Yelsefe

 

Sayısı artan kadınlar, azalan erkekler, seçen erkekler, aranan kadınlar, sizin de dikkatinizi çekti mi? Ben küçüklüğümden beri Türkiye’nin erkek toplumu olduğunu, kadınların azınlıkta olduğunu ve kapışıldığını bilirdim. Çevremdeki kadınların sohbetlerinden ve yakınmalarından bunun bir süredir tamamen tersine dönmüş olduğunu ve artık arananların ve hatta kimseyi bulamayanların kadınlar olduğunu fark ettim. Erkekler adeta kapışılıyor, taciz ediliyor, yüceltiliyor. Bir erkek bulmayı başaran, başkasına kaptırmamak için savaş veriyor adeta. İki dakika gözünün önünden ayırsa hazırda bekleyen kızlardan biri hemen atlayacak üzerine sanki.

 

Bu nasıl oldu peki? Nüfusta mı bir farklılaşma oldu? Kadın nüfus mu arttı? Erkekler göç mü etti? Çeşitli tezler sunanlar oldu, erkekler kendilerinden daha genç kadınlarla evlendiği ya da beraber olduğu için 30-35 yaş üstü kadınlar ortada kalıyormuş vs. Ama bence bu durumu açıklamak için yeterli bir neden değildi. Biraz da ben düşündüm ve şu kanıya vardım.

 

Eskiden kadınlar ya da genç kızlar bu kadar ortada değildi. Henüz bugünkü kadar modernleşilmemişti. En fazla liseye kadar okuyorlar, sonra evde oturup koca bekliyor, evlendiklerinde de çoğunlukla bakire oluyorlardı. Ortada dolaşan modern ve serbest kızlar azınlıktaydı. Oysa bütün erkekler ortada olduğu için sayıca bir üstünlükleri vardı kadınlara karşı.

 

Kızların çoğu aile baskısı nedeniyle geceleri dışarı çıkamıyor, erkek arkadaşlarıyla gönüllerince gezip tozamıyorlardı. Oysa son yıllarda kültür düzeyi arttıkça bu durum değişti ve dengeler bozuldu. Artık neredeyse bütün kızlar dışarıda. Üniversitede okuyorlar, hatta büyük bir bölümü başka şehirlerde okuyor, ailesinden ve onların kontrol menzilinden uzakta yaşıyor, canlarının istediklerini rahatça yapıyorlar. Yalnız yaşayanların sayısı arttı, kız arkadaşlar birlikte ev tutmaya başladılar ve en önemlisi cinsel devrim gerçekleşti, eskiden evlenirken bakire olmayan azınlık parmakla gösterilip ayıplanırken şimdi 20-25 yaşında hala bakire olan birisinde problem aranır oldu neredeyse.

 

Artık erkekler kadınların peşinden koşmuyor, oturup bekliyor ve üzerlerine atlayan kızların arasından sadece seçim yapıyorlar. Hatta değer bile vermez oldular. Ciddi ve uzun süreli ilişkiler yaşamaya, ilişkileri yürütmek için çaba harcamaya ihtiyaçları yok ki! Biri giderse yerine sırada bekleyen beşi onu geliyor nasıl olsa.

 

Bilmiyorum sonu ne olacak?
 


 

Kışa hazır değilim

 

Yaz çok çabuk geçti ve ben her zamanki gibi kışa hazır değilim. Hiçbir zaman da hazır olmadım ki zaten… Bugün göçmen kuşlar familyasının üyelerinden leyleklerin toplu halde göç edişini izledik. Gidiyorlar resmen! Hani filmlerde olur ya, şehir donacaktır, yanacaktır, kaçabilen kaçar, kalanlar artık felaketle baş başa kalır, aynen o duygu oluştu içimde. Kuş kadar beyinleri var ama ağızlarının tadını biliyorlar, artık Dubai’ye mi giderler, Mısır’a mı, Ayşe Arman’ın kanatlı, gagalı versiyonları.

 

Havalar soğudu ve bir daha da ısınacağını anmam, en azından havuza, denize gidilecek kadar ısınmayacağından eminim, e ne oldu, bitti işte. Şimdi 8 ay boyunca soğan gibi giyin, paçandan ayakkabından çamur ayıkla, kaşkol ör, üşü, karanlıkta dolaş… Kışı seven insanlar da var. Ve kendi gözlemime dayanarak bu kişilerin neredeyse tamamının kış aylarında doğduklarını biliyorum. Benim gibi Temmuz’un ortasında doğmuş birinin ise bu soğuk ve sevimsiz mevsimi, hatta onun baş yardakçısı depresif sonbaharı sevmesi düşünülemez.

