|
Bu
yıl seyahatten yana gerçekten çok verimli geçiyor. 1-8 Şubat tarihlerinde
tadı damağımda, görüntüleri zihnimde inanılmaz hoşluklar yaratan birinci
Portekiz seyahatinden ve peşpeşe 6 kez Tunus turundan -ki hepsi birbirinden
farklı keyifler ve tecrübelerdi benim için- sonra Asya Turdan Şiyma Hanım
sizi yine Portekize gönderiyoruz! dediklerinde sevinçten uçtum.
Zaten pasaportuna 3 yıllık schengen
vizesini kondurtmuş bir mutlu azınlık olarak bizim vizeye yazık oluyor su
gibi akan zamana karşı hızla hükmünü yitiriyor diye bir yandan
tasalanmaktaydım.
1998den beri yurtdışına tur götürüyorum ve
ilk defa dosyayı aldığımda Aaaaa hepsi hanım! diye bir hayret nidası
döküldü dudaklarımdan. Ve sonrasında -samimi olmak gerekirse- içimi bir
korku kapladı Ya çok kaprislilerse, ya menopoz sendromları falan varsa ya
da alışveriş düşkünüyseler -ki bir rehberi verdiği açıklamalarla ilgilenmek
yerine durup durup Şu nerede satılıyor? Falanca markanın butiği ne tarafta?
gibi sorular bayağı bir yorar!- benzeri nahoş düşünceler hücum etti beynime
bir anda. Ama saçma sapan ön yargılara girmemek adına bekle ve gör! dedim
kendime.
Lufthansa Hava Yollarının akşam saat 18.20
de hareket edecek uçağı için iki saat önceden alana vardığımda Asya Tur
deskinin etrafını birbirinden bakımlı, şık ve pozitif enerji saçan 12 hanım
sardı. Hepsinin ellerini tek tek sıkıp kendimi takdim edip pasaportlarını,
uçak biletlerini ve kitlerini verdikten ve de Portekiz Turunu seçtikleri
için onları kutladıktan sonra; hemen yan tarafta bulunan diğer bölüme çıkış
harçlarını yatırıp -Ah bir de bu paralarla ne yapıldığını bilseydik!- bagaj
kontrole yöneldik.
Bagaj teslimi için kuyrukta beklerken
guruptaki hanımlardan bazılarının ufacık çantalarla ve son derece portatif
bir vaziyette seyahate geldiklerini gözlemleyince Vallahi bravo ben bu
kadar ufak çantayla değil yurtdışına haftasonu bir arkadaşa kalmaya dahi
gidemem! dedim.
Uçağımız tam vaktinde Atatürk
Havalimanından ayrıldı. Geçen sefer Frankfurt Havalimanında Lizbon uçağına
binmek için bir dolu yol gitmiş ve bayağı zaman harcamıştık ama bu sefer 5
dakika içinde diğer uçuş kapımıza ulaşıverdik. Uçağa binecek yolcular tam
bir dünya karmasıydı, hemen her milletten ve ırktan insan vardı. Tabii bu
dünya karmasını ancak İstanbuldan bizi getiren uçağın birkaç misli
büyüklükteki bir başka uçağa sığdırabildiler ve yine vaktinde havalandık.
Almanyada
saatlerimizi 1 saat geri almıştık. Portekize inince 1 saat daha geri aldık
buna rağmen saatlerimiz 01.45i gösteriyordu. Mikrofonu alıp Portekizin
yönetim şekli cumhuriyet, nüfusu 10.5 milyon, başkenti Lizbon, 2. büyük kent
Porto ve nüfusun %40ı bu iki şehirde yaşamakta, yüz ölçümü 91.700 km2, tek
komşusu İspanya ile sınır uzunluğu 1.200 km, Avrupa kıtasının en batı ucunda
Atlantik okyanusu ile çevrili adeta bir ada konumunda, 1955 yılında Natoya
1986da ise Avrupa Birliğine üye olmuş, dolayısıyla para birimi eurodur,
dünya genelinde 200 milyon kişiyle Portekizce en çok konuşulan dil
sıralamasında 6. dır; karadan genişleme umudu görmeyen Portekizliler
1415te 200 adet dünyaca ünlü Karavela gemileriyle okyanusa açılarak ünlü
kaşif Vasco de Gama önderliğinde Ümit Burnunu dolaşmış 1498de Hindistana
ulaşmış ve XV. Yüzyıl boyunca Brezilya (1500), Çin (1517), Japonya (1542) yı
keşifleri ve sömürgecilik döneminin başlamasıyla özellikle XVII. Yüzyılda
Brezilyadan gelen altınlarla en parlak devirlerini yaşamışlar; ancak
Portekiz tarihte bir kez de (1 Kasım 1755) çok şiddetli bir depremle
Tanrının gazabına uğramış! Bu tarihin katoliklerde Azizler Günü olması
nedeniyle bütün cemaatin kiliselerde bulunduğu toplu ayin sırasında bu
felâketin meydana geldiğini binaların çöktüğünü binlerce insanın enkazda
kalarak binlercesinin ise çıkan panikte ezilerek hayatlarını kaybettiklerini
bunlarda yetmezmiş gibi denizden gelen korkunç dalgalar nedeniyle
kalanlarında boğularak hayatını kaybettiğini bu felâketten yalnızca şehir
dışında oturan kral ailesi ve asillerle Alfama tepesinde oturan sürgünlerin
kurtulduğunu dönemin başbakanı Carvalhonun (Daha sonra Marquis de Pombal
adıyla anılmış) Avrupada modern şehirciliğin ilk örneklerini hayata
geçirerek Lizbonu yeniden imar etmesi sonucu bugün şehrin; muhteşem kendi
adını taşıyan meydanındaki heykelinden, yeniden yarattığı eserine gururla
bakmakta olduğunu söylerken otele vardık!
