Tatilde insan düşünmemeli dedim ama mümkün değil tabii. O yüzden en sek düşünceleri tarttım durdum. İnsan tatilde ne düşünür dersiniz? Biraz canını sıkan şeyleri (oysaki yanlış), biraz aşkı (bence bu da yanlış ama neyse...), biraz hayatını (kendine dönüş yolu), biraz kaçmayı (tam da yolu bulmuşken). Ben sondan başlayıp ve bunu gerçekleştirip başa doğru düşünmeye başladım tatilde. Halbuki aralarında doğru olan tek şey kaçıp kurtulmaktır. Ya da sadece kaçmak, bir süreliğine de olsa teslimiyetten kurtulmak! Amaç her şeyi bırakıp bedenine yapışan tüm şehir kalıntılarını tuzlu suda eritip güneşte kurutup yakmaktır! Oysa “tebdili mekanda yarar vardır derler ama siz kafanızı da kendinizle beraber götürüyorsanız o mekandan hiçbir hayır gelmez” der Sezen Aksu. Bildiğimizi tekrarlamaktadır aslında. İşte bende kafamı kesip atamadım ve bari durum buysa içinden geçenleri yazayım dedim. İzleme konusundaki sapkınlığımı hesaba kattığımda kendimi teleskopu, televizyonu, dürbünü kısaca görme ile ilgili her aracı icat etmiş gibi hissediyorum. Tüm bunlarda bir payım var sanıyorum ama insan kaç kere yeniden doğar bilmiyorum. İzlemeyi severim, izleyip incelemeyi, inceleyip tanımlamayı, tanımlayıp yazmayı... gibi sürüyor işte. İzleyince öğrenir insan. Öğrenince ehlileşir!... gibi sürüyor işte. E hadi!
“Bu otobüsün klimaları gayet iyi çalışıyor. Üşür gibi oldum bak sen görüyor musun üzerime bir şey de almadım. Neyse çantama sarılayım bari. Her şeyi aldım mı acaba. Kesin şarj aletimi unuttum yine. Amaaaan boşver aramasınlar, arasalar da bulamasınlar. Ben tatildeyim! İyi ki yolculuğu seviyorum yoksa 8 saat dayanılmazdı! Walkman’i açayım en iyisi. Müzik konusunda bu otobüs ile uyuşamadık maalesef. Boşver tatildesin gerilme. Her şeyi bırakmak ne güzel. Herkesi bırakmak ne güzel. Arınmaya gitmek ne güzel. Boşver geriyi sen ileriye gidiyorsun!” 16 numarada bunlar düşünüldü ilk olarak! Gündüz yolculuğunun en iyi yanı geçtiğin yerlerin neye benzediğini görmektir. Giderken gündüz, dönerken gece olmalıdır yolculuklar. Her şeyi tatmak gerekir en nihayetinde. Gece yolculuğunun da en iyi yanı ışıklar yanarken dışarıyı göremediğiniz camda kendinizi izlemek, ışıklar kapandığında da geçtiğiniz yolların karanlığını kulağınızdaki müzikle birleştirmektir. Ne olursa olsun tatile gitmenin her zaman çekilir bir yanı vardır.
Eve giden yolda da bunlar düşünüldü. Sıcak bence berbattır. Sıcak olan hiçbir şeyi sevmem, yemek, içecek, giyecek ve hava! Çok sıcak insanlardan da hoşlanmam. Onların soğukları yıkar geçer insanı bilirim! Sıcak bir tek denize girebileceğim düşüncesi gerçek olduğunda güzeldir. O zaman sıcak altında koşabilirim, uyuyabilirim, saatlerce durabilirim. Ama denize gireceksem. Yani tatildeyken!
“Ne kadar kalabalık, bir bakayım tanıdıklar var mı. Yok kimseyi görme deli misin, kaşınıyorsun yemin ederim, sus sessiz sedasız ser havlunu otur. Haklısın tamam tamam sustum! Of sıcak ama deniz var yaşasın, deniz biraz dalgalı mı ne? Şansa bak! Kızım havuzda mısın, koca deniz, kalk gel sabah 7’de 8’de gir süt gibi denize. Şimdi sus söylenme ya tatildesin! E tamam dedik sustuk. Çok çocuk var yine bu sene. Bu insanlar durmadan çocuk mu yapıyor, bu dünyaya çocuk mu getirilir ya. Yazık günah, aynı acılar, aynı eziyetler, of kendi zevkimiz ve hevesimiz için bencilce çocuk yapıyoruz. Hale bak, bir sürü geleceğin işsizi, mutsuzu, depresifi! Bana bak çok oldun ama sen! Sana ne el alemin çocuğundan, isteyen yapar, sen yapma sana ne ha sana ne! İyi be tamam büyük konuşmayayım. Ay ne tatlı bir kız şuna bak yaaaaa!”
