YELSEFE Kadınların daha üstün yaratıklar olmasının yanında sırt dayamayı, sorumluluklarından istifa edip rahat etmeyi özleyen bir kişiliğe sahip olmaları ne yaman bir çelişki… Belki tüm arayışlarının, tüm gelgitlerinin nedeni… TATİL ANILARI Bu ay Bodrum’a gittim. Yolculuğu Varan’la yaptım, aman ne kadar rahattı. Eskiden beri yolculukları severim zaten, belki de hostes olmamın nedenlerinden biri de buydu. Ama hostes olduğum dönemde yolculuklar benim için yolculuk olmaktan çıkıp mesai ya da zorunluluk haline dönüşünce işle zevki birleştirme hayali suya düştü, olayın da tadı kaçtı. Neyse dağıtmayayım konuyu, geçen aylarda, bir seminer için Antalya’ya gidecektik ve biletleri alan arkadaşım ucuz olduğu için başka bir firmayı seçmiş, çok da ucuz çok da tanınmamış bir firma değildi. Birisine üç otobüs firması sayın derseniz Ulusoy ve Varan’ın ardından muhtemelen onun adı sayılır. Şoför bütün yol boyunca sigara içti ve kokusu otobüse yayıldı, otobüsün içi morg kadar soğuktu ve ne yazık ki taşıdığı yolcular canlıydı, genel yayından iğrenç müzikler çalınıyordu. Yanımda oturan kızı reikinin yardımıyla başka yere gönderip iki koltuğu işgal etmek suretiyle yayılarak yolculuğu zevkli bir hale getirmeye çalıştım. Çantamda bulundurduğum gerekli kamp malzemesi stokumdan bir kitap okuma ışığı çıkartarak bütün yol boyunca okuyarak kendimi sigara dumanı ve rahatsız edici müzikten soyutladım. Zaten ben bütün yolculuklarımda okurum, okurum, okurum… Bundan birkaç yıl önce arkadaşlarımla bir Kapadokya turu yapmıştık. Ben yine her zamanki gibi bütün yol boyunca burnumu kitabımın içine soktum, ne çevreyle ne de onlarla ilgilendim. O tatilin sonunda bana kibarca, “sen bir dahaki sefer gezici bir kütüphane turuna katıl istersen” dediler. Ben yine dağıttım konuyu, Varan’la yaptığım yolculuk başkaydı. Biletimi internetten almaya çalıştım ama sayfa tam alım aşamasında hata veriyor. Bu nedenle 444’lü numaralarından arayarak kredi kartımla gecenin 2’sinde evimden istediğim sefer ve otobüse istediğim koltuğu alabildim. Otobüs zamanında kalktı, yerleştik, koltuk araları çok geniş, önümde oturan koltuğunu yatırdığında benden o kadar uzak kalıyor ki bacaklarım sıkışmıyor ve ona cilt bakımı yapacakmış gibi dizlerimin üstüne yatmıyor. Her 3–4 sırada bir tavanda küçük LCD ekranlar var ve çok rahat izleniyor. Koltuk ceplerinde bulunan kulaklıklar sayesinde isterseniz otobüs için hazırlanmış görüntülü bir programın sesini ya da dilediğiniz türde müzik dinleyebiliyorsunuz. Adını tam olarak anımsayamadığım, (Sonneshine-Sunshine-Günışığı olabilir), bir Macar filmi izledik. Istvan Szabo yazmış, yönetmiş. Herkesin kendi kardeşi veya kardeşinin eşiyle birlikte olmaya çalıştığı sıkı bir ensest tema yanında 1. Dünya Savaşı öncesi, sırası, sonrası, bu dönemlerde Günışığı soyasını taşıyan Musevi bir ailenin öyküsünü anlatan bir filmdi,. Ensestin yanı sıra eskrim, savaş, işkence, kamplar, Yahudi mezalimi, politika, aşk, ihtiras ve daha pek çok duyguyu işleyen bir filmdi. Saat 24:00’ten 00:40’a kadar yemek molası verildi. 