Filmlerden, kitaplardan, belgesellerden ve hikayelerden, Ortaçağ’daki cadı avlarını, daha sonraki tarihlere baktığımızda ise ünlü Salem kasabasını çoğumuz biliriz. Cadılar, ve onlarla ilgili efsaneler hemen hemen her yerdedir. V. Hugo’nun Notre Dame’nin Kamburu’nda, Oz Büyücüsü, Hanse ile Gratel masallarında, Shakespeare’nin Macbeth’indedir cadılar. Hepsi kadındır, hepsi şeytanidir. Peki, bu neden böyledir? Ancak, yazımda buna bir cevap ararken değinmek istediğim temel nokta, cadıların kim ve cadılığın gerçekten ne olduğu değil. Günümüzdeki Wicca prensipleri ve bunların tarihi kökeni tamamen apayrı bir konu olmakla beraber, benim amacım genel olarak kadınlar üzerine odaklanarak, tarihte var olmuş tutucu, ataerkil ve dogmatik bir düşünce sistemiyle toplum yapısının keskin ipinin, korku ve şiddetle harmanlanarak nasıl büyücülük ve cadılık kılfları ile kadınların boyunlarına geçirildiğidir.
Tarihin başlarda, kadınlar şifa verici olarak hayatlarını sürdürüyorlardı toplumda. Ezilmek veya horlanmak bir yana, saygı görüyor, toplumun beynini oluşturuyorlardı. Tanrıça’ya inanıyorlar, bitkiler ve “kocakarı ilaçları”yla hastaları iyileştiriyorlardı. Anaerkil bir hayat düzeninde, bu pek de sorun teşkil etmiyordu zaten. Ancak zamanla düzen değişti, ataerkil bir yapıya geçildi. Avrupa Hristiyan oldu, kilise en küçük birimlere kadar uzanıp onları da kendi dininden yapmak istedi. Ama her birimde başarılı olması imkansızdı. Bazı uzak köy ve kasabalarda, hala eski inançlarını sürdürmeye çalışan halka da “Pagan” yani köylü adını verdi. Paganların bu pek uzak, yabancı inançları bir tehdit unsuruydu kendi dinlerine karşı. Erkek egemen toplum nası kadını tanımaya hiç çalışmamışsa, Hristiyan toplum da eski geleneklerini bırakamayan Paganları tanımak istemedi. Bilgisizlik de, her zaman olduğu gibi korkuyu doğurdu.
Havva Şeytan tarafından tetiklenmiş, sonra da Adem’i kandırıp yasak meyveden yedirmişti. Hem Havva, Adem’in kürek kemiğinden yaratılmıştı. Yani hem kötüydü, hem zayıf. “Her birinizin birer Havva olduğunu biliyor musunuz? Tanrı’nın cinsiyetiniz üzerindeki hükmü bu çağda da hala yaşıyor, suçu da mutlaka yaşamalı. Siz Şeytan’ın kapısısınız. Yasak meyvenin mührünü açansınız: Siz ilahi kanunu ilk terkedenlersiniz. Siz Şeytan’ın saldırmaya cesaret edemediği Adem’i ilk baştan çıkaransınız...” Aziz Tertullian kadınları kastederek bunları söylemişti. “Doğası gereği, kadın, noksan ve değersizdir.” diyen Skolastizmin mimarlarından Thomas Aquinas (1225-1274), aynı zamanda kadın için “mas occasionatus”, yani “yarım kalmış erkek” sıfatını kullandı. “Kadınlar dövülmek içindir,” diyen Martin Luther ve buna benzer tüm diğer örnekler, o çağlarda kadının toplumdaki yerini açıkça anlatıyordu. Kadın zayıf, korumasız, eksik ve doğasından şeytani idi.