 

Neyse, uzun lafın kısası, ben hazır değilim daha, kış gelmesin. Yazı, güneşi, sıcağı, incecik giyinmeyi, parmak arası terlikleri, bikinileri şimdiden özledim.

  



Gezelim, görelim, anlatalım, çatlatalım

 

Bu defa da Varan’la İzmir’e gittim, yolculuk boyunca gösterdikleri, Vanessa Redgrave’ın oynadığı,  2. dünya savaşı öncesi Churchill’in hayatını anlatan bir filmdi. Pes yani, Açık Deniz’e monoton dediysem buna ne demek lazım bilmiyorum çünkü Churchill kadar ya da onun bu filmde yansıtıldığı kadar sıradan, sıkıcı ve anlamsız bir hayat ya da insan ne duydum ne gördüm. Adam karısına kedicik, karısı ona köpecik diyor, bir kere kavga ettiler, adam sık sık uşağı nezaretinde küvete giriyor bütün aksiyon ve atraksiyon bu. Tam sonunda başbakan seçildi, a-ha dedim şimdi bir şeyler olur artık, bir de baktım The End yazdı, iyi mi…

 Bu yolculukta Varan’dan memnun kalmadım, iyiyken iyi de kötüyken de yazmak lazım, koltuk araları çok sıkışıktı, koca otobüste sadece iki monitör olduğu için ekran uzaktı ve öndekiler ortada oturursa ya da yanındakiyle konuşursa hiçbir şey göremiyorsunuz. Bunlara karşılık bu model otobüste emniyet kemeri vardı ve tesadüfen çok boş yer olduğu için yine iki kişilik koltukta tek başıma oturmayı başardım.

 

Gölmar Beach Hotel - Marmaris

Datça’da seminer var diye kalktık gittik. Yelissa bu yaz hiç tatil yapmadığından semineri fırsat bilip tarihinden biraz erken gittik. Apar topar yola çıktığımız için hiçbir planım ya da rezervasyonum yoktu. Hangi şehre gideceğimiz bile belli değildi. Karar verip iki saat içinde yola çıktık. Hatta Marmaris’e bilet bulamayınca önce İzmir’e, oradan Marmaris’e geçtik. Yola çıkmadan önce 2004 Türkiye’nin Bütün Hotelleri kataloğundan Datça ve Marmaris sayfalarının kopyasını almıştım yanıma. Eleme aşaması oldukça kolay oldu, özellikleri arasında ‘deniz kenarında’ yazan tek otel vardı ve Yelissa da bekleneceği gibi onu seçti. Otele ulaşıp resepsiyondan havuz yönüne bakınca su kaydıraklarını gören kızım sevinçten zıplamaya başlayınca doğru yeri bulduğumuzu anladım çünkü bizim kriterler basit: tatlı su, tuzlu su, suya giden yollar. Bu üçü varsa Yelissa memnundur. O bir su manyağı. Bebekliğinden beri de bu böyle, yeni doğduğunda bile suya girince susar, çıkarınca ciyak ciyak ağlardı. Üç yaşındayken bir keresinde kovasıyla lavabodan su taşıya taşıya odasında kendine bir havuz yapmaya kalkmıştı da neyse ki ben su seviyesi bilekleri geçmeden olayı fark edip duruma el koymuştum. Daha sonra da okulda yağmur yağdığında su oluklarının altına geçip şarkı söyleyerek duş aldığı sık sık görülmüştür…

 

Biz hemen o otele yerleştik ve kendi ilgi alanlarımız doğrultusunda yaşamaya başladık. Yani Yelissa sudan buruştu ve morardı, ben güneşten gerildim ve kızardım. Tabii bir tatil klasiği olarak 6–7 kitap bitirdim. (Bir tanesi Ejderha Mızrağı, Ruhlar Savaşı Üçlemesi’nin 1. kitabı olduğu için neyse ki uzun sürdü okuması)