1:00’de ışıklar söndü, 1.30’da uyumuşum ki sabaha kadar da uyurdum, 4:00’te tekrar durduk. Böylece herkes uyandırıldı ve daha sonraki atraksiyonlar nedeniyle bir daha da uyunamadı. Uyumak için sakinleşme anlarının azlığı dışında hizmet, yol, servis, ilgi, konfor kalitesi benden tam not aldı. TATİL MEKANI Gece gençler çarşaflara sarınarak Herkül’lü Sezar’lı bir oyun sergilediler. Anne ve babalar da gülerek izledi. Birbirlerinin dillerini anlamayan Türk ve İtalyan gençlerin ortak yapımı… Oraya tekrar gideceğim. Bu kez laptop ve daha çok kitapla. (Tatilde kitaplarım çok çabuk bittiği için sürekli nöbetçi kitapçı aramak ve en kalın kitapları seçmek zorunda kaldım. ) FİLMLER Belleville Rendez-vous Büyükannenin hayatının bir noktada kesiştiği eski yılların ünlü rövü yıldızları olan üç kız kardeşin müzikleri dansları, kurbağalara olan düşkünlükleri filmin geri alınıp tekrar izlenebilecek bölümlerinden. Fransız kültürünü ve eski, çizgi filmleri seviyorsanız kaçırmamanız gereken bir film. Duplex Filmi ben çok beğendim, neden mi? O tonton yaşlı teyzenin aynısından bende de var. Bir süredir birlikte yaşıyoruz ve bu işkencelerin bir kısmından hatta daha fazlasından bizzat ben de nasibimi aldım. En son örneği vereyim, dolabı açtığımda kafama düşsün diye, sadece benim kullandığım bir dolabın tepesine metal tepsi gibi bir şeyler koymuş. Her kapağı açtığımda biraz daha öne geldi ama düşmedi. Bunun tehlikeli olduğunu, oradan kaldırılması gerektiğini söyledim, kimin koyduğunu bilmiyormuş gibi şaşırarak ilgiyle dinleme numarası yaptı. Ben mutfaktan çıkıp odama gittiğimdeyse dolap kapaklarının açılıp kapanma seslerini duydum. Sonra da bir gümbürtü koptu. Neden hala kafama düşmediğini anlamak için araştırma yaparken onun kafasına düşmüş… Audition-Ölüm Provası Eski Japon ve samuray filmlerinde kan gösterilmezdi, artık öyle mi… vıcık vıcık kan her yer. Ölüm Provası’nda dul bir adam kendisine ikinci bir eş arıyor, bir filmde oynatacak artist arıyormuş gibi “audition” yaparak. Sonunda seçtiği, hep beyazlar giyen, masum yüzlü, melek gibi bir kız. Tabii işler kısa sürede değişiyor ve ilk yarısı son derece durgun olan film, kızın bir canavara dönüşmesiyle adeta bir işkence filmi haline geliyor. O kadar iğrenç sahneler vardı ki bazı yerlerine bakmayı midem kaldırmadı. Orlando’yla Eric Birisi 1968 (çok iyi yıldır, kendimden biliyorum), diğeri 1977 doğumlu, ikisi de benim fiziksel beğenilerime uymuyor, olaya Achilles’i katarsak ki adam 1963 doğumlu olmasına rağmen ikisini de ezip geçer bence. Yakın zamanda Bloom ve Bana klasik olacaklar gibi… Bana, Melbourne Avustralya, 9 Ağustos 1968, Bloom, 13 Ocak 1977 Canterbury, Kent, İngiltere doğumlu. Bana, “Nemo’yu bulmak” adlı çizgi filmde bile var, değişik karakterleri seslendirmiş. Diyorum ya bu aralar her yerden çıkıyorlar diye… Eric Bana, Troy’da Hector, Hulk’ta Bruce Banner, Finding Nemo’da ses olarak Anchor ve başka karakterler, The Nugget’ta Loto, Black Hawk Down’da SFC 'Hoot' Gibson, Chopper’da, Mark Brandon 'Chopper' Read ve The Castle filminde Con Petropoulous rollerinde oynamış. KİTAP Beşpeşe Metis Edebiyat’ın bastığı, Konsept ve tasarımının Bülent Erkmen’e ait olduğu 676 sayfalık (ki sadece sağ sayfalar yazılı, sol sayfalar boş) bir kitap. Yazarı ise, işte işin ilginç tarafı da bu, kitabın bir değil beş yazarı var: Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker, Pınar Kür. Bu sıralamayla yazmışlar, Zehra’nın hikayesini. Giriş kısmını yapan Mungan, biraz dağınık da olsa güzel bir başlangıç yaparak konuyu başlatmış. Ardından sözü Faruk Ulay almış, itiraf etmem gerekirse kendisini ilk defa okudum. Düzgün ve akıcı bir anlatımı var, sadece tarzı mı böyle bilmiyorum ama Hürriyet Oto ekindeki Rüzgarın Kızı’nın motosiklet yazılarına benzeyen bir tür kullanmış. Yazıda geçen tüm karakterlerin arabalarını, marka ve modelleriyle birlikte 100 km.ye kaç saniyede çıktıklarına kadar teknik detaylarla veriyor, tabii bu da 3-5 tane okuduktan sonra itici gelmeye başlıyor.