Eski dine olan tepki ve korku, kadınlara duyulan korkuyla birleşince tam bir felaket oldu. Kadınlardan neden korkuluyordu peki? Çünkü kadınlarda da erkekler kadar zekalarını kullanabilme potansiyeli vardı. Bastırılan bir potansiyel. Çünkü kadın, erkeğin cinsel arzularını harekete geçiriyordu ve bu kimi zaman erkeği zayıf kılıyordu. Ama erkekler zayıf olmamalıydı, bu kötü, baştan çıkarıcı yaratıklar, kadınlar birer günah keçisi haline getirilmeliydiler. 14. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da oluşacak o Toplu Histeri’nin temelleri atılmaya başlanmıştı. Doktorlardan bile daha çok rağbet görmeye başlamış olan Şifacılar aslında kötüydü. Fırtına, sel, deprem gibi istenmeyen doğa olayları bile onlara atfediliyordu. Kadın, üretken, doğurgan yapısı nedeniyle zaten hep doğayla özdeşleştirilmişti. O zaman doğada meydana gelen tüm bu kötü olaylar da onun başının altından çıkıyordu. Erkek egemenliği tehdit altındaydı. Kurban buluması lazımdı. Tedavi gücü olan bu insanlar, birden sadece kötülükle bezenmiş cadılar haline getirildi. Suçlamalar başladı. Kadınların sessiz, pasif ve itaatkar olmasını öngören bu evrensel arzu da artık sesli olarak dile getiriliyordu. Diğer kadınların ve erkeklerin işine gelmeyen, otoritelerini sarsabilecek veya eril olarak nitelendirilen yolları kullanan herkes artık birer potansiyel cadıydı. Zaten geriye dönülüp bakıldığında, 14 ve 17. yüzyıllar arasında cadıcılıkla suçlanan ve infaz edilen binlerce insanın yüzde sekseninin kadın, bu kadınların da çoğunun dul, yalnız yaşayan, arsa sahibi, orta yaşlı, toplumun gelenek ve göreneklerinden bir yerde ayrılan kadınlar oldukları görülüyordu.
Mitler, hikayeler, dedikodular gerçeğe dönünce suçlamalar da aldı başını gitti.Yargılamalar ve infazlar başladı. Malleus Maleficarum adındaki rehber kitap ise, bunca vahşetin kaynaklarından biriydi belki de. “Kadın, dostluğun düşmanı olmaktan başka nedir ki! Kaçınılmaz bir cezadan, gerekli bir şeytanilikten, doğal bir günah nesnesinden, cazip bir felaketten, hoş bir zarardan, güzel renklere boyanmış doğanın şeytanından başka nedir ki...”.... “Kadınlar zeka olarak çocuk gibidirler. Erkekten daha şehevidirler... Kusurlu bir hayvandır kadın, devamlı aldatır. Kadınlar her şeye inanmaya daha müsait olduklarından, imanı çökertmeyi amaçlayan şeytan, erkeklerden ziyade onlara yanaşır. Bu yüzden lanetli bir kadın, doğası gereği inancında daha çabuk bocalar ve dininden döner, ki bu da cadılığın temelidir...”
Cadının Çekici anlamına gelen Malleus Maleficarum, önce Şeytanın varlığını doğruluyor, sonra da Şeytana hizmetkarlık eden cadıların nasıl farkedileceğine dair bilgiler veriyordu. Kitaba göre, cadı olduğundan şüphelenilen kadının vücudun her hangi bir yerinde bir ben veya nokta varsa, bu şeytan’ın onda bıraktığı ize işaretti, yani kadının suçu kanıtlanmış oluyordu. Kadın, suçunu itiraf edene kadar işkence görmeliydi. Dahası, uygulanan işkencelerin çoğu fiziksel nitelikte ve kadının cinselliğini yok etmeye yönelikti. Kadınların çoğu işkencenin verdiği acıya dayanamıyor ve şeytanla işbirliği yaptığını, bir cadı olduğunu söylüyordu. Zaten otoritelerin de istediği buydu. Bir kez suçlanan herkesin iki seçeneği vardı; ya işkenceden ölecekti, ya da itirafta bulunup bir cadı olarak yakılacaktı. Şüphelinin cadı olup olmadığını anlamanın bir başka yolu daha vardı. Cadı olduğu sanılan kimse önce suya atılıyordu. Eğer suya batmazsa o bir cadıydı, hemen yakılmalıydı. Ama batarsa masum olduğu kanıtlanmış oluyordu. Yazık, suya batan kimsenin oradan geri çıkabildiği de görülmemişti ki!... Bu derece adil ve mantıklı (!) yargılama ve işkence yöntemlerinin sonunda ölümler hızla artmaya başladı. Artık yanlızca az önce bahsettiğim profile uyan kadınlar değil, insanların çıkarına dokunan, sinirini bozan, menfaatlerini zedeleyen herkes bu suçlamaya maruz kalma riskine sahipti. Komşu evin kızı kocama çapkın bir bakış mı attı, o bir cadıydı!... Yarın tüccar beyin karısıyla kavga ettiğim için ben de aynı şekilde suçlanabilirdim. Ve kurtuluşum bir mucize olurdu. Basit bir batıl inancın tetiklenmesi ile başlamış görünen tüm bu olaylar silsilesi, zamanla çıkar çatışmalarının, güç savaşlarının, basit oyunların bir maşası haline gelmişti.
