YELSEFE

Kadınlar aslında modern görünüşlerinin ve feminizm ideallerinin aksine, çoğu zaman ipleri güçlü birinin eline bırakmayı, bunu kabullenecek kadar narin ve kırılgan olmayı özler ve isterler diye düşünüyorum ben. Ama bakarlar ki, ipleri bırakmak için seçtikleri kişi aslında kendilerinden daha beceriksiz, daha duyarsız, daha yetersiz, daha dar görüşlü, daha uyumsuz, mecburen bu sevdadan vazgeçip kontrolü tekrar ele almak zorunda kalırlar.

Eğer erkekler daha yeterli ve her konuda daha becerikli olabilselerdi eminim bütün kadınlar olmasa da çoğu, sırtlarını dayayıp rahat etmeyi tercih ederlerdi. O koştursun, o çalışsın, o kazansın, o ödesin tüm faturaları, o düşünsün, o versin kararları. Ama bunları erkekler yapınca, kadınlar hiçbir işin tam, hiçbir işin istedikleri gibi, hiçbir işin gerektiği gibi ve hiçbir işin en iyi şekilde yapılmadığı görünce tekrar devreye girmek zorunda kalıyorlar.

Kadınların daha üstün yaratıklar olmasının yanında sırt dayamayı, sorumluluklarından istifa edip rahat etmeyi özleyen bir kişiliğe sahip olmaları ne yaman bir çelişki… Belki tüm arayışlarının, tüm gelgitlerinin nedeni…
 

TATİL ANILARI

Bu ay Bodrum’a gittim. Yolculuğu Varan’la yaptım, aman ne kadar rahattı. Eskiden beri yolculukları severim zaten, belki de hostes olmamın nedenlerinden biri de buydu. Ama hostes olduğum dönemde yolculuklar benim için yolculuk olmaktan çıkıp mesai ya da zorunluluk haline dönüşünce işle zevki birleştirme hayali suya düştü, olayın da tadı kaçtı. Neyse dağıtmayayım konuyu, geçen aylarda, bir seminer için Antalya’ya gidecektik ve biletleri alan arkadaşım ucuz olduğu için başka bir firmayı seçmiş, çok da ucuz çok da tanınmamış bir firma değildi. Birisine üç otobüs firması sayın derseniz Ulusoy ve Varan’ın ardından muhtemelen onun adı sayılır. Şoför bütün yol boyunca sigara içti ve kokusu otobüse yayıldı, otobüsün içi morg kadar soğuktu ve ne yazık ki taşıdığı yolcular canlıydı, genel yayından iğrenç müzikler çalınıyordu. Yanımda oturan kızı reikinin yardımıyla başka yere gönderip iki koltuğu işgal etmek suretiyle yayılarak yolculuğu zevkli bir hale getirmeye çalıştım. Çantamda bulundurduğum gerekli kamp malzemesi stokumdan bir kitap okuma ışığı çıkartarak bütün yol boyunca okuyarak kendimi sigara dumanı ve rahatsız edici müzikten soyutladım.

Zaten ben bütün yolculuklarımda okurum, okurum, okurum… Bundan birkaç yıl önce arkadaşlarımla bir Kapadokya turu yapmıştık. Ben yine her zamanki gibi bütün yol boyunca burnumu kitabımın içine soktum, ne çevreyle ne de onlarla ilgilendim. O tatilin sonunda bana kibarca, “sen bir dahaki sefer gezici bir kütüphane turuna katıl istersen” dediler.

Ben yine dağıttım konuyu, Varan’la yaptığım yolculuk başkaydı. Biletimi internetten almaya çalıştım ama sayfa tam alım aşamasında hata veriyor. Bu nedenle 444’lü numaralarından arayarak kredi kartımla gecenin 2’sinde evimden istediğim sefer ve otobüse istediğim koltuğu alabildim.

Otobüs zamanında kalktı, yerleştik, koltuk araları çok geniş, önümde oturan koltuğunu yatırdığında benden o kadar uzak kalıyor ki bacaklarım sıkışmıyor ve ona cilt bakımı yapacakmış gibi dizlerimin üstüne yatmıyor.

Her 3–4 sırada bir tavanda küçük LCD ekranlar var ve çok rahat izleniyor. Koltuk ceplerinde bulunan kulaklıklar sayesinde isterseniz otobüs için hazırlanmış görüntülü bir programın sesini ya da dilediğiniz türde müzik dinleyebiliyorsunuz. Adını tam olarak anımsayamadığım, (Sonneshine-Sunshine-Günışığı olabilir), bir Macar filmi izledik. Istvan Szabo yazmış, yönetmiş. Herkesin kendi kardeşi veya kardeşinin eşiyle birlikte olmaya çalıştığı sıkı bir ensest tema yanında 1. Dünya Savaşı öncesi, sırası, sonrası, bu dönemlerde Günışığı soyasını taşıyan Musevi bir ailenin öyküsünü anlatan bir filmdi,. Ensestin yanı sıra eskrim, savaş, işkence, kamplar, Yahudi mezalimi, politika, aşk, ihtiras ve daha pek çok duyguyu işleyen bir filmdi.

