Açılış gecesinde Atina’nın hem klasik hem de modern Olimpiyatların ilkinin evsahibi olarak tarihi sorumluluğunu hakkıyla yerine getirdiğini düşünüyorum. En çok aklımızda kalanlar oğlumun deyimiyle milat adamları. Hani geometrik desenli kostümleri, antik yunan giysileri, Tanrıları temsil eden havada uçan, suda yürüyen milat adaları. Onları seyrederek bir kaç saat içinde yaklaşık üç bin yıllık tarihte keyifli bir gezinti yaptık. Geçmişin çok güzel özetlendiği o açılış gecesinde aklıma takılan bazı şeyleri araştırayım derken bulduğum ilginç noktaları sizinle de paylaşayım dedim. (Farkındasınız hala ciddiyim, ama itiraf ediyorum zor iş bu ciddiyet.) Modern Olimpiyatları Fransız Baron Pierre De Coubertin’e borçluyuz. Kapalı sınıflardaki eğitimin dışında açık havada spor yapacak bir dünya gençliği hayali, onu 1894 yılında katıldığı Uluslararası Spor Kongresinde, Atinada ilk modern Olimpiyatların düzenlenmesi kararını aldırttı. Böylece Atina yüzlerce yıl sonra yeniden düzenlenmeye başlayacak olimpiyatların ev sahibi olacaktı. (Allahım ne kadar ciddi yazıyorum, cıvımak yok. Sonuna kadar böyle, başarabilirim, biliyorum başaracağım.) M.Ö 776 da başlayıp 12 yüzyıl boyunca devam ettirilen klasik olimpiyatlarda kadınların değil sporcu, seyirci olarak bile stada girmesi yasaktı. İlerleyen zamanlarda Tanrıça Hera adına düzenlenen etkinliklerde Olimpiyatlarla aynı zamanda ama kesinlikle stadın dışında olmak kaydıyla yarışmalarına izin verildi o kadar. Artık eski zamanların gölgesinden midir bilinmez, Modern Olimpiyatların ilkinde de statta yarışmacı olarak kadınları görememişiz. Gerçi kadınlar bir sonraki olimpiyatlara katılma hakkını elde etmişler ama olimpiyat tarihinin tek ayrımcılığı bu değil maalesef. Örneğin 1936 Berlin olimpiyatları, Hitler’in ırkçılık propagandası yaparak ABD’yi alenen ari ırk yerine zencileri yarışlara soktuğu için eleştirdiği bir platforma dönüştüğünde ABD’li siyahi atlet Jesse Owens 4 altın madalya kazanarak ari ırkın üstün sonuç beklentisini hayalkırıklığına dönüştürdü. Öte yandan, olimpiyatlardaki ırkçı yaklaşımı yüzünden Hitler’i eleştiren 1936 Amerika’sında da garip şeyler olmaktaydı. Jesse Owens’in madalya kazanmasına rağmen kendi ülkesindeki otobüslerde arka koltuklarda seyahat etmek zorunda kalması gerçekliği göz ardı edilemeyecek tarihi bir gerçek. “Amerika’lılar yarışmaya katılma şansı tanımışlar ırkçı sayılmazlar, arka koltuk meselesini büyütmeye gerek yok” tarzı söylemler, light ırkçı diye bir kategori oluşmasına ve Amerikalıları aklamaya yardım etmiyor maalesef. Olimpiyat tarihini gözden geçirdiğimizde, insanlık, onur, barış adı altında yapılan bu yarışlara yıllar içinde ırkçılığın dışında politik protestoların da gölgesinin düştüğünü görüyoruz. 1968 olimpiyatlarında Amerikalı iki atlet şeref kürsüsünde ülkelerinin bayrağı göndere çekilirken siyah eldiven giyerek yumruklarını havaya kaldırmış ve bu sebeple takımdan çıkartılmışlardı. Jesse Owens’tan 32 yıl sonra “Bize ülkede ikinci sınıf insan muamelesi yapıyorlar ama sağolsun yine de yarışlara gönderiyorlar” demeden tüm dünyanın gözleri önünde kendi ülkelerini protesto ederek tarihe geçmişler. Sadece uslu uslu madalyalarını alıp kürsüden inselerdi dünya ve olimpiyat tarihi onları pek anımsamayacaktı bile. Oysa onlar kendilerinden önce ve sonraki pek çok birey ve ulusun yaptığı gibi bu platformu kamuoyuna seslerini duyurmak ve mesajlarını iletmek için kullandılar. 1976 Montreal oyunları ırkçı politika izleyen Güney Afrika ile spor müsabakaları yaptığı gerekçesiyle Yeni Zellanda Afrika ülkeleri tarafından boykot edilmiş. Coğrafya bilgime göre Montreal Yeni Zellanda’nın başkenti değil ama, hazır böyle uluslar arası platform bulmuşken boykot edelim de sesimizi duyuralım demiş olabilirler. Ya da belki paraları yoktu bunu söylemeyi gururlarına yediremediklerinden böyle bir bahane uydurdular, kimbilir. Paraları yoktu lafı şaka gibi dursa da bu benim ürettiğim bir geyik değil. Çünkü Olimpiyat tarihi boyunca ekonomik krizler yüzünden uzak ülkelerdeki karşılaşmalara katılamayan pek çok ülke var. Örneğin biz de paramız olmadığı için (ülkesel bazda paramız yok yerine bütçe ayrılmadığı için gibi daha şık bir laf var ama olsun) Avustralya’ya çok kısıtlı bir kafileyle gitmişiz, 1932’de Amerika’da düzenlenen organizasyon da dünyadaki büyük ekonomik kriz ve ulaşım zorluğu yüzünden sönük geçmiş. Boykotlar sonraki Olimpiyatlarda da devam etmiş. 