Beş yıldızlı Corinthia Alfa Otelde herşey
hazır bizi beklemekteydi, artık epeyce yorgunduk hemen anahtarları teslim
alıp koşar adımlarla odalarımıza çıktık.
Sabah keyifli bir kahvaltının ardından
panoramik şehir turumuza başladık. Tüm tur boyunca bize gülümseyen güneşli
ve ne üşüten ne bunaltan harika havasıyla, işte Lizbon tüm baştan
çıkarıcılığıyla karşımızdaydı. Bu güzel klimada hiç kuşkusuz şehrin
etrafının zeytinlikler ve Akdeniz çamı ormanlarıyla çevrili olmasının
yanısıra şehrin içinde 20 km2 büyüklüğünde bir alan kaplayan ve atlı
polislerle korunan Monsanto Parkınında büyük rolü var. Lizbon 7 tepe
üzerine kurulu olması dolayısıyla inişli çıkışlı yolları, tramvayları,
balıkçıları, Tajo nehrinin iki yakasını birbirine bağlayan 1966 senesinde
inşa edilmiş ve iki katlı alt kattan tren üstten ise arabalar geçen (eski
adı Salazar) 2.5 km uzunluğundaki 25 Nisan Köprüsü, önünde çamaşırlar asılı
evleri, dar sokakları son derece güler yüzlü insanları ile İstanbulu
hatırlatıyor. Ama yaklaşık 2 milyon nüfusu ile fazla kalabalık, kirli ve
gürültülü olmadığı için tabii ki 30-40 sene önceki İstanbulu...
Marquis
de Pombal Meydanından aşağı en geniş caddesi Avenue Liberdatayı geçerek
yolun sonunda ve sağda bulunan XIX. Yüzyıl sonlarında inşa edilmiş
neomanuelin tarzı -bu tarz tamamen Portekize özgü ve adını tarihteki
Portekiz Krallarından Manuelden alan ve Roma, Gotik ve Endülüs mimarisi
karışımı- Rossio Garından geçerek sola doğru kıvrılıp hafif rampadan
tırmanarak Lizbon Katedraline geliyoruz ama önce ona birkaç metre mesafede
ve az aşağısında bulunan Saint Antoine Kilisesine uğruyoruz. İçerde ayin
var sessizce yerel rehber Paolayı takip ederek aşağı iniyoruz ve dileği
olanların dua ettiği bölüme varıyoruz. Bu kilisenin özelliği evlenmek
isteyenlerin duası kabul olduğunda gelin çiçeğini getirip buraya
bırakmaları. Yani bizdeki Telli Baba gibi...
Katedrale giriyoruz orada da yine ayin var.
Portekiz koyu katolik bir ülke Fransadaki gibi ateizm oranı yüksek
olmadığından kiliselerde ve katedrallerde in cin top oynuyor durumları yok!
Duvarlardaki Portekize özgü Azulejo tabir edilen dini temalı fayansları
ve St.Antoineın vaftiz edildiği kurnayı görüyoruz. Sonra oradan çıkıp
yukarıdaki terastan önde Alfama Mahallesi arkasında liman ve nehir ile karşı
kıyıdan oluşan manzaraya tepeden bakıyoruz. Gözümüze çarpan binalardan sarı
kubbeli olanda; Portekizin 2000 yılında 79 yaşında hayata veda eden dünyaca
ünlü fado sanatçısı Amalia Rodriguesin ebedi istirahatgâhı var.