Saat 24:00’ten 00:40’a kadar yemek molası verildi. 1:00’de ışıklar söndü, 1.30’da uyumuşum ki sabaha kadar da uyurdum, 4:00’te tekrar durduk. Böylece herkes uyandırıldı ve daha sonraki atraksiyonlar nedeniyle bir daha da uyunamadı.

Uyumak için sakinleşme anlarının azlığı dışında hizmet, yol, servis, ilgi, konfor kalitesi benden tam not aldı.
 

TATİL MEKANI

Aşağı Mazı-İnceyalı
Mazı taraflarında kalacak yer ararken yanlışlıkla saptığımız bir dağ yolu, bizi tabelası bile olmayan, hatta başlangıçta özel mülk sanıp köpekler tarafından kovalanmayı beklediğimiz bir yere götürdü. İki gün kaldığım halde adını ancak ayrılırken öğrendim mekânın. Butik otelin daha mütevazısı diye tanımlayabilirim Daha önce, Karaincir’de kaldığım yerin enerjisi tepeden üstüme basıyordu sanki. Her gece kabus gördüm. Hatta son gece, o gün sahilde gördüğüm ters dönmüş debelenen, karıncaların saldırısına uğramış kocaman kehribar kabuklu böcek girdi rüyama. Rüyamda o böcek kedi büyüklüğündeydi ve parmaklarımı kocaman parçalar kopararak yediği halde bir türlü elimi çekip kurtaramıyordum ondan. O motelde kalan ve çalışan insanlar, omuzları sarkmış, boyları küçülmüş, sırtları kambur dolaşıyorlardı. Herkes şişman, mutsuz, sakin ve yavaş gürünüyordu. (Yemekler harikaydı, ben de şişman dolaşanların saflarına katılıverdim hemen). İçimden en dikkat çekmeyecek giysileri giyip çirkinleşmek, sıradanlaşmak geliyordu. Sanki mutlu, neşeli, gürültücü ve hızlı olmak suçmuş gibiydi.

Oysa İnceyalı’daki yerin bahçesine adım attığım anda rahatladım. Huzurlu ve ilham veren enerjisi beni hemen kucakladı. Laptopum yanımda olmadığı, hatta yanımda not defteri bile bulunmadığı için hemen yakınlardaki bir köye gidip bir defter aldım. Kaldığım iki gün boyunca da sürekli yazdım, notlar aldım. Ağaçların altında, deniz ayağımı yalarken, cırcır böcekleri tatil sesleri çıkartıp dört tarafımda adalar ağaçlı tepelerle çevrili lacivert bir deniz varken yazdım da yazdım. Hava boğucu değildi çünkü sürekli rüzgar esiyordu tatlı tatlı. Akşamüstü bir görevli herkese akşam ne yemek istediğini soruyordu, fazla seçenek yoktu ancak balık cinsini filan söylüyorsunuz çünkü yemekler tabldot. Sabah kocaman bir kılıçbalığını kestikleri için akşam ne yiyeceğimizi biliyorduk mesela. Minicik bungalowlar var ama içi temiz, derli toplu. TV ya da klima yok, gazete bile yok. İzole bir yer, tam dinlenmek için. İnsanlar da kibar, sessiz ve huzurlu, herkes okuyordu. Üç kişinin elinde Dijital Kale vardı J Benden başka herkes belli ki oranın müdavimi. Sahibi olan muhtar, 10 yıldır her yaz düzenli gelenler olduğundan söz etti. Bize ancak 2 gece için yer bulabildiler. 1-2 İtalyan, 3-4 tane de Türk aile vardı. Zaten kapasite bu kadar. Minicik bir iskele, minik bir sahil şeridi, yukarıda, setin üstünde ağaçların altında masalar, tahta şezlonglar. 1975 yılında açılmış ama son 17 yıldır işletmeyi babasında devralan muhtar Mehmet Taş işletiyor. Bahçedeki ağaç 46 yıllıkmış ama toprak o kadar sulak ki ağaç neredeyse dev bir baobaba dönmüş.

Gece gençler çarşaflara sarınarak Herkül’lü Sezar’lı bir oyun sergilediler. Anne ve babalar da gülerek izledi. Birbirlerinin dillerini anlamayan Türk ve İtalyan gençlerin ortak yapımı… Oraya tekrar gideceğim. Bu kez laptop ve daha çok kitapla. (Tatilde kitaplarım çok çabuk bittiği için sürekli nöbetçi kitapçı aramak ve en kalın kitapları seçmek zorunda kaldım. )
 