Mutfak Sırları Aşçılık dünyasından mahrem maceralar Oğlak Yayınları, Yemek-Anı, 292 sayfa Yazan : Anthony Bourdain Çeviri : Dost Körpe
Anthony Bourdain, bu kitapta, aşçılık dünyasının hakikaten bilinmeyen taraflarını, bulaşıkçılıktan şefliğe uzanan bir hayatı paylaşmış okuyucuyla. Mahrem kelimesi, kitabın 27–28. sayfalarında anlattığı, şef olmaya neden karar verdiğinin açıkladığı anısıyla anlam kazanıyor. Buraya o kısmı almayı tercih etmiyorum. Seks, uyuşturucu, küçük kaçamaklar, küfürlü mutfak jargonu ile geçen 25 yıllık bir hayata dair öyle ilginç anılar var ki… Mesela daha acemiyken Mario’nun mutfağında yoğun bir günde sote tavasını ateşten alırken elini yakıyor, tabii o acıyla tava elinden düşüyor ve koca bir “osso buco milanese” siparişi yerlere saçılıyor. Eli anında su topladığı için şefi Tyrone’dan yanık ilacı ve yara bandı isteme cüretini gösteriyor. Bunun üzerine Tyrone kendi kabarcıklar, yaralar, yanık izleri, nasırlarla dolu, adeta bir bilim kurgu canavarına benzeyen ellerini Anthony’nin burnuna sokuyor. Sonra gözlerini ondan ayırmadan, elini ızgaranın altına sokup, sıcak, sapsız bir tavayı tutup çıkartarak önüne bırakıyor, gözünü kırpmadan.
Bourdain, yemek yerken kaçınılması gereken şeyleri de anlatıyor kitabında, vitrininde “Suşi’de İndirim” yazan bir restoran görürseniz uzak durulmasını öğütlüyor, çünkü bu yazı aslında ucuz suşi veya bayat suşi anlamına geliyormuş. Pazartesi günleri balık yememek gerektiğini çünkü bu balıkların Perşembe veya en iyi ihtimalle cumadan kalmış olacağını anlatıyor. Özellikle soslu spesiyaller ve brunchlar kesinlikle kokmuş bayat balıkları saklamak için yapılırmış.
Soslu brunch yemekleri, önceki günlerden kalan yemeklerin ve artıkların ziyan olmaması için başvurulan bir yöntemmiş. Vinaigrette soslu yani “en vinaigrette” yemekler, saklanmış manasına gelirmiş. Hele Hollandaise sos en beteri! Yumurta sarısı ve eritilmiş tereyağı ile yapılan bu sosun sabit tutulması gereken ısı, bakterilerin en sevdiği ısı olduğu için, sadece yapıldığı anda yenmesi sağlıklı olurmuş. Ama genellikle aşçıbaşılar bunu önceden yapıp saklarlar, sipariş üzerine taze olarak hazırlamazlarmış. Ayrıca çoğu yerde bu iş için kullanılacak olan tereyağı, müşterilerin masasına servis edilip, kullanıldıktan sonra artan kısmının izmarit, kül ve ekmek parçalarından süzülerek eritilmesiyle elde edilirmiş. Bir çeşit recycling J aslında!
Tuvaleti kirli olan bir yerde yemek yememek gerektiğini söylüyor ünlü şef; tuvaletin temiz tutulması mutfağa oranla daha kolay olduğuna göre, bunu beceremeyen bir işletmenin kim bilir mutfağı nasıldır, onu da siz düşünün diyor. Aynı mantık oturmuş orasını burasını kaşıyan, karıştıran aşçılar ve uykudan yeni uyanmış gibi görünen garsonlar için de geçerli. Bir insan dışarıda nasılsa mutfakta daha beterdir, elemanını temiz tutamayan yemeğini de tutamaz diye anlatıyor.