“Alışveriş yapsam iyi olacak. Yaşasın sebzeler, yaşasın meyveler. Yok bunlar tabii ki İstanbul’da da var ama yan yana koy bakayım şu domatesi de anla neden sevindiğimi. Renk bunda, koku bunda, tat bunda, sağlık bunda! Gel gel domatese gel! Kan gibi, su gibi, şarkı gibi geeeeeeeeel!” Çarşı yolunda da böyle şeyler geçti aklımdan. Hayatın en taze anı çocukluğumuzdur. Annemizden başka kimsenin elinin değmediği tazecik bir beden, kimsenin kırıp dökmediği hayallerimiz, kötülüklere karşı ilaçlanmayan kalbimiz ve vermekten, hissettirmekten çekinmediğimiz sevgimiz. İşte buradaki domatesler çocukluğumuz gibi. Dalından yeni kopmuş, ilaçsız, kıpkırmızı, taze! Evet haklı adam, ben en çok buradaki domates için geldim! Domates kokan bir tatildeydim! “Yol yormuş beni, erken yatsam iyi olacak! Zaten uyuma özürlüyüm belki yorgunluk iyi gelir. Ne de olsa daha buradayım, yarın tüm gün deniz, kumlar, çocuklar... Of Tanrım harikasın! Zzzzzzzzzz!
Tatildeydim. Sakindim. İzlemekteydim. Sevgi’nin gerçek olanlarına da burada rastladım, hayatımda sahip olduğum hiçbir sevginin burada gördüklerim kadar gerçek olmadığını anlayınca da canım sıkıldı açıkçası ama dinmedim, o sevgilerin elektriğini içime çektim ve geri geldim. Artık hiçbir şey o kadar da umurumda değil.
Neden bağırıyor ki şu kadın acaba? Telefonla konuşuyor. Kavga ediyor. Tek başına oturuyor sahilde. Çok bağırıyor. Sinirleniyorum. Şuraya kafa dinlemeye geldim. Yeter artık ya. Bağırma. Çocuğu da var. Kıyıda oyun oynuyor. Arada bir annesine bakıyor. Muhtemelen bir farkımız yok, o da annesinin ne demek istediğini, neden bağırdığını anlamaya çalışıyor. Ve o da yüksek sesten bence hiç hoşlanmıyor! Derken kadın ağlamaya başlıyor, sessiz sessiz ama. Biraz ağlama utancıyla biraz da oğluna yakalanma korkusuyla! Kimse yok etrafında güneş batmak üzere. Ağlayanları sevmem. Gidip neyin var demeyi de sevmem. Ama o da bu tarafa baktı işte. Ne var bu tarafta anlamadım. Herkes bana bakıyor. O kardeşler ve şimdide ağlayan kadın! Ve kaçış yok! Oğlu görüyor. En fazla 7 yaşında. Çok güzel bir çocuk. Hayran kalıyorum. Annesinin yanına gidip sarılıyor. Hiçbir şey söylemiyor. Ne demeli ki? Bir çocuk şekerden ya da dondurmadan başka hiçbir şey için ağlamaz. Ağlayanı da anlamaz. Sadece sarılıyor ve kadında ona sarılıyor. Çok sessizler. Tek söz var ortada “Ağlama annecim”! Kadın ağlamıyor artık! Çocuk annesinin gözlerini siliyor. Bu yük ona bugünlük ağır geliyor. Kovayı küreği bırakıp öylece annesinin kucağında uyuya kalıyor. Biraz daha oturup gidiyorlar. Yanımdan geçiyorlar, kadına bakıyorum, gülüyor, hiçbir şey söylemiyorum ama garip bir gülümseme ile cevap veriyorum. Sonra o saçma şarkı dilimde: Ağlamak güzeldir, süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma! Bu sayfaya da nokta koyma vakti. Evine git, domates ye! Yolda düşünüyorum. Kör bir kadının elini tutan elin gerçekliği gibi annesine ağlamaması için sarılan küçük kolların gerçekliği de aynı! Küçük iki kol insanın göz yaşını kurutuveriyor. Şimdi bu küçük yakışıklıya da teşekkür etmeliyim bana sevginin bu yönünü de gösterdiği için.
