifak bilinmemektedir.

 

Türkiye’nin AB’ne üyeliği ABD çıkarları açısından ne temsil etmektedir? “Who cares about Turkey?“ değil tabii ki yanıt. Birincisi Avrupa Birliği, kendi vatandaşlarına büyük rahatlıklar sağlamaktadır ve bundan da Avrupa Birliği içinde bulunan Yahudi vs gibi etnik gruplar da yararlanacaktır. Evanjelist  bir ABD için bu bir şeyler ifade etse gerek.

 

İkinci olarak Global felaketler arifesinde önemli bir toprak parçası bu topluluğun tarafında olacaktır ve bu felaketler için hazırlanan senaryoda çok daha önem kazanacaktır. Hatta “ortak kaderi” yaşayacaktır.

 

Türkiye bu topluluk için kendine özel bir statü yaratmazsa, Ulusal Egemenlik kavramına veda etmek zorunda kalacaktır. Hatta, yüzyıllardır bekleyen bir planın gerçekleşmesine katkıda bulunacaktır.

 

Sonuç?

 

derKi için yazı hazırlarken bazen yazıyı geç vermek iyi oluyor. Tam bir sonuç yazacakken Jacques Chirac’ın 14.11.2004’te yaptığı açıklama imdadıma yetişti. Bu açıklama hem konunun farklı yönlerini gösterdi hem de bu yazının ne kadar haklı olduğunu. Önce Hürriyet Gazetesinden ilgili haber ile ilgili bölümü okuyalım :

 

«Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, bir forumda ‘Avrupa’nın temel şartlarına uymuş olan bir Türkiye güçlü bir Avrupa için olağanüstü bir şanstır’ derken Türkiye’nin Avrupalı olduğunu vurgulamak için ‘Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız’ dedi.»

 

Herhalde, bu yazıya sağlam bir dayanak arasaydım bundan daha iyi sözler bulamazdım.

 

Chirac çok temkinli bir politikacı. Hem de hiç bir zaman boşa konuşmuyor. Bu sözlerin arkasında aslında çok farklı bir gerçek yatıyor. Fransız milliyetçisi birinden bu sözleri işitmenin farklı bir anlamı olsa gerek. Fransız kültürünün kökeninde bildiğimiz gibi Kelt’ler ve Germen Merovenjler var. Daha sonra da Karolenjler. Kelt’leri ve Fransızların Kelt’lere bakışını zaten Asterix’ten biliyoruz. Karolenjler ise, Charlemagne ile doruğa çıkmış ve ilk birleşme adımını atmışlardır.

 

Peki Merovenjler kimdir?

 

Merovenjlerin tarihi eldeki bilgilerin azlığından çok ayrıntılı ve kesin değildir. Bu dönem için en önemli kaynak Grégoire de Tours’un 573 - 594 yılları arasında yazdığı Frankların Tarihi’dir. Ancak bir papaz olan Grégoire de Tours olaylara dinsel açıdan bakmış ve neden sonuç ilişkilerini buna göre kurmuştur.

 

Merovenjler sülalesine adını veren Merove hakkında yeterli bilgimiz yoktur. Efsane onu , bir Frank kraliçesi ile bir deniz tanrısının aşklarının ürünü olarak gösterse de , onun gerçekten yaşamış bir kişi olduğu bile şüphelidir. Öte yandan Merove’nin oğlu olduğu kabul edilen Childeric hakkında elimizde çok daha fazla bilgi vardır. Özellikle Tournai civarında Childeric’in mezarının bulunmuş olması onun tarihsel bir kişilik olduğunu kanıtlamışır. Ancak Childeric tarihte pek fazla bir varlık gösterememiş , ömrü boyunca Roma’nın bir müttefiki olarak Franklar’ın başında bulunmuştur.

 

Childeric’in ölümünden sonra Franklar’ın başına , 482 yılında , Childeric’in oğlu Clovis geçmiştir. O zamanlar daha 16 yaşında olan Clovis , babasının aksine daha başa geçtiği andan itibaren daha atak ve saldırgan bir portre çizmiştir. Clovis Galya’nın fethine girişmiş ve Loire Nehri sınır olmak üzere Wizigot topraklarında ilerlemiştir. Bu arada Clovis, genişlemelerini sürdüren Alamanlar’a da saldırmış ve büyük bir zafer kazanmıştır.