Alfama adını Portekizin tarihinde 600 yıla
yakın hüküm süren Endülüslü Araplar döneminden alıyor diğer bütün Alla
başlayan isimler Algarve, Almada, Albufeira gibi... Bu isimler günümüze dek
değişmeden gelmiş...
İspanyadan doğup Portekizde Atlantik
Okyanusuna dökülen Tajo nehri öylesine geniş ki insanda denizmiş hissini
uyandırıyor. 1998de yapılan Vasco de Gama Köprüsünün uzunluğu 16 km dersem
sanırım bu size Tajonun genişliğine dair fikir verir. Gerçi bu birazda
çapraz konumda inşa edilmesinden kaynaklanıyor.
Terastaki panoramik manzarayı kimse
kaçırmak istemiyor dolayısıyla guruptakiler bol bol fotoğraf çekiyor ve
başlıyoruz sert eğimli yamaca kurulmuş Alfamanın bazen dar bazen genişleyen
ve anide küçük meydanlara ve avlulara açılan, küçük meyhanelerinde bulunduğu
pencere önlerinde yada sokağa gerili iplerde çamaşırlar asılı merdivenli
sokaklarından inmeye. Devlet koruma altına aldığından burada yoğun bir
onarım faaliyeti var. Yerel rehber Paola bazı evlerin üzerindeki mermer
panolarda resmedilmiş Karavel Gemisi resimlerini gösterip zamanında başka
iletişim imkânları olmadığından; sefere çıkacak gemilere bu evlerin
üzerindeki işaretlerden denizci evi olduğu bilinir ve gerekli personel kapı
kapı gezilerek toplanırdı diyor. Ne ilginç!
Turumuza
bizi aşağıda bekleyen arabaya binerek ve Maison dos Bicos adlı yüzeyi
yontulmuş elmas şeklinde taşlarla dekore edilmiş XVI. Yüzyıla ait Gotik
Portekiz tarzı ilginç yapının önünden geçerek devam edip; 1515-1521
yıllarında Tajo nehri üzerine şehre girip çıkan gemileri kontrol etme amaçlı
inşa edilmiş Belem Kulesinin, ünlü Portekizli denizciler anısına dikilmiş
Kaşifler Anıtının ve küçük bir uçakla Lizbondan kalkıp Rioya dek uçarak
ilk defa Atlantiki havadan geçen iki Portekizlinin bu olayı
gerçekleştirdikleri uçağın sergilendiği kıyıya varıyoruz. Bu defa yakındaki
bir kafe-restoranda küçük bir kahve molası veriyoruz. Zamanımız sınırlı ve
yapacak çok şey var bu hem tarihiyle hem de doğasıyla güzel ülkede...
Bütün gurup hem akşamki Fado gecesine, hem
ertesi günki Sintra, Cabo de Roca, Cascais ve Estoril turuna, hem de Fatima
ve Portoya gitmeye kararlı! Bu durumda bana da herşeyi güzelce plânlamak ve
uygulamak düşüyor...
Belem Kulesi zamanla kıyıyı doldurmak
suretiyle yapılan tren yolu kara yolu derken şu anda artık karaya birleşmiş
durumda! Dört katlı bu kule, yine manuelin tarzı ve bir dönem İspanyollar
tarafından hapishane olarak da kullanılmış ve 1983de Unesco tarafından
Dünya Mirası listesine alınmış. Birkaç yüz metre uzağındaki 1960da inşa
edilen 52 m. yüksekliğindeki Kaşifler Anıtında başta ilk denizcilik
okulunun kurulması ve ünlü Karavela gemilerinin tersanelerde inşasına
öncülük eden yakışıklı Prens Henrique olmak üzere Vasco de Gama, Macellan ve
diğer denizciler yerlerini almışlar. Dünyanın %60ını Portekizliler
keşfetmiş ve de Avustralyaya Kaptan Cooktan 200 yıl önce ayak
basmışlar!... Bu kadar muazzam başarılara imza atmış kahraman denizcilere bu
anıt az bile.
Bu günkü gezimizin son durağı XVI. yy
başlarında inşa edilmiş manuelin tarzı baş eseri ve birçok bakımdan dünyaya
eşi olmayan Hieronymites Manastırı ve Kilisesi. Ve tabii ki yine Unesco
(1983) Dünya Miras Listesinde
Portekizlilerin keşfettikleri ve kolonize
ettikleri topraklardan aldıkları ilhamlarla gotik ve Rönesans tarzının
birbirine geçtiği Kilisenin Tajo nehrine bakan ana giriş kapısında Aziz
Jeromeun hayatından değişik kesitleri; içeri girince geniş ve aydınlık
salonun solunda ünlü kaşif Vasco de Gamanın sağında ise yine Portekizli
büyük şair Louis de Camoesin lahitleri bulunuyor. Yüksek tavanları taşıyan
kolonların hiçbiri bir diğeriyle aynı olmayan süslemeleri taşıyor.