FİLMLER

Belleville Rendez-vous
Fransız çizgi filmi. İzlesin diye babama verdiğim için çizerini, yazarını buraya aktaramıyorum, ne de süresini. Büyükannesiyle yaşayan küçük bir çocuğun yalnız ve mutsuz dünyasını anlatarak başlıyor film. Babası da bisikletçi olan bu tombul çocuk, genlerinde bulunan bisiklet aşkının yüzeye çıkmasıyla yaşam tarzını değiştirir. Kırılgan ve yaşlı görünümlü büyükanne birdenbire deneyimli bir antrenöre dönüşür ve üç tekerlekli minik bisikletten yarış bisikletine, tombul ufaklıktan bacak kaslarıyla çeliği eğebilecek hale doğru gelişme gösteren torununu, ıslıkla tempo vererek kar kış, yağmur çamur, iniş yokuş demeden milli bisiklet yarışına hazırlar. Zaten ne olursa o yarışta olur ve torunu kötü adamlar bisikletçi tüccarlar tarafından Belleville’e kaçırılır. Büyükannenin koca gemiyi küçük bir kayıkta kürek çekerek açık denizlerde takip etmesinin ardından büyükanne ile torununun birbirlerinde ayrı olarak yaşadıkları Belleville maceraları başlar.

Büyükannenin hayatının bir noktada kesiştiği eski yılların ünlü rövü yıldızları olan üç kız kardeşin müzikleri dansları, kurbağalara olan düşkünlükleri filmin geri alınıp tekrar izlenebilecek bölümlerinden.

Fransız kültürünü ve eski, çizgi filmleri seviyorsanız kaçırmamanız gereken bir film.
 

Duplex
Ben Stiller, Drew Barrymore
Genç bir karı koca, Brooklyn’de keselerine uygun bir duplex bulurlar. Tek sorun bu dairenin üst katında yıllardır kiracı olarak oturan 95 ile 105 yaş arasında olduğu tahmin edilen dünyalar tatlısı, kibar bir hanımdır. Çiftin daireye taşınmasıyla birlikte olaylar da başlar. Emlakçı, kiracının çıkarılamayacağını ama sağlığı kötü olduğu için yakın bir zamanda öleceğini eve evin tümünün onlara kalacağını söyler. O tonton yaşlı teyze, geceleri televizyonun sesini sonuna kadar açmakla başlayan işkencelerini her gün dozu biraz daha artarak dayanılmaz boyutlara vardırır.

Filmi ben çok beğendim, neden mi? O tonton yaşlı teyzenin aynısından bende de var. Bir süredir birlikte yaşıyoruz ve bu işkencelerin bir kısmından hatta daha fazlasından bizzat ben de nasibimi aldım. En son örneği vereyim, dolabı açtığımda kafama düşsün diye, sadece benim kullandığım bir dolabın tepesine metal tepsi gibi bir şeyler koymuş. Her kapağı açtığımda biraz daha öne geldi ama düşmedi. Bunun tehlikeli olduğunu, oradan kaldırılması gerektiğini söyledim, kimin koyduğunu bilmiyormuş gibi şaşırarak ilgiyle dinleme numarası yaptı. Ben mutfaktan çıkıp odama gittiğimdeyse dolap kapaklarının açılıp kapanma seslerini duydum. Sonra da bir gümbürtü koptu. Neden hala kafama düşmediğini anlamak için araştırma yaparken onun kafasına düşmüş…
 

Audition-Ölüm Provası
Yön. Takeshi Miike-2000 
Kelimeler yalan üretebilir, acıya güvenebilirsiniz.  Japonlar da filmcilikte acıya ve korkuya güvenmeye karar vermişler. Bu yıl ne kadar Japon filmi izlediysem hepsi şiddet ve korku öğeleri içeriyordu. Ringu, Dark Water, The Eye (bu film Çin’den ama fark etmez), Battle Royale 1 ve 2 ve daha bir sürü film. 

Eski Japon ve samuray filmlerinde kan gösterilmezdi, artık öyle mi… vıcık vıcık kan her yer.

Ölüm Provası’nda dul bir adam kendisine ikinci bir eş arıyor, bir filmde oynatacak artist arıyormuş gibi “audition” yaparak. Sonunda seçtiği, hep beyazlar giyen, masum yüzlü, melek gibi bir kız. Tabii işler kısa sürede değişiyor ve ilk yarısı son derece durgun olan film, kızın bir canavara dönüşmesiyle adeta bir işkence filmi haline geliyor. O kadar iğrenç sahneler vardı ki bazı yerlerine bakmayı midem kaldırmadı.
 

Orlando’yla Eric
Bu aralar hangi filmi izlesem, nereye baksam içinden ya Orlando Bloom çıkıyor ya Eric Bana. Hatta bazı filmlerden ikisi birden çıkıyor ki en çok buna şaşırdım, Truva’da ikisinin de oynadığını hepimizi biliyoruz. Birisi zavallı Paris’i oynarken diğeri de güçlü Hector rolündeydi. Ama ya Black Hawk Down? Aslında itiraf etmem gerekirse Bana’yı hemen tanıdım ama Bloom’u filmde fark etmedim, sonra filmografisine bakarken görünce şaşırdım. 