 Diğer müşteriler Sloven ya da Slovak -bunu bir türlü anlayamadık, konuştukları dil Yugoslavcaya benzediği için ben anlayabiliyordum ama kendileri dahil kime sorduysak Slovak olduklarını söylediler, demek ki ya ben Slovakça da biliyorum ya da onlar nereli olduklarını bilmiyorlar-, İngiliz ve Rus’tu. Ortak noktaları ise, hiçbirisinin Marmaris turizm elemanları tarafından sevilmemeleriydi. “Bunlar nereli?” diye soracak oluyorsunuz, yüzünüze sanki “Bu böceğin kaç anteni var?” diye sormuşsunuz gibi bakıyorlar, suratlar buruşuyor “Aman bırak o iğrenç yaratıkları! Olmaz olsunlar!” ifadeleri… Be kardeşim, onlar gelmese, bunlar gelmese senin maaşın nasıl ödenecek? Üstelik hepsi de gayet kaliteli, kendi halinde, dövmeli, tangalı, topless, güzide insanlar. Çocukları “Anne! Anne!” diye saatlerce bozuk plak gibi bağırmıyor, etrafta koşuşmuyor, deve güreşi yapan, ıslatan, bağıran, çağıran yok, daha ne olsun… Adamların yani kadınların tek eğlencesi g-stringlerini giyip bir deniz yatağının üzerinde enine üçerli dizilip arka bölgelerini plaj tarafına dönerek bilek boyu suda ayak çırpıp poposal teşhirde bulunmak. Milli sporları bu. Tabii biz de dayanamayıp tatilin üçüncü günü bir deniz yatağı edindik. Rekabet edemedik haliyle, sadece adam gibi uzanıp yattık ama olsun, en azından türkün gücünü gösterdik. Nedense Marmaris’in yöresel motifi bu yıl deniz yatağıydı.

 

Rumelifeneri Golden Beach

Güzel bir yer, tabii bulabilir, ulaşabilirseniz. Yol üzerine tabelalar koymuşlar koymasına ama ben yalnız gitsem kesinlikle bulamazdım. O tarafları bilen biriyle gittiğim için zor da olsa ulaştık. Sakin, ıssız bir yerde bulunan, kuytu bir koy. Gece de kalınabilecek şirin, kompakt bungalowlar var. Biz gittiğimizde oldukça boştu. Arada bir avaz avaz çalan ve oraya kafa dinlemeye gitmiş hafta içi orta yaş müşteri profilini rahatsız eden pop müzik de olmasa çok dinlendirici bir yer olacaktı. Neyse ki müşterilerden biri Fransızca bir cd verdi de bizim de kulaklarımız akşam yemeğinde dinlendi. Günübirlik veya gece kalmalı gidilebilecek bir beach club.

 


 

İki dile vakıf yavrularımız

 

İsviçre’li çocuklar aynı anda bir ton dil öğrenirler ya, ya da anne babası farklı ülkelerden çocuklar… Bizimkiler öyle değil diye sakın üzülmeyin, bizim çocukların hepsi bilingual yani iki anadilli. Biz de onlara iki dil öğretiyoruz. Daha doğrusu biz bir dil öğretiyoruz “eblehçe”, Türkçeyi de onlar büyüdükçe, annelerinde uzaklaştıkça etraftan bir şekilde öğreniyorlar. Konuşma bozuklukları merkezlerini bir gidin de görün, adam almıyor, bütün çocuklar orada…

Kedi geçiyor anne hemen atlıyor “bak pisi pisi, eh yap” “Bıcı bıcı” “atta” “mama”. Çocuk düzgün bir şey söyleyecek oluyor, daha ağzını açamadan anne ya da baba hemen atlıyor “düt düüüüt, baş baş yap” “Böcücan’ım geliyoy, heykes kaçıysın”. Bunu ağustos başında gittiğim Rumelifeneri’nde fark ettim.

 


 

BBG’lerde bulaşık makinesi açmazı

 

Bir ara izlerdim ne yalan söyleyeyim, psikoloji projesi gibi geliyordu, hayretler içinde ibretle takip ediyordum ama sonra işin tadı, ipin ucu kaçınca bir daha hiç bir türünü izlemedim. Evleniyoruz, BBG, boşanıyoruz, yaşlılar, gençler, mankenler, şarkıcılar, bir sürü türevi var. Aralarındaki tek ortak nokta, yaşadıkları mekanda bulaşık makinesi olmaması. Benim şansıma mıdır nedir bilmiyorum, ne zaman kanal değiştirirken karşıma bu programlardan biri çıksa hep bu tür bir konuşmaya rastlıyorum:

“Ben hep yıkıyorum, o yıkamıyor”

“Bu bulaşıklar n’olcak, gelmiim oraya yıkatırım ha!”

“Yalan söylüyorsun, gördüm sen yıkamadın”

“Ben bi tek kendiminkini yıkıyorum, onunkini yıkamam”

“Çok iyi kız ama hiç bulaşık yıkamıyor, elensin”

Yahu kaç kuruşluk şey ki bu bulaşık makinesi, sizin yaptığınız evlerin maliyetinin yanında devede kulak kalır, alıp koyuverin bir bulaşık makinesi, zamanında kedi bile koymayı bildiniz, tek gerilim unsuru olarak bu çağda bulaşığı mı buldunuz?