Bazılarında bir-iki karışı geçmeyen boşluklar ise yapılan çalışmalar aşırı
süslü bulunup dönemin Prensleri tarafından verilen talimatlar sonucu
bilhassa boş bıraktırılmış! Mihraba gelindiğinde yine her iki tarafta yer
alan ve fil heykelinden kaidelerin taşıdığı Kral ve Kraliçe ile Prens ve
Prenseslerin lahitlerini görüyoruz. Mucizevi olarak 1755deki feci zelzelede
bu Manastır ve Kilisenin sadece camları kırılmış
Lizbondaki bir başka ilginç taşıt ise
Gustave Eiffelin arkadaşı Raul Mesnier du Ponsard tarafından inşa edilmiş
1902de hizmete girmiş neogothique tarzında ve 32 m yüksekliğindeki
(Kaidesiyle beraber 45 m) Santa Justa Asansörü. 1Euro ödeyerek tepeye çıkıp
çevreyi seyretmek mümkün.
Panoramik
turumuzu sadece yayalara açık Augusta sokağı yakınında tamamlayıp hep
birlikte önceden bildiğim bir lokantanın -başta deniz mahsulleri olmak
üzere- sokağa koyduğu tentelerin altındaki şirin dizi dizi masalarına
kurulup keyifle Portekize özgü lezzetleri tadarak öğlen yemeğimizi yiyoruz.
Öğleden sonra serbestiz. Bir bölüm misafir
benimle Santa Justa Asansörünün yan tarafında bulunan alışveriş merkezi
içindeki Fnac mağazasından cd ve ünlü Portekiz spor kulübü Benficanın
formalarından almak üzere geliyor. Buraya kadar gelipte Fado cdsi almadan
ve Fado dinlemeden olmaz!
Geçen sefer başta Amalia Rodrigues, Dulce
Pontes, Katia Guerreiro ve Mariza olmak üzere 7 adet cd aldığımdan bu defa
sadece yol gösterici olmayı tercih ediyorum. Herkes hem kendine hem de eşine
dostuna cdler alıyor
Hediyelik eşya satan mağazaların hepsi
irili ufaklı horoz şeklinde şarap açacağından, biblodan, buzdolabı
süsünden, çanta, heybe masa örtüleri gibi ürünlerden geçilmiyor. Çünki
tarihte Barcelos Kasabasında meydana gelen bir mucizevi öykü horozu bu
ülkenin milli sembolü haline getirmiş. Olay şu; yakışıklı bir genç Barcelos
Kasabasında bir handa geceler. Hanın sahibinin kızı bu gence görür görmez
aşık olur ancak genç onunla hiç ilgilenmez. Buna fena halde içerleyen kız
gizlice değerli takılarını gencin heybesine koyar ve çaldı diye ihbar
eder. Genci zindana atarlar fakat durmaksızın Ben suçsuzum, bir şey
yapmadım! der. Sonunda tam cezası infaz edilecekken gencin yakarmalarına
dayanamayıp o esnada kızarmış bir horozu yemekte olan yargıcın huzuruna
getirirler. Genç yine ben suçsuzum bir şey yapmadım! der ve horoz birden
canlanıp ötmeye başlar. Bunun üzerine yargıç derhal genci serbest
bıraktırır. Horoz aynı zamanda hristiyan inancına göre Hz.İsa gibi
uyandırıcı bir görev yaptığı için de çok seviliyor Portekizde
Portekiz turumuz boyunca yalnız Lizbon ve
Portoda değil nereye gidersek gidelim bizim Arnavut kaldırımı dediğimiz
küçük kare taşlarla döşeli granit ve bazalt ile yapılmış adeta tablo
güzelliğindeki değişik desenleri içeren o güzelim yollara hayran oluyoruz.
İnsan nerdeyse basmaya kıyamıyor!
Epey alışverişten sonra Avenu
Liberdatadaki bir kafede oturup birer yorgunluk içkisi alıyoruz ve her
köşede ayrı bir güzelliğin önümüze açıldığı, heykelden, kiliseden tarihi
eserden geçilmeyen bu güzeller güzeli; insanları sıcak, havası güzel ülkeye
ne iyi ettik de geldik! diyoruz
Lizbonda metro da var ve de istersek
mavi hat bizi otelimize kadar götürecek ama hiç kimse buna yanaşmıyor.