Birisi 1968 (çok iyi yıldır, kendimden biliyorum), diğeri 1977 doğumlu, ikisi de benim fiziksel beğenilerime uymuyor, olaya Achilles’i katarsak ki adam 1963 doğumlu olmasına rağmen ikisini de ezip geçer bence.

Yakın zamanda Bloom ve Bana klasik olacaklar gibi…  Bana, Melbourne Avustralya, 9 Ağustos 1968, Bloom, 13  Ocak 1977 Canterbury, Kent, İngiltere doğumlu. Bana, “Nemo’yu bulmak” adlı çizgi filmde bile var, değişik karakterleri seslendirmiş. Diyorum ya bu aralar her yerden çıkıyorlar diye…

Eric Bana, Troy’da Hector, Hulk’ta Bruce Banner, Finding Nemo’da ses olarak Anchor ve başka karakterler, The Nugget’ta Loto, Black Hawk Down’da SFC 'Hoot' Gibson, Chopper’da, Mark Brandon 'Chopper' Read ve The Castle filminde Con Petropoulous rollerinde oynamış.

Orlando Bloom’a gelince, o da, Pirates of the Caribbean, Karayip Korsanları’nda, Will Turner, Troy’da Paris, Lord of The Rings, The Return Of The King, Kral’ın Dönüşü filminde Legolas, Ned Kelly’de Joe Byrne, Lord of the Rings: The Two Towers, İki Kule’de) Legolas Greenleaf, Black Hawk Down’da, Pfc. Todd Blackburn, Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring, Yüzüklerin Kardeşliği)’nde Legolas Greenleaf ve Wilde filminde) Rentboy’u canlandırmış.

 

KİTAP
 

Beşpeşe

Metis Edebiyat’ın bastığı, Konsept ve tasarımının Bülent Erkmen’e ait olduğu 676 sayfalık (ki sadece sağ sayfalar yazılı, sol sayfalar boş) bir kitap. Yazarı ise, işte işin ilginç tarafı da bu, kitabın bir değil beş yazarı var: Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür. Bu sıralamayla yazmışlar, Zehra’nın hikayesini.
 

Giriş kısmını yapan Mungan, biraz dağınık da olsa güzel bir başlangıç yaparak konuyu başlatmış. Ardından sözü Faruk Ulay almış, itiraf etmem gerekirse kendisini ilk defa okudum. Düzgün ve akıcı bir anlatımı var, sadece tarzı mı böyle bilmiyorum ama Hürriyet Oto ekindeki Rüzgarın Kızı’nın motosiklet yazılarına benzeyen bir tür kullanmış. Yazıda geçen tüm karakterlerin arabalarını, marka ve modelleriyle birlikte 100 km.ye kaç saniyede çıktıklarına kadar teknik detaylarla veriyor, tabii bu da 3-5 tane okuduktan sonra itici gelmeye başlıyor.

 

Sonra sözü Elif Şafak alıyor ki onun yazımını ben hiç beğenmedim. Süslü püslü bir ifade, modern sözcüklerle eski Türkçe’yi karıştırarak yapılan bir “ben hepsine vakıfım, kelimelerle ne güzel oynuyorum” tarzı, uzun uzun cümlelerle Rus yazarlarıyla boy ölçüşme abartısı gibi noktalar bana neden Türk yazarlarını okumayı çok sevmediğimi anımsattı. Ve sonra Celil Oker geliyor ve durumu kurtarıyor. Olay hemen hızlanıyor, kurgu değişiyor, çerçeve belirleniyor, her şey bir anlam kazanıyor. Aikidocu olduğu için de yazdıklarına ayrıca ilgi duyup kitaplarını okurum zaten.  Ve ardından büyük usta geliyor, Pınar Kür. Onun için yorum yapmaya bile gerek yok, kendisinden beklendiği gibi konuyu çözümlemiş, toparlamış, her şeyi yerli yerine oturtmuş ve olaya son noktayı koymuş. Ellerine sağlık, hepsinin. Yazarların sıralaması da bence çok doğru olmuş.

 
 

Mutfak Sırları

Aşçılık dünyasından mahrem maceralar

Oğlak Yayınları, Yemek-Anı, 292 sayfa

Yazan : Anthony Bourdain

Çeviri : Dost Körpe

 

Anthony Bourdain, bu kitapta, aşçılık dünyasının hakikaten bilinmeyen taraflarını, bulaşıkçılıktan şefliğe uzanan bir hayatı paylaşmış okuyucuyla. Mahrem kelimesi, kitabın 27–28. sayfalarında anlattığı, şef olmaya neden karar verdiğinin açıkladığı anısıyla anlam kazanıyor. Buraya o kısmı almayı tercih etmiyorum.