Yoksa bu psikolojide yeri olan bir etken midir? Hani bir evden bulaşık makinesini çıkart, arkana yaslan izle, bak neler olacak gibi bir olgu mu var?

 



Numarası gizlenmiş telefonlar

 

Açmıyorum, sevmiyorum, sinir oluyorum…

Kardeşim, bana numaranı gösterecek kadar güvenmiyorsan neden arıyorsun beni?

Nedir saklamaya çalıştığın? Tahsildar mısın? O zaman tahsilat yaparken sakla numaranı, benle ne alıp veremediğin var? Sen bana numaranı, dolayısıyla kim olduğunu söyleyecek kadar güvenmiyorsan ben de seninle konuşacak kadar güvenmiyorum, oh işte… Açmazsam şaşırmayın, numaranızı gösterip tekrar deneyin.

 


 

Gazete Boyutları

 

Bizim gazeteler neden dev boyutlarda? Yazılar da büyük olsa bir mana verebileceğim belki… Okumayı sevmeyen, zor okuyan bir milletiz ya, kocaman kocaman yazmışlar ki gözlük gerekmeden, az okuma bilen herkes kolayca okuyabilsin, ilkokul fişleri gibi. Ama böyle olmadığına göre, ya bende bir kabiliyetsizlik var ya da gazetelerimizin boyutlarında bir anormallik. İtiraf ediyorum, ben açık havada gazete okuyamıyorum. Ne zaman elime alsam sanki inat gibi rüzgar çıkıyor. Kapalı yerde de okuyamıyorum, dolmuşta okumaya kalksam ya yanımdakinin kucağına taşıyor ya da yan aynayı kapatıp şoförün görüşünü engelliyor. Plajdaysam uçuyor, kumlara karışıyor, sayfalar çevrilmiyor, benimle adeta mücadele edip okunmamak için direniyor.

 

Yahu alt tarafı günlük gazete, insan ya kahvaltı masasında ya tuvalette (ki ben o işi hayatımda yapmadım, dikkatim dağılır, oraya niye gittiğimi unuturum) ya vapurda dolmuşta, otobüste ya da yatakta okunacak. Barkovizyondan toplu gösterimi yapılmayacak ki…

 

Tatilde baktım yabancılar Daily News, Telegraph filan alıyorlar, hepsi küçük dergi boyutlarında, keyifli keyifli, kaşına gerine okuyorlar… Biri bana neden kendimizin on katı büyüklüğünde şeylere hükmetmeye çalışmak zorunda olduğumuzu anlatsın lütfen, çok mu zor insani boyutlara indirmek gazeteleri?

 



Evde beklemek

 

Sanırım bu bir tek Türkiye’ye mahsus. Tam günlük bir mesai!

“Bugün napıyosun?”

“Bütün gün evde oturup tamirci bekliycem.”

Bu cümlenin sonuna ‘kurye beklicem’, ‘telekomcu beklicem’, ‘makinenin servisini beklicem’ gibi istediğiniz ifadeyi koyabilirsiniz çünkü adamlar saat veremiyor. Onların iş kolunda saat mevhumu henüz icat edilmemiş. Her türlü dijital, elektronik eşyayı tamir edebiliyorlar, cep telefonu kullanıyorlar ama saati etkin bir şekilde kullanamıyorlar. Saatini ayarlamaktan, program yapmaktan aciz adama ben laptopumu nasıl emanet edeyim gönül rahatlığıyla? Tamirci çağırdınız ya da bir şey satın aldınız, eve teslim edilecek, yandınız, zira bütün gün evde beklemek durumundasınız.

“Kaçta gelir?”

“Hiç belli olmaz”

Yahu nasıl belli olmaz, kaç eve gidileceği belli, alt tarafı ya merdiven çıkılacak, ya eşya alınacak vs. iş de belli, garantiye almak için aralarına da bir onar dakika koy, güzergah da belli, niye bilinemiyor bu?

“Sabah mı gelirler akşam mı?”

Bir de fırça yersiniz:

“Hanımefendi bil-mi-yo-rum, servis sabah buradan çıkar, akşama kadar çalışır, size kesin yarın gelecekler, saat veremem”

Elinin körü! Otur da bekle işin yoksa!

Aslında varsa da!

İstersen bekleme!

 



Taksicilerin takıldığı

Taksicilerin ortak bir şikayeti var:

“Yemeğe gittiklerinde garsona on milyon, otopark görevlisine beş milyon, kimi gece kulübünde yirmi milyon bahşiş bırakan, su gibi para harcayan insanlar neden bizden 250 bin lira para üstü almak için atmaca gibi tepemize binerler? Adam iki milyon liralık yere gidiyor, 100 bin lira para üstünü almak için mücadele veriyor, kavga çıkartıyor.” diyorlar.