Bunca güzelliğin gözümüze gönlümüze çektiği ziyafeti delimiyiz ki
kaçıralım!... Yoruluncaya kadar yürüyüp ta sonunda pes edip otele kalan kısa
bir mesafe için taksilere -dörder kişi- biniyoruz.
Akşam yemeği sonrası muhabir yetkilimiz
Josénin önderliğinde; Lizbonun meşhur eğlence merkezi Bairro Altoda
bulunan kulüplerden birine Fado dinlemeye gidiyoruz. İçerisi değişik
milletlerden bir sürü insanla dopdolu ama bizim sahne kenarındaki masamız
tabii ki ayrılmış vaziyette.
Müzik
deyince Portekizde akla ilk gelen Fado XIX. yy ortaya çıkan ve 1822de
Lizbon salonlarında sık duyulmaya başlanan; uzun seferlere giden ve ne zaman
döneceği belli olmayan denizcilerin ardından umutsuzluk, aşk, hüzün, ıstırap
gibi yoğun duyguların harmanlanmasıyla yapılmış bir müzik. Oniki telli
Portekiz gitarı ve klasik gitar eşliğinde son derece güçlü bir ses ve fakat
yumuşak bir tonlamayla söyleniyor. Fado sözcüğünün anlamı Alın yazısı
anlamına gelen Fatum dan geliyor deniyor ki; bu akla yatkın! Kimine göre
bu müziğin kökeni Brezilya ya da Afrika. Ama ne olursa olsun bu müzik
Portekizde anlamını buluyor ve bu güzel, duygulu, acılarını sineye çekmiş
insanlarla özdeşleşiyor
Programda birbirinden güzel Fado
sanatçılarının yanı sıra ülke folkloründen değişik kostümlerle icra edilen
dans gösterileri var. Bu ilginç geceye; Portekize özgü başta Vinho Verde
-soğuk ve hızlı içilebilen hafif şarap- olmak üzere birbirinden enfes
kırmızı ve beyaz şaraplarla çerezler eşlik ediyor.
Bu arada inanılmaz bir şey oluyor; Şubat
ayından bu yana benim okuduğum Fado ezgisini andıran parçayı ne gitaristler
ne de oradaki sanatçılar unutmamış! Ben de nazlanmadan çıkıp Gülmek için
yaratılmış gözlerde yaşlar niye? Sevmek için yaratılmış kalpler hep bomboş
niye? diye başlayan eski Salim Dündar şarkısını yine okuyorum. Bizim gurup
dışında hiç kimse sözlerini anlamasa da müzik bir kere daha evrelselliğini
ispat ediyor ve müthiş bir alkış kopuyor!
Gurup son derece memnun geceyi noktalamaya
kimsenin niyeti yok. Fado Kulübünden çıkıp bir başka -Pavillon China adlı
dar girilip bilahare sürekli iç içe geçen ve daha geniş açılımlarla devam
eden ve duvarları camekan içinde sergilenen inanılmaz koleksiyonlardan
oluşan belki de müracaat etse Guiness Rekorlarına girecek- kafe-bara
götürüyor bizi José. O da bu birbirinden hoş, bakımlı, alımlı ve yaşamayı
bilen gittiği yerin hakkını veren Türk kadınlarından oluşan guruptan
etkilendi hiç kuşkusuz!
Kimse bitsin istemese de geceyi noktalamak
ve otele dönmek zorundayız, zira sabah 9.30da tam günlük Sintra, Cabo de
Roca, Cascais, Estoril turu var. Herkes iyi bir günün aceleye getirilmeden
yenen doyurucu ve keyifli bir kahvaltı ile başlayacağının bilincinde...
Yerel rehberimiz Elexina ile yine ışıl ışıl
bir güne başlıyoruz. İlk durağımız başkentin 35 km kadar dışındaki
Portekizin tarihinde kraliyet ailesinin ve soyluların tercih ettiği dört
tane saray bulunan eski bir Arap köyü Sintra. Pena, Royal, Seteais,
Monserrate saraylarının ve parklarının bulunduğu bu inanılmaz güzellikteki
yerleşim merkezi sonraları başta Lord Byron olmak üzere birçok Avrupalı
soylunun ve entelektüelin ev alarak yerleştiği ya da yaşamının bir bölümünü
geçirdiği bir yer olmuş.
Sintranın inanılmaz güzelliğine çevredeki
şık mağazalar, butikler ve hediyelik eşya satıcılarının yanı sıra buraya
özgü kejadas denilen tatlının ve de U şeklinde içi badem kremalı adını
hatırlamak zor!- diğer spesiyalitenin de yenilebildiği şık kafeleri
katılınca biz de güzel bir sabah kahvesi molası verip buraya özgü lezzetleri
tadıyoruz.
