Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın

Bugün bir yandan Cumhuriyet'in 82. yılını kutlarken, diğer yandan tam anlamı ile çağdaş uygarlıklar seviyesine gelme hedefimizi gerçekleştirememiş olmanın sıkıntılarını yaşıyoruz. 200 sene kadar önce başlayan batılılaşma mücadelemiz, bitmemiş bir hikayedir. Ekonomik, sosyal ve bilimsel olarak ilerleme ve değişim olduğu sürece elbette ki bu gayret bitmeyecektir. Ancak, 200 yıllık bir çalışma, neden istendiği, arzu edildiği kadar başarıya ulaşamamıştır? İyileştirme gayretleri neden hep aynı şekilde başarısızlıkla sonuçlanmıştır?

 

Bu sorulara yanıt vermek için, ilk olarak batılılaşma hareketlerini hazırlayan nedenleri incelemek, ardından bu hareketleri dönemlere göre ele almak ve son olarak bu çalışmaların başarısız olma nedenlerini irdelemek gerekir.

 

İşte o zaman, sadece nasıl hala batılılaşamadığımızı değil, aynı zamanda tarihin, yalnızca tarihten ders al(a)mayanlar için nasıl tekerrür ediyor olduğunu da görebiliriz.

 

-------------------------

 

Türkiye'de batılılaşma hareketlerinin Tanzimat Fermanıyla başladığı kabul edilir. Büyük oranda doğru bir saptamadır. Ancak, Tanzimat Fermanı bir günde oluşmuş ya da saltanatın bir günde rejim değişikliği yapmaya karar verdiği bir olay değildir. Onun öncesinde yaşanmış olan çok önemli olaylar ve tarihi gerçekler vardır. Tanzimat fermanı ve sonrasındaki her şey ise bu olayların sonucudur. Bu nedenle öncelikle bunların bilinmesi gerekir. O yüzden önce 17. yüzyıla, yani Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama devrine bakıyoruz.

 

Duraklama devri, Sokullu Mehmet Paşa'nın ölümünden Karlofça Antlaşmasına kadar olan ve 1579-1699 yılları arasındaki dönemdir. Bu dönemin özellikleri kısaca şunlar:

Fetih politikası sürdürülmektedir. Ülkenin ekonomi çarkı bu zamana kadar fetihlerden elde edilen ganimetlerle döndürülmüştür. Ancak artık fetihler yavaşlamaya başlamıştır.

Önemli iç ve dış sorunlar vardır. Ancak sorunlar henüz kangren olmamıştır.


Belki de en kötüsü ülke yöneticileri batının gerisinde kalındığını görememişler ve gereken önlemleri zamanında alamamışlardır.

 

 

Duraklamanın iç etkenleri

 

Yaşanan taht ve veraset kavgaları sonucunda devlet otoritesi zayıflamıştır. 1. Ahmet veraset sistemini değiştirmiştir. Artık taht babadan oğula değil, hanedanın en yaşlı erkek üyesine geçecektir. Amaç taht kavgalarına son vermektir ama sonuçları istendiği gibi olmadı.

 

Eskiden devlet deneyimlerinin artması için sancaklara gönderilen şehzadeler, artık gönderilmez olmuşlardır. Böylece "deneyimsizlik" kronikleşmiştir. Şehzadeler artık sarayda tutulmaktadır ve sınırlı bir eğitim almaktadırlar. Bu durumun bir etkisi de zayıf kişilikli ve halka yabancı şehzadelerin ortaya çıkması olmuştur. Taht kavgaları nedeniyle sürekli can korkusu altında kalan şehzadeler ruh sağlıklarını da yitirmişlerdir. Bütün bunların sonucunda yönetim kadınlara ve saray ağalarına kalmıştır. Göreve gelmede artık bilgi ve deneyim değil, "rüşvet" ve "iltimas" geçerlidir. Merkezi yönetimdeki bu aksaklılar halka adaletsizlik, zulüm ve baskı olarak yansımaktadır. Bu yüzden halkın devlete güveni giderek azalırken, tepkisi de aynı oranda artmaktadır.

 

Rüşvet ve iltimas nedeniyle eyalet yönetimleri yetersiz kimselerin eline geçmiştir. Böylece, Osmanlı İmparatorluğunun en başarılı sistemlerinden biri olan Tımar Sistemi bozulmaya başlamıştır. Bu sistemde devlet hazinesine yük olmadan atlı asker yetiştirilmekteydi. Ordunun büyük bir bölümünü bu askerler oluşturmaktaydı. Tımar sistemin bozulmasıyla bu askerlerin hem sayısında hem de kalitesinde büyük kayıplar oldu. Bu açığı kapatmak için yeniçeri sayısı arttırılmıştır. Böyle bir uygulamanın hazineye çok büyük bir yük yarattığı açıktır. Çünkü yeniçerilerin masrafları hazineden karşılanmaktadır. Ayrıca devşirme kanuna uyulmayarak ocağa alınan yeniçeriler, yasak olmasına rağmen askerlik dışındaki işlerle uğraşmaya ve evlenerek kışla dışında yaşamaya başlamışlardır.