 



Reklamlar

 

Epilator, ağda ya da traş makineleri neden hep kel bölgelerde gezinir? Bu konu cidden sinirimi bozuyor, bacağında damla tüy olmayan kıza bir şeyler yapıştırıp çekerler, epilatörlerle okşar gibi gezinirler… İnsan kendinde bir anormallik olduğunu düşünüyor. Sanırsınız ki herkes köse, bir siz kaktüs… Hiçbir reklamda tüy, kıl, sakal vs. gördünüz mü? Adam zaten sinekkaydı, öyle boş boş gezdirir makineyi… Sonra reklamlara inanıp güvenip epilatör almaya kalkarsınız, bakarsınız hem acıtıyor hem de tek bir tüy almıyor. (benim denediklerim öyleydi) kel bacakta tabii yağ gibi kayar gider… Marifet sanki.
 

Ülker Golf

Golf yaratığının şekli çok kötü bence. Yelissa pandayı da sevmiyor ama onun tüyleri var hiç değilse hayvana benziyor. Bu Golf ise dev bir diş macununa benziyor, suratı da canavar bebek Chuckie gibi. Ama asıl en korkuncu sürekli tekrarladığı

“Göstertim mi” sözü.

Üstelik bunu söyleyen de şimdiye kadar düzgün bir Türkçesi olduğunu sandığım Mehmet Ali Erbil. Reklam denetleme kurulunu da rahatsız etmiyor anlaşılan.

 

Taklitler, esinlenmeler

Renault'nun yakıt tasarrufunu vurguladığı reklam filminde bir adam köpeğini arabayla gezdiriyor. Aynı filmi Honda için zamanında Total Ajans yapmıştı. O filmde de bir adam arabasını kullanırken, camdan sarkan tasmayla köpeğini gezdiriyordu. İkisi de aynı fikir ve ikisi de otomobil reklamı. Bu tesadüfler ve ‘esinlenmeler’ giderek artıyor. Her ay yazacak bol bol örnek çıkıyor bana.

 


 

Sinema

 

Trio - Açıkhava Sineması

 

Kozyatağı-Ataşehir’deki Hillside’ın içinde Trio Sinemaları var. Haftada iki gün, Pazar ve Çarşamba günleri, havuz kenarında, açık havada film gösteriyorlar. Biz de geçen hafta Yelissa’yla gittik. Önce yemek yedik havuz kenarında, daha sonra geniş, beyaz minderli şezlonglara uzanıp film izledik. Çok rahat ve keyifliydi ama şansımıza gece ayaz yaptı ve saatlerce hareketsiz yatınca üşüdük. Şallar önceden kapışılmış, yerler kapılmış, ben ancak popcorncu çocuğun kendisi için bir kenara sakladığı son şalı almayı becerebildim de Yelissa fazla üşümedi. İzlediğimiz film de mekana uyumluydu; Açık Deniz… Blair Cadısı kıvamında, amatör kamerayla çekilmişe benzeyen ve yaklaşık yüzde sekseni iki kişi ve bir okyanus dekorunda geçen bir film. Bu kadar monoton bir konu işlendiği göz önüne alınırsa fena değil ama neden bu kadar monoton bir konudan film yapmak ihtiyacı hissetmişler, dünyada konu mu yok derseniz o zaman da sıkıcı. Gerçek olaymış, sonu da gerçek olaydaki gibi bitiyor diyeyim de henüz izlemeyenler varsa keyiflerini kaçırmayalım.

 


 

Filmler

 

Garfield

Çocuklar için iyi ama ben sıkıldım. Normalde son zamanlarda yapılan çizgi filmler büyüklerin de ilgisini çekiyor ve ciddi oranda yetişkin izleyici de topluyor ama Garfield çok sıradandı.

 

Cabin Fear

Felaket, anlamsız, saçma sapan, onuncu sınıf bir gerilim filmi. Gitmediyseniz gitmemeye devam edin.

 

Shrek2

Birincisi kadar güzel olmamakla birlikte keyifle izlenebilecek bir film. Orijinal dilinde izledim ama seslendirilmiş hali kesinlikle çok daha iyi. Bizimkiler bu seslendirme işinde çok üstünler.