Program yüklü olduğundan 1.5 saatten fazla
kalamıyoruz Sintrada ve Cabo de Rocaya gitmek üzere bol bol resim çekerek;
bu güzel kasabada yüreğimizden bir parça bırakarak ayrılıyoruz.
Cabo de Rocanın özelliği Avrupa kıtasının
en batı ucu olması. Buraya gelenlere bir de sertifika veriyorlar. Tabii
ücreti mukabilinde! Atlantik Okyanusu inanılmaz bir panoramik manzara
oluşturuyor önümüzde. Fotoğraf makinaları ve video kameralar yine
güzellikleri tespit etmeye çalışıyor.
Cascaisa
ulaşıncaya kadar hep birbirinden güzel evlerin ve bisiklet parkurunun olduğu
güzel manzaralı yollardan geçiyoruz. Eski çağlarda ava olan merak zaman
içinde denize doğru kayınca 1870-1910 yılları arasında dönemin kraliyet
ailesi üyeleri, asiller ve zenginler tarafından yazı geçirmek üzere tercih
edilen bugün Portekizin en ünlü turizm merkezlerinden biri olan Cascaisa (kaskayj
okunuyor!) varıyoruz. Sokaklar yine güzel mağazalardan, marka butiklerden ve
şirin restoranlardan kafelerden geçilmiyor. Öğle yemeğimizi, bir balık
lokantasının küçük bir avlu konumundaki sokağının masalarında ve buranın
meşhur Morina balığından yiyerek hallediyoruz.
Portekizliler yılda kişi başı 60 kg balık
tüketiyor. Morina balığının ise 360dan fazla farklı pişirilme şekli olduğu
söyleniyor. Bir başka meşhur balık ise Sardalya içini temizlemeden sokak
ortasındaki mangallarda pişiriyorlar bazen ekmek arası ama genelde yanında
salata ve pilavla servis ediyorlar. Porsiyonlar gayet doyurucu.
Bugünkü gezimizin son durağı Estoril
Lizbona 22 km mesafede. Formula 1 yarışlarının yapıldığı otodromu ve
Avrupanın en ünlü kumarhanesinin burada bulunmasıyla ünlü eski bir balıkçı
köyü. Bu defa guruptan kimse kumarla ilgilenmediği için, direk zengin
evlerinin ve asillerin yaptırdığı tarihi malikânelerin arasından geçerek
kıyı boyunca dizilmiş önü plaj kafelerden birine oturuyor ve Atlantik
Okyanusunun devasa dalgaları üzerinde korkusuzca dalga sörfü yapanları ve
yüzenleri izliyoruz.
Akşam üzeri Lizbona geri dönerken
okyanusun bittiği ve nehrin başladığı noktayı gösteren işareti dikkatimizden
kaçırmıyoruz. Vakitli olduğumuz için zamanı -bizim Akmerkeze benzeyen-
Colombo Alışveriş Merkezinde değerlendirmek istiyoruz. Nazik ve anlayışlı
şöförümüz bizi otel yerine gece saat 22ye kadar açık olan bu mekâna
bırakıyor. Burada küçük guruplara ayrılıyor bir-iki saat kadar dolanıp
ayrılmadan evvel sadece 3-4 çeşit çorba satan restoranlardan birinde kocaman
birer kase sebze çorbası içip akşam yemeğini hafif ve sağlıklı bir biçimde
halledip, otelimize dönüyoruz.
Sabah 7.30 Fatima-Porto günlük gezimizin
başlangıcı. Herkes dakik, kahvaltımızı edip kararlaştırdığımız saatte yola
koyuluyoruz. Normalde günübirlik gezi için biraz uzun olan 300 küsur km gibi
ciddi bir mesafe var önümüzde ama 100. kmde bulunan Fatimaya varıncaya
kadar İsviçredeki Chaletlere benzeyen sevimli bir mekânda mola veriyor ve
kahve keyfimizi yapıyoruz.
13 mayıs 1917de Fatima köyü civarında
çobanlık yapan ikisi kardeş biri yeğen 3 çocuk ağacın üstünde ışıltılar
saçan bir melek görür! Melek Meryem Anadır ve çocuklara 3 tane kehânette
bulunur. Şöyle ki;
- Rusyada ihtilal olacak,
- Çocuklardan ikisi erken yaşta ölecek,
- Papa Vatikanda silahlı saldırıya
uğrayacak,
Çocuklar
bunları ailelerine ve köy halkına anlatır ancak kimse inanmaz. Buna rağmen
her ayın 13ünde buluşmayı sürdürürler. Sonuçta 13 ekim 1917de çocuklarla
birlikte bütün halk ağacın etrafında toplanır Azize ışıklar saçarak gelir.