Seks, uyuşturucu, küçük kaçamaklar, küfürlü mutfak jargonu ile geçen 25 yıllık bir hayata dair öyle ilginç anılar var ki… Mesela daha acemiyken Mario’nun mutfağında yoğun bir günde sote tavasını ateşten alırken elini yakıyor, tabii o acıyla tava elinden düşüyor ve koca bir “osso buco milanese” siparişi yerlere saçılıyor. Eli anında su topladığı için şefi Tyrone’dan yanık ilacı ve yara bandı isteme cüretini gösteriyor. Bunun üzerine Tyrone kendi kabarcıklar, yaralar, yanık izleri, nasırlarla dolu, adeta bir bilim kurgu canavarına benzeyen ellerini Anthony’nin burnuna sokuyor. Sonra gözlerini ondan ayırmadan, elini ızgaranın altına sokup, sıcak, sapsız bir tavayı tutup çıkartarak önüne bırakıyor, gözünü kırpmadan.

 

Bourdain, yemek yerken kaçınılması gereken şeyleri de anlatıyor kitabında, vitrininde “Suşi’de İndirim” yazan bir restoran görürseniz uzak durulmasını öğütlüyor, çünkü bu yazı aslında ucuz suşi veya bayat suşi anlamına geliyormuş. Pazartesi günleri balık yememek gerektiğini çünkü bu balıkların Perşembe veya en iyi ihtimalle cumadan kalmış olacağını anlatıyor. Özellikle soslu spesiyaller ve brunchlar kesinlikle kokmuş bayat balıkları saklamak için yapılırmış.

 

Soslu brunch yemekleri, önceki günlerden kalan yemeklerin ve artıkların ziyan olmaması için başvurulan bir yöntemmiş. Vinaigrette soslu yani “en vinaigrette” yemekler, saklanmış manasına gelirmiş. Hele Hollandaise sos en beteri! Yumurta sarısı ve eritilmiş tereyağı ile yapılan bu sosun sabit tutulması gereken ısı, bakterilerin en sevdiği ısı olduğu için, sadece yapıldığı anda yenmesi sağlıklı olurmuş.  Ama genellikle aşçıbaşılar bunu önceden yapıp saklarlar, sipariş üzerine taze olarak hazırlamazlarmış. Ayrıca çoğu yerde bu iş için kullanılacak olan tereyağı, müşterilerin masasına servis edilip, kullanıldıktan sonra artan kısmının izmarit, kül ve ekmek parçalarından süzülerek eritilmesiyle elde edilirmiş.  Bir çeşit recycling J aslında!

 

Tuvaleti kirli olan bir yerde yemek yememek gerektiğini söylüyor ünlü şef; tuvaletin temiz tutulması mutfağa oranla daha kolay olduğuna göre, bunu beceremeyen bir işletmenin kim bilir mutfağı nasıldır, onu da siz düşünün diyor. Aynı mantık oturmuş orasını burasını kaşıyan, karıştıran aşçılar ve uykudan yeni uyanmış gibi görünen garsonlar için de geçerli. Bir insan dışarıda nasılsa mutfakta daha beterdir, elemanını temiz tutamayan yemeğini de tutamaz diye anlatıyor.

 

Tavuk için de pek iyi konuşmamış şefimiz, tavuğun pis olduğunu, kendi dışkısını yediğini ve iş çıkışı saatlerindeki metro gibi kalabalık yerlerde sıkış tıkış yaşadıklarını bu nedenle de çok mikroplu olduklarını ve restoranlarda diğer gıda maddelerine de pislik bulaştırdıklarını anlatıyor. Vejetaryenler hakkında da pek hoş şeyler söylemeyen Bourdain, genel ipucu olarak şunu vermiş: Kalabalık yerlerde, çok istenen şeyleri sipariş edin. Sinek avlayan bir restorana girip, mönünün kıyıda köşede kalmış, garip isimli bir yemeğini asla yemeğe kalkmayın. Çok satılan yemekler hem taze, hem de iyi demektir.

Tokyo’da sipariş verirken kullandığı yöntem ise çok basit: parmakla yan masayı göstererek “onun yediğinden istiyorum” demek.

 

Kitapta, “Profesyoneller gibi yemek yapma yolları”, “et hakkında bildiklerim”, “yeni başlayanlara öğütler” gibi başlıklar altına toplanmış çeşitli konular var.

 

Başı çok eğlenceli ve sürükleyici, sonlara doğru hafifçe uzatılmış hissi veren bir anı kitabı.

 

 

Dijital Kale

Dan Brown’ın ardı ardına çıkan 3. kitabı. İkinci kitap olan Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresinin ardından yine zevk ve hızla okunmasına rağmen, ‘ilki sattı bu da satar’ mantığıyla yazılmış bir tekrar gibiydi bana göre, yani tarz aynı tarz ama yeterince ilginç konu kalmamış gibi. Ben çok sevdim yine de. Bir günde okudum, ilki gibi.

 

Üçüncü kitap bence en kötüsü, Dijital Kale! Bu kitabı da otobüste başlayıp tatilin ilk günü bitirdim ne yazık ki. Ne yazık ki diyorum çünkü kalın diye, okuması uzun sürer diye almıştım yanıma ama hemen bittiği için işe yaramadı.