 

Stepford Kadınları

Yönetmen : Frank Oz
Oyuncular : David Marshall Grant, Bette Midler, Glenn Close, Nicole Kidman
Senaryo :
Paul Rudnick (Ira Levin´in aynı adlı romanından)

 

Filmde üç önemli kadın oyuncu var, zaten seyredilebilir olmasını sağlayan da yalnızca bu. Bette Midler ve Nicole Kidman, Frank Oz’la filmi beğenmedikleri için tartışınca yeni sahneler çekilmiş ve sonu bile değiştirilmiş. Kadının gücü işte…
 

Filmdeki üç oyuncudan en popüler olanı, "Saatler"le Oscar kazanan ilk Avustralyalı, 67'de Hawaii'de doğan Nicole Kidman, 18 yaşındayken Tom Cruise'la "Days of Thunder/Yıldırım Günleri"nde oynayıp akabinde de evlendi. "Batman Forever", "Bir Kadının Portresi", "Practical Magic/Aşkın Büyüsü", "Gözü Tamamen Kapalı", "Kırmızı Değirmen", "Saatler", "Confessions of a Dangerous Mind/ Tehlikeli Aklın İtirafları" ve "Dogville" oynadığı diğer filmler.


Eğer rolün daha önce teklif edildiği ünlü isimlerden Miranda Richardson, Debra Winger veya Barbara Hershey "Fatal Attraction/Öldüren Cazibe"de oynamayı kabul etselerdi, belki de bugün Glenn Close'u tanımayacaktık. 57 yaşındaki oyuncu, "The World According to Garp"le ilk Oscar adaylığını aldı. Bu filmden sonra iki kere daha en iyi yardımcı kadın ve iki kez de en iyi kadın oyuncu dallarında Oscar’a aday gösterildi ama alamadı. "Öldüren Cazibe", "Dangerous Liaisons/ Tehlikeli İlişkiler", "Hamlet", "The House of the Spirits/Ruhlar Evi", "101 Dalmaçyalı", "Mars Attacks/Çılgın Marslılar", "Paradise Road/Cennet Yolu", "Things You Can Tell Just by Looking at Her", "Cookie's Fortune/ Kurabiye'nin Talihi" ve "Le Divorce/Le Boşanma""Stepford Kadınları" oynadığı diğer filmler.
Bette Midler, 1945'te sıkı bir Yahudi ailenin kızı olarak doğdu. "The Rose/Gül" filmindeki şahane performansıyla Oscar adaylığını kazandı ama almayı başaramadı. "Outrageous Fortune", "Big Business/Büyük İş", Woddy Allen'lı "Scenes from a Mall", "The First Wives Club, oynadığı filmlerden bazıları.

 

Aşkta Herşey Mümkün  (Something’s Gotta Give))

Yönetmen ve Senaryo: Nancy Meyers

Oyuncular:Jack Nicholson, Diane Keaton, Keanu Reeves
 

Konu : 63 yaşındaki Harry Sanborn, kendisinden çok genç bir kadın olan Marin ile birlikte hafta sonunu geçirmek için deniz kıyısındaki eve gelir. Fakat Marin'in teyzesi ve annesi Erica'nın beklenmedik şekilde eve gelmesi ile iki sevgilinin planları bozulur.

Bu esnada Harry hafif bir kalp krizi geçirir. Bir süre hastanede kaldıktan sonra eski gücünü toplamak için tekrar sevgilisi Marin'in evinde kalmaya başlar.
Çok eğlenceli bir film. Senaryoyu yazanın da yönetenin de kadın olması hiç şaşırtıcı değil. Film hakkında benim yapabileceğim en iyi yorum şu olabilir: Kadın izleyici içinden ne geçirirse filmde o gerçekleşiyor. Neredeyse interaktif bir senaryo ama kadınlar için. “Patlasın eşek” diyorsunuz patlıyor “aldatır inşallah” diyorsunuz aldatıyor. Bütün film bu şekilde gelişiyor, dolayısıyla da takip etmesi çok zevkli.

 

Karayip Korsanları: Siyah İncinin Laneti  (Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl)

Yönetmen: Gore Verbinsky

Senaryo: Ted Eliot

Oyuncular: Johnny Depp, Orlando Bloom, Keira Knightley,Jack Davenport
 

Konu: Disney'in Jerry Bruckheimer'in yapımcılığında 125 milyon dolar bütçe ayırdığı Karayip Korsanları, Amerika'da toplam hasılatta Matrix Reloaded'ı bile geride bırakarak yılın en karlı filmlerinden biri olmayı başardı. Bunda da en büyük rol, her yaştan izleyiciyi sinema salonuna getirmeyi başarması. Karayip Korsanları için rahatlıkla bir Johnny Depp filmi denebilir. Depp'in yanında, Yüzüklerin Efendisinin Legolas'ı Orlando Bloom ve Keira Knightley (Bend It Like Beckham) (bu kız korkunç derecede Fight Club’daki kıza benziyor, fragmanları izlerken o sanmıştım halbuki aralarında çok büyük yaş farkı var) var.