Tavuk için de pek iyi konuşmamış şefimiz, tavuğun pis olduğunu, kendi dışkısını yediğini ve iş çıkışı saatlerindeki metro gibi kalabalık yerlerde sıkış tıkış yaşadıklarını bu nedenle de çok mikroplu olduklarını ve restoranlarda diğer gıda maddelerine de pislik bulaştırdıklarını anlatıyor. Vejetaryenler hakkında da pek hoş şeyler söylemeyen Bourdain, genel ipucu olarak şunu vermiş: Kalabalık yerlerde, çok istenen şeyleri sipariş edin. Sinek avlayan bir restorana girip, mönünün kıyıda köşede kalmış, garip isimli bir yemeğini asla yemeğe kalkmayın. Çok satılan yemekler hem taze, hem de iyi demektir. Tokyo’da sipariş verirken kullandığı yöntem ise çok basit: parmakla yan masayı göstererek “onun yediğinden istiyorum” demek.
Kitapta, “Profesyoneller gibi yemek yapma yolları”, “et hakkında bildiklerim”, “yeni başlayanlara öğütler” gibi başlıklar altına toplanmış çeşitli konular var.
Başı çok eğlenceli ve sürükleyici, sonlara doğru hafifçe uzatılmış hissi veren bir anı kitabı.
Dijital Kale
Üçüncü kitap bence en kötüsü, Dijital Kale! Bu kitabı da otobüste başlayıp tatilin ilk günü bitirdim ne yazık ki. Ne yazık ki diyorum çünkü kalın diye, okuması uzun sürer diye almıştım yanıma ama hemen bittiği için işe yaramadı.
Bu sefer bilgisayar dünyasına gitmiş Dan Brown, kırılamayan kodlar, teknoloji casusluğu, virüsler, böcek ve solucanlar, hainler, her zamanki gibi kriptologlar ve dilbilimcileri yazmış. Örgü örgü iç içe geçen yazımı ve sonunda klasik, güvenilmeyenin masum, en güvenilenin de suçlu olduğu sona ulaşılıyor. Alıştık artık Dan Brown’a, ne yazsa alıp okuyacağız mecburen.
Tıpkı yıllardır benim için Stephen King, Dean R. Koontz, Robin Cook, James Patterson ve Mary Higgins Clark’ta olduğu gibi… Laura Peter Freund Ithaki Yay. 491 sayfa
Bu kitabı kalın olduğu için ve fantastik kurgu olduğu için Turgutreis’teki bir kitapçıdan aldım. Çocuk kitabı olduğu belliydi ama Harry Potter da öyle. Eğlenerek okudum. Zaten yazılar büyük olduğu için çabucak bitiyor. Aslında kitabı okuması gerekenler fantastik kurgu türüne alıştırmayı planladığınız çocuklarınız. Güzel bir giriş olur. Basit bir kurgu, basit bir kurgu, basit kahramanlar, ama fantastik dünyanın fikrini veriyor.
İçimizdeki Güç-Laura Day
Kitabın yazarı, Laura Day, 10 yıldır “6. duyuyu geliştirme ve kullanma” dersleri veriyor, danışmanlık yapıyor, New York’ta yaşıyor.
Kitabın bölüm başlıklarından bazıları şöyle: 6. duyu gelişiminde 7 aşama 6. duyumu nasıl geliştiririm 6. duyunuzdan nasıl yararlanabilirsiniz? Soru sorma sanatı Her şeyi zaten biliyorsunuz Rastlantı diye bir şey yoktur 6. duyu neden bildiğinizi bilmeden bilmektir 6. duyunuzun dilini anlamak 6ç duyunuzun dili: zaman simgeleriniz 6. duyunuzun dili: evet/hayır yanıtları 6. duyunuzu nasıl kullanırsınız 5 dakikada istediğimiz kişiyi özel medyumunuz yapabilirsiniz.
Yazara göre, 6. duyuyu kullanmanın 7 aşaması var: Açılma Farkına varma Oyun oynama Güvenme, kaydetme Yorumlama Bütünleme
Soru sorma sanatı hakkında uzun uzun açıklamalar yapıyor kitap. Yanıltıcı sorulara değinmiş, örneğin “yarın yağmur yağacak mı?” sorusu…
Eski Yunan’da dünyayı fethetmeye hazırlanan güçlü bir kral, Delfi tapınağındaki kahine büyük bir zafer kazanılıp kazanılmayacağını sormuş, kahin olumlu yanıt vermiş. Kahin haklı çıkmış, büyük bir zafer kazanılmış ama kazanan düşman ülkenin kralı olmuş. BU nedenle, yağmur sorusunun soruluş biçimi de yanıltıcı, çünkü yarın mutlaka yağmur yağacak, dünyanın herhangi bir yerine.