 

Bu sefer bilgisayar dünyasına gitmiş Dan Brown, kırılamayan kodlar, teknoloji casusluğu, virüsler, böcek ve solucanlar, hainler, her zamanki gibi kriptologlar ve dilbilimcileri yazmış. Örgü örgü iç içe geçen yazımı ve sonunda klasik, güvenilmeyenin masum, en güvenilenin de suçlu olduğu sona ulaşılıyor. Alıştık artık Dan Brown’a, ne yazsa alıp okuyacağız mecburen.

 

Tıpkı yıllardır benim için Stephen King, Dean R. Koontz, Robin Cook, James Patterson ve Mary Higgins Clark’ta olduğu gibi…

 
 

Laura

Peter Freund

Ithaki Yay. 491 sayfa

 

Laura dizisinin ilk kitabı Aventerranın sırrı fantastik bir dünyada, Aventerrada geçiyor. Karanlık güçlerin bu gezegenden çaldığı ilham kasesi yüzünden bu masalsı yaratıklar sonsuz bir mücadelenin içine hapsolurlar. Bu kaseyi Av. Ya geri götürmek için seçilen kişi ise Laura Leander’dır.

 

Bu kitabı kalın olduğu için ve fantastik kurgu olduğu için Turgutreis’teki bir kitapçıdan aldım. Çocuk kitabı olduğu belliydi ama Harry Potter da öyle. Eğlenerek okudum. Zaten yazılar büyük olduğu için çabucak bitiyor. Aslında kitabı okuması gerekenler fantastik kurgu türüne alıştırmayı planladığınız çocuklarınız. Güzel bir giriş olur. Basit bir kurgu, basit bir kurgu, basit kahramanlar, ama fantastik dünyanın fikrini veriyor.

 

 

 

İçimizdeki Güç-Laura Day

 

İçgüdüsel Güçlerinizi Keşfetme ve Kullanma Yolları
Remzi Kitabevi, 207 sayfa (Çeviri: Ayşegül Çetin?

 

Kitabın yazarı, Laura Day, 10 yıldır “6. duyuyu geliştirme ve kullanma” dersleri veriyor, danışmanlık yapıyor, New York’ta yaşıyor.

 

Kitabın bölüm başlıklarından bazıları şöyle:

6. duyu gelişiminde 7 aşama

6. duyumu nasıl geliştiririm

6. duyunuzdan nasıl yararlanabilirsiniz?

Soru sorma sanatı

Her şeyi zaten biliyorsunuz

Rastlantı diye bir şey yoktur

6. duyu neden bildiğinizi bilmeden bilmektir

6. duyunuzun dilini anlamak

6ç duyunuzun dili: zaman simgeleriniz

6. duyunuzun dili: evet/hayır yanıtları

6. duyunuzu nasıl kullanırsınız

5 dakikada istediğimiz kişiyi özel medyumunuz yapabilirsiniz.

 

Yazara göre, 6. duyuyu kullanmanın 7 aşaması var:

Açılma

Farkına varma

Oyun oynama

Güvenme, kaydetme

Yorumlama

Bütünleme

 

Soru sorma sanatı hakkında uzun uzun açıklamalar yapıyor kitap. Yanıltıcı sorulara değinmiş, örneğin  “yarın yağmur yağacak mı?” sorusu…

 

Eski Yunan’da dünyayı fethetmeye hazırlanan güçlü bir kral, Delfi tapınağındaki kahine büyük bir zafer kazanılıp kazanılmayacağını sormuş, kahin olumlu yanıt vermiş.

Kahin haklı çıkmış, büyük bir zafer kazanılmış ama kazanan düşman ülkenin kralı olmuş.

BU nedenle, yağmur sorusunun soruluş biçimi de yanıltıcı, çünkü yarın mutlaka yağmur yağacak, dünyanın herhangi bir yerine.

 

Doğru sorulan bir sorunun zaten yarı yarıya yanıtlanmış sayılacağını söylüyor kitap. “Kötü soru, öğrenmek istediğinizden farklı bir şey soran sorudur, ya anlamı açık değildir ya da bir kaç değişik şekilde yorumlanabilir.” diyor Day.

 

İyi sorularda bulunması gereken 3 özelliği şöyle özetlemiş: Sorunun kesin, yanılgıya yer vermeyen, bir anlamı olmalı; basit olmalı, bileşik değil; hakkında bilgi edinmek istediğiniz konuyla doğrudan ilintili olmalı.
 

6. duyusunu geliştirmek isteyenlere basit anlatımlı bir başvuru kitabı.

 

 

Hıncal

Uluç, Da Vinci Şifresi’nin sonunu beğenmemiş. Koşu bandı kitabı olarak çok sürükleyici bulmuş da sonu fos çıkınca hayal kırıklığına uğramış. “Hepimizin bildiği şeylerdi” diyor. Katil Albus Dumbledore mu çıksa şaşırıp beğenecekti? Artık kitabı bitirdiğine göre koşu bandı kitabı olmak misyonundan emekli ederek artık step tahtası olarak kullanabilir. Hatta Melekler ve Şeytanlar’la Dijital Kale’yi de okursa, yeterli uzunlukta bir step tahtası oluşturabilir kendine.