 

496 yılında olduğu düşünülen bu zaferden sonra Clovis Avrupa tarihinde bir dönüm noktası olacak bir karar almış ve o zamana  kadar Germen inançlarına bağlı olmasına rağmen vaftiz olarak Katolik Hristiyanlığa geçmeye karar vermiştir. Clovis’in Katolik olmayı seçmesi aynı zamanda politik bir karardır. Ariusçu Germenler’e karşı savaşan Clovis’in Katolik Roma ruhban kitlesini ve Doğu Roma İmparatorluğu’nu arkasına almak için de böyle bir seçim yaptığı düşünülebilinir. Bununla birlikte Roma’lı Hristiyanlar da Clovis’e sempati duymaya başlamışlar ve Gallo-Romalı halkın Clovis’in hükmü altına girmesi çok daha kolay olmuştu.  Bu arada Franklar’ın, Clovis’in Katolik olması ile bir anda bunu benimsediklerini ve Katolik olduklarını düşünmek çok doğru olmaz. Kuşkusuz Franklar’ın içinde Katolikler de vardı ve bu geçiş zamanla oldu. Ayrıca, Franklar’ın pagan adetlerini uzun yıllar sürdürdüklerini de biliyoruz.

Merovenj hanedanının son dönemlerinde tarihçilerin adlandırması ile “Tembel Krallar” tahta geçmiş ve bu dönemlerde krallardan çok saray nazırları ülkeyi yönetmişlerdir. Merovenj hanedanının son üyesini de manastıra kapatan Charles Martel ve yerine geçen oğlu Kısa Pepin artık yeni bir saltanatın ilk üyeleri olmuşlardır. Bu daha sonra Frank krallığını yönetecek olan Karolenj hanedanı idi.

 

Merovenjler hakkında ilginç inançlar da türemiştir. Kralların şifa verdiği gibi inançların yanı sıra, Maria Magdela etrafında gelişen efsanelerden de yararlanılarak, bunların İsa’nın soyundan geldiği de iddia edilmiştir. Günümüzde bu konuda çok şey yazılmış hatta Avrupa’nın bu hanedanın soyundan gelene verilmesi gerektiğini söyleyen gruplar gün ışığına çıkmıştır.

 

İsa’nın soyundan gelmek.. Herhalde İsa’nın Yahudi olduğunu kimse unutmuyor.

 

Jacques Chirac ne demek istedi acaba? “Bizans’ın çocuklarıyız.” Bizans’ın mirasında ne var ki... Kutsal emanetler, yazmalar, Kilise’ye karşı bir Hristiyanlık ve... Doğu Kardeşliği... Ve Kelt-Germen mirasını reddeder gibi bir ifade. Kim Bizans’ın çocukları? Franklar mı? Germenler mi? Türkler mi? Hiç biri. Fransa-Almanya eksenli bir AB için düşündürtücü değil mi? Yoksa Romalıları mı kasdetti? Yoksa Roma topraklarında doğan İsa’yı mı?

 

Çok karıştı konu. En iyisi yazıyı bu düşüncelerle bir daha okuyun.

 

Son Not : Bu yazıyı göndermeden önce Haberturk’ün sitesine baktım. En çok hit alan haberler şöyle sıralanıyor (18.11.2004, 17:55 )  :

 

1. Günün Güzeli: Angelina Jolie... FOTO GALERİ...

2. Poposu küçükler beni kıskanıyor! Nez bir patladı, pir patladı...

3. Bu poz ayrılık getirdi...!

4. İçeride daha ilginçleri var :))

5. İşte Dubaili Ayşe Arman! İlk hamilelik resimleri...

 6. Fethullah Gülen'den faili meçhul suikast uyarısı...!

7. Annesinin ikinci evliliğini onaylamadı

8. Galatasaray'a büyük onur!!!

9. Başkentte 11 Eylül alarmı...! 21-24 aralıkta tatbikat var!

10. G.O.R.A'ya yaş sınırlaması mı geliyor

 

AB’den kime ne ? Ben niye yazdım bu yazıyı? Ben kimim?