Mizahın yerleşmiş bir tepki, gelenek halini aldığı bir toplumun televizyonlarında anlam veremediğim bir furya aldı başını gidiyor. Komiklik yapmaya çalışan, komikmiş gibi görünmeye çalışan televizyon dizileri bir yandan ilkokulda bile yapmadığımız espirilerle veya bugün basit bir Pentium işelmciye sahip her çocuğun daha iyisini yaptığı "Premier" efektleriyle mizah yapmaya çalışırken seyirciye kanal değiştirtiyorken diğer yandan Amerikanya'nın tutmuş, efsane olmuş televizyon dizilerinin "yerli malı" versiyonlarındaki zorlama senaryolar umutlarımızı kırıyor. Ellerimi gökyüzüne açmış ve karşılaştığım gerçeğin şokuyla sarsılmış şekilde bağırarak soruyorum tanrıma, "Biz bu kadar yeteneksiz bir toplum muyuz?"
Hindistan filmlerini bilirsiniz. Çok ucuz prodüksiyonlarla çok komik filmler çıkartırlar. Yalnız bu filmler Hindistan pazarında drama olarak gösterilir, yüz milyonları ağlatır, hislendirir. Hindistan'ın her kast seviyesindeki sevgideğer çiledaş kardeşlerimiz neden bu komedi şaheserlerine ağlarlar, duygulanıp hislenirler, onu çözmek sosyologların işidir ama bu filmlerin gerçek güldürücü etkisi daha çok batı pazarında ortaya çıkar. İşte, son dönemlerde Türk televizyonlarında gösterilen dizi filmlerde de Hindistan sineması tadı almaya başladım. Neyi anlattığını, ne yaptığını anlamadığım diziler doldurdu ekranları. Sihirli olduğunu iddia eden anneler, ananeler video işleme yazılımlarının basit özellikleri sayesinde ekrandaki fosforlu bir iki patlama efektiyle birden bire görünmez olunca neden bilmem televizyonumdan kahkaha sesleri yükseliyor. Ayrıca kanallarımızdaki dizi filmleri her açtığımda, pastel renkli villalarda yaşayan ve pastel renkli tişörtler giymiş karakterlerin, pastel renklerle dolu odalarda oradan oraya koşturduğunu gördükçe aklım karışıyor. Bu ülkenin en halktan soyutlanmış uç zenginleri bile pastel renkler içinde yaşamıyorlar güzel kardeşlerim. Siz o dekorları, koltukları, duvar boyalarını, pazar gezmesine çıkmış varoş kızlarının fosforlu pembe, çiğ sarı, ciyak mavi bluzlerinden bozma o kostümleri nereden buluyorsunuz, hangi akla hizmet oyunculara giydiriyorsunuz? Anlamış, çözebilmiş değilim. Biliyorum, seyricinin ilgisini çekmek için kullanıyorsunuz o turuncu, mavi, sarı, kırmızı, camgöbeği, pembe renkleri ama dizileriniz koptukça kopuyor, gittikçe gidiyor, uzaklaştıkça uzaklaşıyor... Dizi filmler artık esprilerine güldüğümüz zeka ürünleri değil, renkleriyle gözlerimizin kamaştığı moda programları olmaya başlıyor. Üstelik bir de o "aptal" tiplemeleri yok mu? Televizyonun karşısına geçiyorsunuz, eğlenceli bir şeyler seyretmek umuduyla kanallar arasında gezinirken, gözleri faltaşı gibi açılmış bir kadınla karşılaşıyorsunuz. Cep telefonuna gelen arama için, "görünmeyen numara da kim, benim gorunmeyen isminde tanıdığım kimse yok ki," diye tutturmuş, kahkaha efektleri arasında bir saat boyunca, görünmeyen isminde bir tanıdığı olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Durumun komik yanını bulmaya çalışıyorum. Dünyanın en yoğun cep telefonu kullanan ülkesinde "görünmeyen numara"nın ne olduğunu bir anlık dalgınlıkla unutup, şaşkınlıkla soru soran bir karakter olsa karşımdaki, biraz gülümseyeceğim ama karakter inatla son derece aptal insan rolüne devam ederek, "görünmeyen" isimli kişinin kim olduğunu anlamaya çalışıyor. Diyalogların arasına atlıyor: "Ay bu görünmeyen de kim?" dedikçe kardeşleri kendileirni yerden yere atıyor. Karakterin işitmediği hakaret kalmıyor ve hala kocaman açılmış gözleriyle şaşkın şaşkın bakarak sormaya devam ediyor: "Ablacığım, kocanın görünmeyen isminde bir sevgilisi mi var?" Bu da yetmiyor, boyu kadar çocuğu olan bu karakter bir sonraki bölümde okulda veli toplantısı olduğunu duyunca "Veli kim? Bizim Veli diye bir tanıdığımız yok," diyor. Bu "Veli" esprisi yaklaşık on dakika kadar sürüyor. Kumandayı alıp sakince kanal