Hep kendimi iyi, mutlu, başarılı hissettiğim anlarda o boşluğu duydum, nedensiz bir yalnızlık... O sabah bu yağmurun hep benim üstüme yağdığını düşünüyordum, oysa sonra, günün birinde hepimize yağdığını öğrendim. Ve ondan sonra camlardan akan şiddetli yağmur, anıları getirmeye başladı: çocukluğu, unutulmuş yaz akşamlarını, yıkanan avluların sesini... İnsan sonsuza dek sevdiklerini yitirdiği zaman gerçek ayrılığın ne olduğunu anlıyor. Belki de o zamandan beri hiç kimseden, hiçbir yerden ayrılmak istemem. Ölümden başka hiçbir şeyin dönüşsüz olmadığını düşünürüm hep. Mezarlıkları ve hastaneleri ziyaret etmenin sayısız faydaları olduğuna inanırım. Neyse ki zaman hepimizi sertleştiriyor, olmayacak filmlerde gözyaşlarımızı tutamasak bile yüreğimiz eskisi gibi dayanılmaz bir acıyla burulmuyor, içimizde kalan o eski çocuk artık telefonlarımıza çıkmıyor. "Birinden, delice sevdiğin birinden ayrılmak zorunda olmak, veya ayrılırken onu da içinde götürmek, içinde, ondan uzaklaştığın her adımda onun, içinde büyüdüğünü, içine sığmadığını duymak, kurtulmaya çalışmak, içinde tutmaya çalışmak, boğulmak, bütün bir dünyanın, bütün görüntülerin, anıların, çocukluk günlerinin, gelecek düşlerinin, bugünün renklerinin siliniverdiği bir anda yine de ayrılmak zorunda olmak, bunun ne demek olduğunu biliyor musun?" Eminim biliyorsunuzdur. Belki de onlarla, burada yaşanacak şeyleri beklenmedik bir anda kesip giden sevdiklerimizle günün birinde yeniden karsılaşırız. Yeniden, bulutların üstündeki ülkede onlarla buluşuruz, yapmak isteyip yapamadıklarımızı, söylemek isteyip söyleyemediklerimizi gerçek ruhlarımızı apaçık görürüz.
(İlk Yayın: Akşam Gazetesi) |