Böyle bir kasabada, yaklaşık 130-140 kişinin tutuklanmasına, 19 kişinin asılmasına ve 1 kişinin de ezilerek öldürülmesine sebep olan tüm bu cadı avı olaylarının tetikleyicisi ise 9-11 yaşlarında birkaç kız çocuğu idi. Çocukların bakıcılığını yapan köle Tituba, boş zamanlarında, zaten evde dışarı çıkmaları yasak olan bu kızlara kehanet oyunları gösteriyor, bir bardak içindeki suya yumurta akı koymak süretiyle ilkelce oluşturduğu kristal kürelerde kızların fallarına bakıyordu. Zamanla kızlar da tüm bunlardan etkilenip, kendi aralarında Tituba’nın onlara öğrettiklerini uygulamaya başladılar. Ve ne olduysa oldu. Kızlar durup dururken saraya benzer nöbetler geçirmeye, garip sesler çıkarmaya, acı içinde eğilip bükülmeye başladılar. Nedenleri sorulduğundaysa parmaklarıyla Tituba’yı gösterdiler. Zaten halk oldum olası büyüden, cadılardan ölesiye çekiniyor, tüm bunları şeytanla ve kötülükle ilişkilendiriyordu. Kızların anormal davranışlarını da hemen büyüye bağladılar, ve Tituba’nın suçluluğuna inanmaları hiç de zor olmadı. Soruşturma başladığında, kızlar bazı isimler vermeye başladılar. İlk suçlananlar; Tituba, kocasının yokluğu zamanında ailesiyle tek başına kalan Sarah Good, ve uşağı ile evlenmeden aynı evde nikahsız yaşayan yaşlı kadın Sarah Osborne oldular. Kadınların sorguları esnasında ise küçük kızlar yine sara nöbetleri geçirmeye başladılar ve cadıların hayaletlerinin mahkeme salonunda dolaştıklarını, onlara; saldırıp tırnakladıklarını, ısırdıklarını söylediler. Tüm bunlar kızlara olan aşırı ilgiyi daha da arttırdı ve suçlamalar, kızların verdikleri isimler doğrultusunda tam gaz devam etti. Zaten, kızların tek sahip olmak istedikleri şey, dogmatik, tutucu ve misojinist toplumlarında ezildikleri dişi kimliklerini aşarak, bir nebze de olsun ilgi merkezi olabilmek idi belki de. Kızlardan birinin olayların bir son bulup durulmasından sonraki yıllarda, tüm o ayılıp bayılma hikayelerinin bir oyundan ibaret olduğunu acı bir biçimde itiraf etmesi bir yana, kızlar amaçlarına ulaşabilmiş olsalar bile, 14. yüzyıl Avrupa’sındakine benzer bir biçimde, bir sürü masum insanın ölümüne açtılar. Hatta, bir sürü masum “canlı” tabirini bile kullanmak yanlış olmaz. Evet, Salem’de cadı suçlamasıyla yargılanıp asılanlardan bir tanesi de bir köpekti!
Kaynaklar: |