Gore Verbinski, The Ring yani Japon Filmi Ringu’nun Amerikan versiyonu olan Ring’in yönetmeni. Bu filmin devamını 2005 yazında izleyebileceğiz. Çok eğlenceli hatta canınız sıkılırsa tekrar tekrar izleyebileceğiniz bir film.

 
 

Her filmde ağlayan çocuk

Yelissa her fimde ağlar. Ağlaması için illa acıklı bir sahne olması gerekmiyor. O zaten izlemeye en az bir yerinde ağlamaya hazır başladığı için, filmin sonu yaklaşıp da hala ağlayacak konu bulamadıysa, içinde kalmasın diye isimler yazarken ağlar.

 

Geçenlerde Cats müzikalini izliyorduk beraber.

“Bunda da ağlarsın sen” dedim hemen cevap geldi

“Tamam demek ki birazdan kedilerden biri ölecek, ya yaşlılıktan ya da biri öldürecek” ve ağlamaya başladı.

 


 

Teoman- En Güzel Hikayem

 

Şarkı yazarı Teoman’dan, genel olarak daha önce dinlediklerimizden çok daha sert bir albüm. Albümde çalıştığı kişiler, Kurban’ın davulcusu Burak ve Pentagram’ın basçısı Tarkan. Bu da herhalde durumu açıklamaya yardım eder. Sözlerin melodileri bastırdığı, genel Teoman çizgisinin çok dışında bir albüm. Hayran kitlesinin bir bölümünün alışması zor olacak, sıkı hayranlar için sorun olmaz ama Teoman’ın bir de orta yaş üstü, sakin müzik, romantik sözler seven dinleyici kitlesi de olduğu unutulmamalı, yani Teoman unutmasa iyi olur.

 

Bundan birkaç yıl önce, yeğenim Zeynep’in doğum gününde onu çok sevindirecek bir sürpriz yapmak istiyordum. Fanatik Teomanyak olduğu için, tam da o gün Rumelihisarı’nda Teoman konseri olduğunu öğrenince, fazla düşünmeme gerek kalmadı. Önce sinema, yemek, Bebek’te dondurma derken hisara ulaştık, yerlerimize yerleştik, kızım Yelissa, ben, Zeynep, çevremizdeki yüzlerce kişiyle birlikte konserin tadını çıkartmaya başladık, şarkılara eşlik ettim ben bile avaz avaz, nasıl havaya girmişsem. Teoman benim kuzenimin üniversiteden öğrencisi. Sosyoloji okumuş ya, Boğaziçi’nde, kuzenim hocasıymış onun, o nedenle aile toplantılarında konusu da geçer… Zeynep pek konuşkan olmadığı için kuzenim ağzından laf almak için Teoman’ın öğrencilik yıllarından bahseder. Neyse, konserin sonlarına doğru İstanbul adında yeni bir şarkı yazdığını ve ilk kez seslendireceğini söyledi, cebinden dörde katlanmış bir kağıt çıkarttı, kendi el yazısıyla sözlerini yazmış, oradan okuyarak söyledi güzelce. Zaten söyler söylemez de konser bitti. Benim doğum günü sürprizi yapma isteğim bitmemişti henüz. Gözlerimi kağıttan ayırmadım ve zevkle kağıdın yere düştüğünü, bomboş sahnede öylece durduğunu fark ettim. Bir anda kızımı Zeynep’e emanet edip uçarak insanların üstünden atlamak suretiyle sahneye doğru uçtum. (o arada bacağımı betona fena sürtmüşüm ama hırsımdan bir şey hissetmedim tabii. 12 yaşlarında bir erkek çocukla ellerimiz kağıtta, gözlerimiz birbirimizde buluştu, dişlerimi gösterip hırlayarak “o benim” dedim, “önce ben gördüm.”

 

Çocuk fazla rekabetçi bir kişilik sergilemedi neyse ki ve kağıt bende kaldı. Doğru hedefti, Teoman’ın teriyle ıslanmış, onun eliyle yazılmış, daha hiçbir yerde çıkmamış şarkısının sözleri. Tam ganimeti alıp kaçacaktım ki grubun gitarcısı sahneye bir şey toplamaya ya da kontrol etmeye geldi ve elimdekini gördü.

 

“Lütfen onu ben alabilir miyim?”

“Hayır lütfen ben alabilir miyim?”

“Alamazsın.”

“Ama aldım zaten, bak bende işte!”

“Olsun, almamalısın.”

“Aslında aldım artık çoktan, neden geri vereyim?”

“Çünkü o daha çok yeni, başka yerde kopyası yok.”