Şiddetle yağan yağmur birden diner ve 10 dakika müddetle güneş yaklaşır
uzaklaşır. Buna tüm ülkeden toplanıp gelen yaklaşık 70.000 kişi tanık olur.
Zaman içinde kehânetler de bir bir gerçekleşir. 1919da ilk kilise inşa
edilir daha sonra 1928de bazilika inşaatı başlar 1953te tamamlanır.
Günümüzde 13 mayıs ve 13 ekim tarihlerinde milyonlarca katolik tarafından
hac amaçlı ziyaret edilen onun dışında da daima ziyaretçi akınına uğrayan ve
herkesin dua ettiği ve adaklar adadığı bu kutsal mekânı biz de es geçemezdik!
Fatimanın insana huzur ve tazelik veren
çok hoş bir havası var. Adağı gerçekleşenler bütün avluyu dizleri üzerinde
katederken bir tarafta sürekli dini ayin diğer taraftan bütün avluyu saran
ilahi sesleriyle gayet etkileyici ve uhrevi bir ortam var.
Fatimadan kısa bir hediyelik alışverişi
sonrası hareket ediyor öğlen 12 civarı Douro nehri üzerindeki Luis
Köprüsünden geçerek Portoya varıyoruz. Orijinal dokusundan hiç ödün
vermeyen bu tarihi ve büyüleyici şehirde 1997de Unesco tarafından Dünya
Miras listesindeki yerini almış. Nehrin iki yakasını birleştiren diğer köprü
1886da Gustave Eiffel tarafından yapılmış 1450 ton ağırlığındaki Maria Pia
Köprüsü.
Douro nehri kıyısında güzel manzaraya karşı
deniz mahsulü ağırlıklı güzel bir öğle yemeği yiyip hemen şehri görmeye
koşuyoruz. İlk durağımız mihrabı 200 kg altınla dekore edilmiş Saint
François Kilisesi. Çok şanslıyız! içerde düğün var. Sessiz olmaya özen
göstererek 10-15 dakika kadar törene iştirak ediyoruz. Ama gelinle damat
olduğundan, aşırı süslü (hatta rüküş!) mihrabı yakından gösterme imkânı
olmuyor guruptakilere. Törenden çıkıp kilisenin önündeki terasta harika
manzaranın resimlerini çekip arabayla şehri turluyoruz. Nehrin karşı
yakasındaki eski ve ünlü şarap üreticilerinden Grahams a gidip birbirinden
leziz dünyaca ünlü Porto şaraplarından tadıp, satın alıyoruz. Aslında vakit
olsa mahzenleri gezip 45 dk kadar süren açıklamaları dinlemek lâzım ama
zaman sınırlı. Porto şarapları; İspanyadan gelen cherry eklenerek
fermantasyon işlemi durdurulan alkol oranı yüksek içeni fark etmeden sarhoş
eden tatlı şaraplar.
Etrafında
muazzam bir hafriyat olduğundan tarihi şehir garını ve garın duvarlarındaki
eski zaman seyahatlerini resmeden Azulejo seramikleri göstermekte mümkün
olmuyor. Ama son derece şık ve nostaljik (Perapalasın ambiansında adeta)
Majestik Kafeye gidiyoruz. Birşeyler içip bu tarihi mekanda resimler
çekiyoruz. Zaten caddeler, meydanlar, binalar, heykeller Lizbonla Porto
arasında adeta yalnız ticari manada değil tarihi ve doğal güzellikler
açısından da müthiş bir rekabet olduğunu vurguluyor.
Önümüzde 3-4 saatlik bir dönüş yolu ve
Portoda gezecek görecek bir yığın yer var. Ama Lizbona dönmeliyiz!
Herkesin aklı Portoda kalıyor. Guruptakiler bu tur daha uzun olmalıydı,
burada 2-3 gün kalmalıydık! diyorlar. Haklılar... Şubat ayındaki tur 8
gündü Portoda konaklamış ve civardaki birbirinden tarihi ve güzel Guimaraes,
Bom Jesus do Monte ve Bragaya gitmiştik.
Neyse yola koyulup şarkılar söyleyerek
keyifle dönüyoruz Lizbona. Son akşam yemeğini otelin restoranında hep
birlikte yiyoruz. Daha sonra otelin barında birşeyler içiyor sohbete devam
ediyoruz. Yarın saat 14 gibi havaalanına transferimiz var. Geçen sefer arzu
edip gidemediğim Gülbenkyan Müzesine bu defa hep beraber sabah gitmeye
karar veriyoruz. Lizbonda 60dan fazla müze var ama en büyüğü 6000 küsür
eserin sergilendiği Gülbenkyan Müzesi. Mesafe otelden yürüyerek 10 dakika.