 

Hedefi “hepimizin bilmediği” şeylerle sona eren kitaplar okumak olduğuna göre, Meydan Larousse daha da yükseğe kaldırır.

 
 

Reklamlar

Alışveriş arabası çarpmasın diye kendini arabasının önüne atan adam…

Arabasının üzerine düşmesin diye camdan sarkan adamın altından çeken kadın ve arabasını etrafında köpekbalıklarının dolaştığı bir adacıkta saklayan adam…

Toyota Yaris ve Volkswagen reklamları. Benzer geldi mi bunlar da?

Artık reklamlar giderek birbirinden ilham alır hale geliyor sanki. Yaratıcı beyinler mi azalıyor yoksa tembellik ve olanı kullanmak daha mı cazip geliyor.

 Evy Baby’de bir bebeğin bir diğerinin poposunu (temizdir umarım) öptüğü sahneyi sevmiyorum.

 
 

MÜZİK


Kıraç

Tatilde arabada çalıyordu. Kim olduğunu bilmiyordum, ses Cem Karaca’ya benziyor, müzikse… Bence bir şeye benzemiyor. Ne sözlerde bir özellik var, ne müzikte, ne de orkestrada. Kaset bitene, müzik durana kadar fenalık geçirdim. Hatta böyle bir albümü yapmayı hangi plakçı kabul etmiş, kim alır vb. sitemlerde bulununca kasetin sahibi hemen savunmaya geçti ve ateşli bir tartışma oldu. Ben de fikrimi savunmak için aynen şöyle söyledim: “Bu kaset, dinlerken, bende aynen bu hissi uyandırdı: Hani elinde gitarıyla yaz tatilinde kumun üzerine oturan gençler vardır ya, “size şimdi kendi bestemi seslendireceğim” diye başlar çalıp söylemeye, duşta yazılmışa benzeyen uyduruk sözlerle A’sı B’sini tutmayan parçaları. Dinleyenler de zoraki gülümsemeyle içlerinden “hadi kardeşim, bitir şunu da bildiğimiz bişiler çal artık yeter, fenalık geldi” diye geçirirler içlerinden bir yandan nezaketle gülümserken. Tabii kim bunu dinler, kim alır vs. deyince de alan kişinin egosu dile geldi.


Candan Erçetin

Kadın artık işi çözdü, ne yapsa ne söylese satacak. Melodiler, sözler, altyapı, hepsi tamam. Matematik formül gibi çalışıyor sistem. Yaptıklarının kulakta kalmaması, beğenilmesi mümkün değil. Trakya, Balkan ezgileri, oryantal etkiler, akılda kalıcı sözler… Her şey iyi, görüntü hariç. Candanı dinlerken keşke hiç görmeseydim düşüncesi beliriyor aklımda, o zaman şarkıları dinlerken daha çok etkilenirdim gibi geliyor. Görüntüsü, çizdiği imaj o denli soğuk ki Candan’ın, “bana kedi dedi, ben özlemedim ki seni, kedi özledi” sözlerini duyunca ne yapayım bir türlü yakıştıramıyorum ona. Şarkıya yazık olmuş, keşke daha şirin, kedili cilveleri kendine yakıştıracak biri söyleseydi diyor insan. Kanepede ayaklarını altına almış (ayaklarını canlandırmak kolay, o pek de küçük ve sevimli olmayan ayaklar her konserde başrolde olduğundan), başını sevgilisine dayamış “kedine sarılsana, kedicik acıkmış” filan gibi cilveler yaptığı geliyor gözümün önüne, kavram çatışması oluyor içimde… Röportajları o kadar kuru, o kadar boş, o kadar duygudan yoksun geliyor ki bana… Biraz daha halka karışsa, insan içine çıksa, konuşsa, tanıtsa kendini daha yakın gelecek belki o ve sözleri bana. Candan Erçetin’in derisi soyulsa altından çipleri görünecek sanki, bende o denli mekanik bir izlenim oluşmuş. Bir dönem kliplerinde bile kendisinden başka kimse olmayacağını söylüyordu da sonra bütün Beyoğlu ahalisini aldı arkasına, otobüstü, piknikti derken hiç değilse figürasyon kullanmaya başladı. Neyse işte, konserlerinde bile çıplak ayakla, kontes kıyafetleri içinde zıplayıp hoplayıp cüssesiyle dekorları ve sahneyi sarsarken içimde bir his oluyor, sanki her an birisi “tamam Candan, kendine gel, geç yerine, yeter zıpladığın” diyecek o da oturup ana haber bülteninin sunacakmış gibi… Bir de yabancı bir yayın organında onu tanıtırken Türkiye’nin Kylie Minoque’u demişler… Sadece o değil tabii bende soğuk kadın hissi uyandıran. Muazzez Ersoy da var mesela, ya da müzikçi olmasın Zeynep Tunuslu var…

 

YOL ARKADAŞI ya da AYNA

Boşuna dememişler bir insanı ya alışverişte ya da yolculukta tanırsın diye… Ben daha da ileri giderek bu sayede kendini de daha iyi tanırsın deme cüretini göstereceğim zira bende öyle oldu. Bazı konularda titiz olduğumu bu yolla öğrendim. Ya da başkalarının pasaklı olduğunu!