“Zaten o yüzden değerli ya…”

“Peki…” çevresine telaşla bakınarak “Teoman’ın penasını versem, bu konserde gitar çaldığı?”

Teoman konserlerde çekirdek yiyip kabuğunu atar gibi pena tüketiyor, bunu herkes bilir,

“Adam başı birer tane verirsen düşünürüm. O da acıdığım için yoksa kabul etmezdim”

“Peki” dedi ve üç tane, o konserde Teoman tarafından kullanılmış penaya karşılık kağıdı geri verdim.

Olsun, Zeynep yine de sevindi.

 


 

Filmlerden Unutulmaz Replikler

Şeytanla dans edersen şeytan değişmez; seni değiştirir...
Max California "8 mm."

O mükemmel değil. Sen de mükemmel değilsin. Asıl soru birbiriniz için mükemmel olup olmadığınız...
Sean "Good Will Hunting - Can Dostum"

Neden aşkın başladığı anı bilemeyiz de bittiği zamanı mutlaka biliriz?
Harris K. Telemacher "L.A. Story"

İnsan kalbinin içinde mantık arayan avanaktır.
Ulyssess Everett McGill "O Brother Where Art Thou Nerdesin Be Birader"

Eğer yanıtlarım seni korkutuyorsa, o zaman korkutucu sorular sormaktan vazgeçmelisin...
Jules Winnfield "Pulp Fiction - Ucuz Roman"
 


 

Kitaplar


Yatağında Yalnız mısın?

Okyanus Yayınları'ndan çıkan, Celal Üster’in Türkçeleştirdiği bir Japon şiirleri kitabı. Sadece 79 sayfalık ve sol sayfaları boş bir kitap.

 

Önsözünde şöyle yazıyor:  

"7.yüzyılda yaşamış soylu bir kadın şairin, Prenses Yoza'nın şiirinin son dizesi, kitaba adını verdi... 7. yüzyıldan 19.yüzyıl sonlarına uzanan çok geniş bir zaman yelpazesinde, soyluların, Zen rahiplerinin, gizemcilerin, geyşaların ve adı sanı
bilinmeyen ozanların şiirlerinden derleyip çevirdiğim bu güldeste aşka
düşenlerin hüznü, özlemi ve yalnızlığıyla örülmüş dizeler okuyacaksınız..."

Kitaptaki az sayıda şiirden çarpıcı bir örnek:

Geceler ayaza çekiyor
Ciğerime işliyor soğuk
Gittin gideli, perişanım.
Merak bu ya,
Yatağında yalnız mısın?
(Bu şiirin yazan, Prenses Yoza - Japon edebiyatının ilk şiir antolojisinde yer alan ilk şairlerden...)


Hep "Gelirim" der,
Sonra da gelmezdin.
Bu kez "Gelmem" dedin,
Oturdum bekliyorum.
Demek seni çözüyorum. 

(Bunun şairi ise, Otomo Sakanoe Hanım - 8.yüzyılda yaşamış.)
 

 

35’inden sonra koca bulmanın yolları

Rachel Greenwald- Alfa Yayınları

343 sayfa

 

Harvard’da pazarlama eğitimi alan yazar, 35 yaşından büyük kadınları bir ürün olarak ele alıp erkeklere pazarlamayı ve onlara koca bulmayı hedef almış. Bu işte de çok başarılı olduğunu iddia ediyor. Kitapta yazanları adım adım uygularlarsa koca bulmanın neredeyse garanti olduğunu belirtiyor. Adımlarsa oldukça ilginç,

“geniş ağ atın”, “kişisel markanızı yaratın”, “kendinize bir slogan bulun”, “telefonla pazarlama”, “hacmi arttırın” vs.

 

Mesela bu işe bir bütçe ayırmak, bunun bir kısmını reklam giderlerine harcamak gerekiyormuş. Pahalı kartlar satın alacaksınız, kendinize sloganlar bulacaksınız, örneğin “neşeli, çekici, mimar” gibi bir şey, bunu bütün kartlara yazıp, yeni ve sadece bu iş için çekilmiş fotoğrafınızı da ekleyip eşe dosta “bu yıl benim yılım olacak, lütfen bir koca bulmama yardım edin, tanıdıklarınız varsa beni tanıştırın” diye yazarak dağıtacaksınız.

 

Eh ben artık bunun üstüne ne yazsam boş. Yorumu size bırakıyorum. Allah muhtaç etmesin diyeyim ne diyeyim!

 


 

Demiş Ki!

 

Hayatımızda işlediğimiz hataların çoğu, düşünmemiz gereken yerde hissetmekten, hissetmemiz gereken yerde düşünmekten ileri gelmektedir.

 John Colbins