Doğru sorulan bir sorunun zaten yarı yarıya yanıtlanmış sayılacağını söylüyor kitap. “Kötü soru, öğrenmek istediğinizden farklı bir şey soran sorudur, ya anlamı açık değildir ya da bir kaç değişik şekilde yorumlanabilir.” diyor Day.
İyi sorularda bulunması gereken 3 özelliği şöyle özetlemiş: Sorunun kesin, yanılgıya yer vermeyen, bir anlamı olmalı; basit olmalı, bileşik değil; hakkında bilgi edinmek istediğiniz konuyla doğrudan ilintili olmalı. 6. duyusunu geliştirmek isteyenlere basit anlatımlı bir başvuru kitabı.
Hıncal
Hedefi “hepimizin bilmediği” şeylerle sona eren kitaplar okumak olduğuna göre, Meydan Larousse daha da yükseğe kaldırır. Reklamlar Alışveriş arabası çarpmasın diye kendini arabasının önüne atan adam… Arabasının üzerine düşmesin diye camdan sarkan adamın altından çeken kadın ve arabasını etrafında köpekbalıklarının dolaştığı bir adacıkta saklayan adam… Toyota Yaris ve Volkswagen reklamları. Benzer geldi mi bunlar da? Artık reklamlar giderek birbirinden ilham alır hale geliyor sanki. Yaratıcı beyinler mi azalıyor yoksa tembellik ve olanı kullanmak daha mı cazip geliyor. Evy Baby’de bir bebeğin bir diğerinin poposunu (temizdir umarım) öptüğü sahneyi sevmiyorum. MÜZİK
Tatilde havluların geniş kullanım şekillerini etüt etme fırsatı buldum. Sonra odanın, özellikle yatağın da kullanım şekillerini inceleyebildim bu vesileyle. Bir kere yatak asla boş olmamalı, şarj aletleri (bu konuya sonra değineceğim), 2–3 gün boyunca her gün beşer tane alınmış, yarısı okunmuş yarısına bal damlamış, yarısı kumlu gazeteler, giyilip atılmış gömlekler, şortlar, ıslak mayolar, kirli çamaşırlar, kirli ve ıslak, tortop edilmiş havlular yatakta öbek öbek yığılı durumda bulundurulmalı. Yatağa yatılınca onlar nasıl olsa bir zaman sonra kayarak, düşerek bir şekilde yatağı terk ediyorlar… Bu konuyu aslında daha detaylı yazmıştım ama sonradan... öhhmmm, nedense vazgeçtim o şekilde yayınlanmasından :-) o nedenle suya sabuna dokunmadan kısa geçiyoruz. Oldum olası şu “şarjım bitti” olayını anlayamamışımdır. Telefonların ekranında şarj göstergesi yok mudur, belirsiz bir süresi mi var bu şarjın da birdenbire bitiveriyor. Adamın milyarlık telefonu var, kameralı, kıpraşımlı, oyuncaklı, solungaçlı ama şarjı yok, konuşamıyor! Her cep telefonu alana yanında bir de şarj aleti vermiyorlar mı? Tamam, şimdi bir hesap yapalım, her telefonu olanın en az bir tane de şarj aleti var. Güzel, bu kişilerin her gece ya da günün herhangi bir saatinde 4 ile 9 saat arasında uyuduklarını biliyoruz. Uyudukları yer de elektrik olmayan bir çadır olmadığına göre bir telefonun şarjı nasıl bitebilir? Koy uyumadan önce şarja, sorun yaşama… Bu kadar zor mu bu? Etrafta sürekli böyle cümleler duyuyorum:
“Çabuk
konuş şarjım bitiyo!” ;
Tuvalet de ayrı bir konu, Odada biri varken ben asla tuvalete gidemem. Değil
daha büyük patırtılar, şırıltının bile duyulabileceği fikri beni çıldırtıyor.
Yalnız kalana kadar tutarım, gerekirse taş kesilir ölürüm daha iyi. Sonra işin yoksa kasıl kal ya da suyu, duşu, musluğu, gürültü yapan ne varsa hepsini aç, öksüre, şarkı söyleye işkence çek. Zaten tatilde yol, değişik yemekler, iklim değişikliği gibi etkenler insanın tüm dengesi bozuyor… Bence her tuvalete gürültü yapan bir şeyler konmalı. Radyo, elektrik süpürgesi, saç kurutma makinesi, televizyon… Ya da en iyisi herkes ayrı odada kalsın.
İskelede otururken acilen odaya gitmem gerektiğini hissettim. Yerimden kalktım
ve...
Sular
yükselince, balıklar karıncaları yer.. |