Bugün güneşin batışını izlemek istiyorum. Bekleyenim yok! Müzikte var yanımda yeter işte. Kağıt kalem de var yaşasın! Yeni çıkan bir albüm dinliyorum. Çok iyi birkaç şarkı var içinde. “Çileeeekkkk! Dağ çileğiiii! Tazeeee!” Hemen “taze” sözüne takılıyorum. Burada “taze” delisi olup çıktım. Herşey o kadar bayatlamış ki hayatımda taze bulduğum her şeye saldırıyorum. Burada sahilde bir şeyler satanlar hep aynı gibi. Aynı poşular üzerlerinde, çoraplar, basmalar... Ellerinde bir sandık, yanlarında bir tartı ile gezerler! Gözleri inanılmaz güzeldir hepsinin. Bakmaya doyamazsınız! Tenleri güzeldir, elleri siyah, meyve sebze lekeli ama güzeldir. Yanıma geldi çilek satan kadın. Bu da o kadar öteden bana baktı bir tek. Neden ya neden ben? “İster misin çileğim taze” dedi aldı canımı. Gel dedim. Kokusu öteden duyuluyordu. Boşuna saldırmıyorum bende herhalde. Küçücük dağ çilekleri. Dayanamadım. 2 kilo istiyorum dedim. Doldurmaya başladı torbaya. O sırada yüzüne baktım. Ellerine baktım. Çilek rengindeydi ve çilek kokuyordu muhtemelen! Hep çilek mi satıyorsun dedim “olduğu zaman” dedi. “Diğer zamanlarda incir satıyorum”. Nereden bu çilekler? “Yukarı köyün oradan topluyoruz. Dağ çileği.” Kaç yaşındasın? “34”. Çok güzeller çilekler! Süper görünüyorlar. “Güzel olmasa vermem sana hanımım zaten. Yanakların gibi kırmızı bak renkleri. Ne güzel!” Ne hanımı ya? Sen benden büyüksün. (gülüyoruz). Hanımım derim tabii. İnsan bildikleri ne kadarsa o yaştadır. Baksana elinde kalem kağıt. Ben çilek satıyorum. Biz okumamışız, yaşımız büyük olmuş ne farkeder” Sen şu söylediğinle ve bu sıcak altında yaptığın işle zaten büyüksün. Boşver okuyanı okumayanı hanımım falan deme kimseye. Getir bana da bir kasa beraber satalım çilekleri. (kahkaha atıyor belki de hayatında ilk kez). Oldu mu 2 kilo? Oldu hanımı.... (derken gülme tutuyor ikimizi de). “Bu da benden sana olsun, içimden geldi” diyerek 2 koca avuç çilek daha koyuyor torbaya. Bol kazanç olsun! “Sağol, afiyet olsun, yarın kasa getireceğim, satacaz beraber ha” diyor ve gidiyor. Güldürüyoruz birbirimizi. Ve uzakta bir ses oluyor sadece: “Çileeeeeekkk! Dağ Çileğiiiiiii! Tazeeeeeee!” Çilek kadının söylediğine dikkat ettiniz mi? Bu cümle ile o görüntüyü yan yana koymak için gerçekten yaşadığımı yaşamanız gerekir. İşte insan olmak okumaktan ibaret değil. Üniversite bitirmişiz, çok para kazanmışız ne yazar! O çileğin tadını asla unutamayacağım. Çilek kadına da kırmızının güzelliğini gösterdiği, iki avuç çileği yani sevgisini torbama koyduğu ve beni bana yansıttığı için teşekkür ederim. Ohhh hala çilek kokuyorum!
Son günüm. Acele etmeliyim. Biraz daha sevgi öğrenmeliyim. Şu ileride kumdan kaleler yapan çocuğun yüzündeki ciddiyete bakıp emek verdiğimiz şeyi sevmemiz gerektiğini, sevdiğimiz şeye emek vermemiz gerektiğini öğreniyorum. Sandalyelerini güneşin batışına doğru yan yana koyup her gün düzenli olarak kitap okuyan anneanne, dede ve torun’a bakarak sessizliği, güneşi, kelimeleri paylaşmayı sağlayabilecek tek şeyin gerçek sevgi olduğunu, ileride oturan çiftin ve erkeğin hamile olan eşinin karnında elini gezdirişini ve yüzündeki gülümsemeyi görebilmenin tek şartının da gerçek sevgi olduğunu öğreniyorum. Herşey kulağımda varolan şarkıyla açıklanıyor aslında : “Her insana her nefes bir başka heves / Bir tek ilk aşk bitmeyecek / Daha ilk günden hep sonunu sorduk / Cevap ne kimse bilmeyecek!”
İzleyin! Bugünden itibaren daha dikkatli bakın hayata! Karşı komşunuzun gözlerinin görmediğini yeni anlayacak olabilirsiniz, ağlayan insanların gözlerine bakın, gözleriniz sulansa da bakın! Çocukları çok daha dikkatli izleyin! Onlar tazeler. Sizi temizlerler! Çilek kokan kadınlarla konuşun. Felsefenizi değiştirebilecek güçteler inanın bana! Gidin o sahilde “şekerci amcayı” bulun ve dinleyin! Koskocaman bir sahilin aynı anda kahkaha attığında çıkardığı sesi dinleyin. Gerçek sevgi aramızda. Önemli olan sadece görebilmek! Tatildeydim. Kovayla kürekle sevgi aramadım. Sadece bana bakana bende baktım! Hepsi bu! |