Tatilde havluların geniş kullanım şekillerini etüt etme fırsatı buldum. Sonra odanın, özellikle yatağın da kullanım şekillerini inceleyebildim bu vesileyle. Bir kere yatak asla boş olmamalı, şarj aletleri (bu konuya sonra değineceğim), 2–3 gün boyunca her gün beşer tane alınmış, yarısı okunmuş yarısına bal damlamış, yarısı kumlu gazeteler, giyilip atılmış gömlekler, şortlar, ıslak mayolar, kirli çamaşırlar, kirli ve ıslak, tortop edilmiş havlular yatakta öbek öbek yığılı durumda bulundurulmalı. Yatağa yatılınca onlar nasıl olsa bir zaman sonra kayarak, düşerek bir şekilde yatağı terk ediyorlar…

Bu konuyu aslında daha detaylı yazmıştım ama sonradan... öhhmmm, nedense vazgeçtim o şekilde yayınlanmasından :-) o nedenle suya sabuna dokunmadan kısa geçiyoruz.

Oldum olası şu “şarjım bitti” olayını anlayamamışımdır. Telefonların ekranında şarj göstergesi yok mudur, belirsiz bir süresi mi var bu şarjın da birdenbire bitiveriyor. Adamın milyarlık telefonu var, kameralı, kıpraşımlı, oyuncaklı, solungaçlı ama şarjı yok, konuşamıyor! Her cep telefonu alana yanında bir de şarj aleti vermiyorlar mı? Tamam, şimdi bir hesap yapalım, her telefonu olanın en az bir tane de şarj aleti var. Güzel, bu kişilerin her gece ya da günün herhangi bir saatinde 4 ile 9 saat arasında uyuduklarını biliyoruz. Uyudukları yer de elektrik olmayan bir çadır olmadığına göre bir telefonun şarjı nasıl bitebilir? Koy uyumadan önce şarja, sorun yaşama… Bu kadar zor mu bu? Etrafta sürekli böyle cümleler duyuyorum:

“Çabuk konuş şarjım bitiyo!” ;
“Pardon, arayamadım şarjım bitti”

Tuvalet de ayrı bir konu, Odada biri varken ben asla tuvalete gidemem. Değil daha büyük patırtılar, şırıltının bile duyulabileceği fikri beni çıldırtıyor. Yalnız kalana kadar tutarım, gerekirse taş kesilir ölürüm daha iyi.

“Sen önden git istersen, ben gelirim birazdan”, “Yok ben beklerim”;
“Ben bi odaya gideyim, sen gelirsin sonra”, “Dur bekle ben de geliyorum zaten”.
Hay canın çıksın…

Sonra işin yoksa kasıl kal ya da suyu, duşu, musluğu, gürültü yapan ne varsa hepsini aç, öksüre, şarkı söyleye işkence çek. Zaten tatilde yol, değişik yemekler, iklim değişikliği gibi etkenler insanın tüm dengesi bozuyor… Bence her tuvalete gürültü yapan bir şeyler konmalı. Radyo, elektrik süpürgesi, saç kurutma makinesi, televizyon… Ya da en iyisi herkes ayrı odada kalsın.

İskelede otururken acilen odaya gitmem gerektiğini hissettim. Yerimden kalktım ve...

"Nereye"
"Odaya"
"Ne yapmaya?"
İçimden düşünüyorum, ne bahane bulsam diye, bulamadım,
"Bişi alıcam"
"Ne alıcaksın?"
La havle... yahu gitmem gerek, acilen, yalan söylemeye mecbur ediyorlar insanı.
"Ben şimdi gidiyorum, gelince görürsün"
"Alla alla çok merak ettim şimdi, nedir bu söylemediğin şey"
Ve geri dönüş, ne yazık ki bir şey almayı unutmuşum odadan. İskelenin ortasında anımsadım, ellerime bakıyorum, bomboş, sadece anahtar var.
"Ne aldın"
"..."
"Gözlük mü?"
"Şeyyy"
"Yok o vardı galiba, ne aldın?"

En sonunda söyledim, dayanamadım. Ve tatilin geri kalan kısmı ve dönüş yolunda bütün geyik bu oldu.
"Şu benzincide odadan bişi alalım mı?
"Yemek yerken odadan da bişi alırız"
"Feribotun bişi alma odası temiz midir?


Demiş Kİ

Sular  yükselince, balıklar karıncaları yer..
çekilince de karıncalar balıkları...
Kimse bugünkü  üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir...
Çünkü kimin kimi yiyeceğine..
"SU" karar verir...