1980 Moskova olimpiyatları Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sebebiyle başta Amerika olmak üzere biz dahil pek çok ülke tarafından boykot edilmiş. 1984 Los Angeles olimpiyatlarına da bilin bakalım kim katılmamış? Sovyetler ve Doğu bloku ülkeleri tabii ki. Ne demiştik olimpiyat ruhu için? Ha evet, barış, onur, insanlık falan filan. Gaflara geçmişken bari Komite’nin diğer tarihi ayıplarını da yazayım da çıksın aradan. Ama bazı durumlarda ise geçmişe yönelik derslerin tekrar gündeme geldiği vakalar da yok değil. Örneğin 1912 olimpiyatlarında Amerika adına tarih yazan kızılderili kökenli Jim Tharpe gibi. Jim, Pentatlon ve dekatlonun 15 dalının 9’unda birinci olarak ülkesine madalya kazandırdı. Ancak ertesi sene yarı profesyonel olduğu gerekçesiyle kendi ülkesi tarafından Olimpiyat komitesine şikayet edildi ve madalyalarını geri aldılar. Sebep ise çok komikti ama Amerika o zamanlar bunu büyük bir ciddiyetle sundu dünyaya. Gençliğinde çiftçilik yaparken bir kasabanın beyzbol turnuvasına katılması karşılığında, o gün çalışmayarak kaybedeceği 60 dolar yevmiyenin kasaba takımı tarafından kendisine ödendiği tespit edildi ve bu bahane edilerek Jim profesyonel sporcu sınıfına sokuldu. Işın aslı ise bambaşkaydı. Geri planda kirli bir oyun oynanıyordu. Bazı beyaz adamlar, kendi ülkelerinde bir kızılderilinin ulusal kahraman olmasını içlerine sindirememişti. Yıllarca süren dava sonucunda ölümünden 30 yıl sonra ünvanı ve madalyalarına kavuştu. Bunun Türk versiyonunda kızılderililer yok ama burada da bürokrasi trajikomik bir şekilde karşımıza çıkıyor. 1948 olimpiyatlarında bize altın madalya kazandıran Gazanfer Bilge, Yaşar Doğu gibi güreşçilerimiz 1952 Helsinki olimpiyatlarına yollanmıyor. Çünkü onlar da Türkiye Milli Olimpiyat komitesi tarafından amatör değildir diye damgalanıyor. Sebebi ise 1948 olimpiyatlarında bize altın kazandıran bu sporcuların başarılarından ötürü yarış sonrasında para ile ödüllendirilmeleri. Ödüllendiren kim? Devlet. Niye? Olimpiyat şampiyonu oldular diye. 4 sene sonra profesyonel ilan ederek olimpiyatlara göndermemekle cezalandıran kim? Devlet. Niye? Bir önceki Olimpiyat oyunlarında şampiyon olunca onlara para ödülü verdikleri için. Güler misin ağlar mısın? Bir de rüya takımlar dışında kendi rüyalarını gerçeğe dönüştürenler var. Binlerce madalyanın arasında onlarınkinin daha çok parladığı bu sporculara da birkaç örnek vermek gerek. Onlar mucizelerin varlığını kanıtlayan canlı örnekler: 1960 yılında dünyanın en fakir ülkeleri arasında sayılan Etiyopya’dan bir kadın Abebe Bilala da tüm dünyaya bir onur dersi verdi. Roma’da çıplak ayakla koşarak maraton dünya rekorunu kırdı. Neden çıplak ayakla koştuğu sorulduğunda “Dünyanın ülkem Etiyopya’nın hep azim ve kahramanlıkla kazandığını bilmesini istedim” dedi. Kozmik şakacı ona, 30 yıl önce ülkesini işgal eden İtalya’yı kendi başkentlerinde sporla fethetme şansını vermişti. Bir sonraki olimpiyatlara ayakkabıyla katıldı. Azim ve kahramanlık da bir yere kadar tabii. Rüyasını gerçeğe dönüştüremeyen bir örnek var şimdi de sırada. Hem de bizden biri. O ülkesi olimpiyat nedir fikir sahibi değilken 1896 yılında düzenlenen oyunlara katılmak üzere yola çıkmış biri: Koç Mehmet Pehlivan. Atina’ya vardığında rakiplerinin yenemediği pehlivanın sırtını bürokrasi yere getirir. Osmanlı Devleti Olimpiyat komitesine üye değildir ve medeni cesaretiyle kendi başına yollara düşüp Atina’ya giden Koç Mehmet bu gerçeklik karşısında mindere çıkamadan geri döner ülkesine. Bu kadar yazı aslında su son satırları yazmak içindi, yani ünlü Olimpiyat ilkelerini: Not: Olimpiyat tarihine adımı yazdıramasam da kendi kategorimde ciddi sayılabilecek bir yazıyla bugünün tarihini kendi günlüğüme yazdım. Benim için büyük, insanlık için küçük bir adım bu. Neyse... Önemli olan yarışmaktı. Diğer yazışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum. |