değiştiriyorum. Sakince değiştiriyorum çünkü komedi adı altında, görünmeyen numara üzerine, "Veli" toplantısı üzerine yazılmış on beş dakikalık gürültülü bir diyaloğun ardından gerilen sinirlerimin yatışması için sakinliğe ihtiyacım olduğunu söylüyor bedenim: Sakin ol Cem! Dadı ile başlayan bir başka furya da hepimizi üzdü, hatırlarsınız. Biraz şans, biraz da oyuncularının popülerliği sayesinde, piyasada da rakip sayılabilecek önemli diziler yokken reyting toplayan Dadı'nın başarısından sonra Amerikanya malı dizilerin senaryolarının satın alınıp, tercüme edilirken içine alaturka öğelerin katılmasıyla ortaya çıkan bir melez diziler dönemini kapadık kısa bir süre önce. Eminim hiç biriniz, Al Bundy'in yoz ailesinin Türk örf ve adetleri'ne, aile konusundaki hassasiyetine ters düşmesin diyerek terbiye edilmiş Türkçe versiyonunu gülerek izlemediniz ki onu ve benzeri diğerlerini apar topar kaldırdılar yayından. Dizilerden bahis açmışken, mizahı hakaret gibi gören ve sesi de bir hayli yüksek çıkan küçük bir izleyici kesimini ve onları ciddiye alan senaristleri de yermeden geçemeyeceğim. Bir dizi filmde, örneğin komik bir psikolog karakter yer aldığı için psikologlara hakaret ediliyor diye ortaya atlayan, Siyaset Meydanı'nda sinir krizleri geçiren ve eminim dünyanın başka bir ülkesinde göremeyeceğimiz komik televizyon seyircilerini bir yana bırakıyorum, bu adamlara pabuç bırakıp güzelim dizisini, senaryosunu topluma mesaj veren didaktik bir eğitim programına çeviren, bundan sonra profesyonel psikologlardan senaryo danışmanlığı alacağını açıklayıp, "bu bir eğitim programı değil, mizah eseridir," diyemeyenleri aklım almıyor, yazdıklarını da seyredesim gelmiyor. Tarantino'nun, bir gün Türkiye'ye ziyarete gelip Türk seyircisiyle karşılaştığını düşünün. Adama sorulacak soruları tahmin edebilirsiniz. "Neden bu kadar kanlı, şiddet dolu ve ölümlü senaryolar yazıp filmler çekiyorsunuz? Ayıp değil mi? Katil misin sen? Neden insanları öldürüyorsun! Çocuklarımız seyrediyor bu fimleri. Neden filmlerinizde çiçeklerin arasında kelebeklerin uçuştuğu kırlarda insanların el ele tutuşup, mutluluk dolu kahkahalar ile koşturduğunu göstermiyorsunuz?" Biliyorum, bunlar çoğunuz için önemli sorunlar değil. Hatta dizi filmler belki de beğenmediğimizde kanal değiştirdiğimiz sıradan, önemsiz bir yapımdan daha büyük bir anlam taşımıyor. Ama işimizden gücümüzden gelip ayaklarımızı uzattığımız o bize ait olan akşam saatlerinde, Coupling veya Sienfeld ya da Fraiser seyrederken aldığımız lezzeti bir Türk dizisinde yakalayamadığımızda ortaya çok farklı bir sorun çıkıyor. Sadece bize ait olan, patronumuza, iş arkadaşlarımıza, müşterilerimize borçlu olmadığımız o kısacık saatlerimizi teslim ettiğimiz dizilerin bizleri kazıkladığını düşünmüyor musunuz? Önümüze komik diye koydukları klişeye boğulmuş diziler kocaman bir saygısızlık değil mi? Peki tüm bunlar için kime kızmalıyız? Bütün zamanını gece klüplerinde "hey süper eğleniyoruz di mi," diye zıplayarak geçiren bir senaristin on beş dakikada bulduğu esprileri mizah dizisi diye karşımıza koyan yapımcılara mı, o dizileri bir test grubuna izletmeden yayına sokan, yapımcılara baskı uygulamaktan aciz, ellerine ne gelirse yayınlayan kanallara mı yoksa yaptıklarını görmeyen, kendilerini geliştirmeyen senaristlere mi? Aranızda senarist, yapımcı, dizi oyuncusu falan varsa, lütfen kızmasın, sinirlenmesin. Benim çocukluğum tek kanallı dönemde apartman yöneticisinin kapıcıya bağırmasının "ne kadar komik değil mi?" edasıyla anlatıldığı bir dizinin estirdiği terörün gölgesinde geçti. Hatta bu dizinin neresinin komik olduğunu anlamaya çalışmakla geçirdiğim yıllarımdan kalma travmanın etkisiyle yazdığım yeni romanım B.A.Y. şu anda Altın Kitaplar'ın yazı işlerinde yayına hazırlanıyor. Dolayısıyla, onca ıstıraptan sonra bu kadar yakınmak en doğal hakkımdır. Haydi bakalım. |