1869 yılında İstanbulda zengin bir ermeni
ailesinin evlâdı olarak doğan Kalust Sarkis Gülbenkyan tahsilini yurtdışında
yapar. Osmanlı İmparatorluğu kendisini Ortadoğu petrollerini incelemekle
görevlendirir. Bilâhare imparatorluk bu toprakları kaybettiğinde, Gülbenkyan
%5 hissesini korur. Varlık vergisinde önce Fransaya daha sonra Portekize
yerleşir ve 1955te vefat eder. Hayatı boyunca -dünyanın en zengin 10
adamından biri olan Gülbenkyan- eski Mısırdan, Çine Mezopotamyaya İznik
Çinilerine uzanan Monet, Manet, Rembrandt gibi ressamlar başta olmak üzere
inanılmaz zengin bir koleksiyona sahip olur. Kurduğu vakıf bugün bile halâ
Portekizdeki en önemli sanat, spor ve sağlık gibi faaliyetleri başarıyla
yürütüyor. Müzeninde içinde olduğu bina; aynı zamanda değişik salonlarında
değişik etkinlikler yapılan bir sanat ve kültür merkezi işlevini de görüyor.
Kolayca ulaştığımız müzede gişeden bilet
almak isterken görevli Pazar günleri bedava diyor. Bizde de ne şans var
ama? İçeri girer girmez gri takım elbiseli iki beyin aralarında türkçe
konuştuklarını farkedip yanlarına gidip günaydın diyorum. Pazar günü takım
elbise ile dolaşmalarından turistik amaçla Portekizde bulunmadıkları belli!
Neyse biri diğerini gösterip Kendileri başbakanlık baş danışmanı olur. Biz
heyetle geldik diyor. Bende toplam 13 hanım burada gezi için bulunuyoruz
diyorum. Lizbondaki büyükelçimiz bir hanımmış ziyaret etseniz çok memnun
olur diyorlar. Bugün dönüyoruz, mümkün değil diyorum. Beylerden biri
Biliyor musunuz 1950 li yıllarda Gülbenkyan topladığı bu eserleri Türkiyeye
göndermek istedi ama dönemin hükümeti O kadar eserin gümrüğü çok tutar
ödeyemeyiz! deyip reddetti dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Böyle muazzam
bir kolleksiyonu insan nasıl reddeder??? Müzede sergilenen eserleri
-bilhassa İznik Çinileri- gezerken biraz sinirden biraz da Atatürkü
hatırlayıp bir Türk hanımı diplomat olmuş ve buraya atanmış ne büyük bir
onur Türk kadını adına diye duygulanıp ağladım.
16 ana bölümde sergilenen eserleri
gördükten sonra bedava gezmekten dolayı kendimi borçlu hissedip alt kattaki
hediyelik eşya satılan bölüme inip birşeyler almak istedim. Kendime ve
ermeni dostlarıma küçük hediyeler aldım. Sonra da guruptan bir bölüm kalan
vakitte yine yakında bulunan Avrupanın 5. büyük hayvanat bahçesini ziyarete
gitti. Ben bazı misafirlerle kalıp Müzenin kafeteryasında öğle yemeği
yedim.
Kararlaştırılan
vakitte hepimiz lobide toplandık ve dönüş yolculuğumuz başladı. Evet, tam
olarak net üç günümüz ve Portekizde yapılacak pek çok şey vardı. Ama en
azından Portekizin en büyük 2 şehrini, 60 müzeden birini, ayrıca birkaç
yerleşim merkezini daha gezmiş, Fatimayı ziyaret etmiş, Fado dinlemiş
onların mutfağından bol bol deniz ürünü yemiş olarak dönüyorduk. Sekiz
günlüğüne gittiğimizde de gurup yetersiz bulmuştu. Neticede gezmenin
görmenin araştırmanın sonu yok!
Portekize bir daha gidersem; kraliyet
döneminde başkent günümüzde ise 3. büyük şehri olan ve 1537de kurulan
Avrupanın en eski üniversitesinin bulunduğu Coimbrayı, sembolü horozun
hikâyesinin geçtiği Barcelosu görmeyi mutlaka istiyorum. Ayrıca Lizbondaki
müzelerden bir-ikisine daha meselâ Fado Müzesi ne ya da Denizcilik
Müzesi ne gidebilmek iyi olur diye düşünüyorum.
Portekiz öyle bir büyüye sahip ki her
gidişte beni ayrı güzellikler ile karşılayacağından ve ona duyduğum aşkı
yeniden alevlendireceğinden adım gibi eminim... Darısı başınıza!
|