 

Ordu disiplini bozulurken, eskiden "yeniçeri ocağı devlet için vardır" düşüncesinin yerini "Devlet, yeniçeri ocağı için vardır" görüşü almıştır.

 

Avrupa'daki ordu ve savaş sistemlerinin değişmesiyle Tımarlı sipahilerin önemi azaltmıştır.

 

Donanma da benzer durumdadır. Denizcilik okulu yoktur ve donanmanın başına denizcilikten anlamayan kişiler getirilmiştir. Böylece deniz fetihleri azalmış ve kıyı güvenliği tehlikeye girmiştir.

 

Gelir kaynakları azalırken giderler arttığı için bütçe açıkları başlamıştır.

 

Fetihler yavaşlamıştır. Bu nedenle ganimet azalmıştır.

 

Kapitülasyonlar nedeniyle gümrük vergileri de azalmıştır.

 

Tımar gelirleri azalmıştır.

 

Coğrafi keşifler nedeniyle ticaret yolları değişmiştir ve bunlardan elde edilen gelirler de azalmıştır. Öte yandan giderler de artmaktadır.

 

Uzun süren savaşlar, padişahların tahta çıktıkları zaman dağıttıkları cülus bahşişlerinin, sık sık padişah değişikliği olması nedeniyle artması, yeniçeri sayısı arttığı için üç ayda bir dağıtılan maaş olan ulufe giderlerinin de artması devletin giderlerinde önemli artışlar olmasına neden olmuştur.

 

Osmanlı eğitim sisteminin temeli medreselerdir. Bu kurumlar çağın gerisinde kalmış ve pozitif bilimlere yer vermemeye başlamıştır. Medrese hocalığının babadan oğula geçmesi nedenle "beşik uleması" denen bilgisiz "bilginler" ortaya çıkmaya başlamıştır.

 

Ulema sınıfı nüfuzlarını kendi çıkarları için kullanmaya başlamışlar ve bir diğer çıkarcı grup olan yeniçerilerle sık sık işbirliği yapmışlardır.

 

Aynı dönemdeki dış etkenleri incelemeden önce yukarıda yazılan iç etkenler üzerinde biraz daha düşünmek gerekir.

 

Bu etkenlerin bir kısmı bugün de mevcuttur. Bütçe açıkları, rüşvet, iltimas, yetersiz ve kalitesiz eğitim, zümre çıkarları için nüfuz kullanma ve şer ortaklıkları, yetersiz ve aymaz yöneticilerin varlığı bugün de gerçektir ve bunları kötü etkileri her vatanseverin vicdanını rahatsız etmektedir. İşte bu konular, tarihten nasıl ders almadığımızı kanıtlar.

 

Duraklamanın dış etkenleri

 

1579 - 1699 yılları arasında yaşanmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun duraklama döneminde bir yandan iç etkenler, diğer yandan dış etkenler önemli bir rol oynamıştır.

 

Dış etkenler 5 ana başlık altında toplanabilir.

 

1.   İmparatorluğun doğal sınırlarına ulaşması

2.   Coğrafi keşiflerin olumsuz etkileri

3. Avrupa'da yaşanan reform ve Rönesans hareketlerine ayak uydurulamaması

4.  Batı'da merkantalist (korumacı) ekonomilerin güçlenmesi

5.   Ticari devrim

 

Osmanlı İmparatorluğu, bu tarihlerde doğuda İran dağlarına, güneyde Afrika çöllerine kadar genişlemiştir. Bu doğal sınırların aşılması çok daha zordur. Afrika'nın çölleri çok ciddi bir engeldir. Doğu'da ise çok uzun süren savaşlarda yenememiş olduğumuz bir İran devleti vardır. Batıdaki sınırlar Viyana'ya kadar uzanmaktadır. Kuzeyde ise tarih sahnesine güçlü bir giriş yapan Rusya vardır. Rusya'nın iklimi de, Afrika kadar zorludur.

 

Batıya doğru ilerlemek artık eskisinden zordur. Çünkü Avrupa'da düzenli ordulara dayanan güçlü merkezi devletler kurulmaktadır. Üstelik bu ordular tüfekli hafif piyadelere dayanan ordulardır. Bunun sonucunda ise savaş teknikleri ve yöntemleri değişmiştir. Meydan savaşları için düzenlenmiş bir ordu olan Osmanlı ordusu ise bu tekniklere ayak uyduramamıştır.

 

İşin bir de, her iki taraf için de geçerli olan moral yanı vardır. Viyana tekrar kuşatılıp da düşmeyince, Avrupa'da "demek ki Osmanlı yenilmez değil" güveni oluşurken, Osmanlı'da ise derin bir hayal kırıklığı kendini göstermiştir.

 

Bu dönemin en önemli olayı belki de coğrafi keşiflerdir.

 

İpek ve baharat yolunun Osmanlı'nın elinde bulunması, Avrupa devletlerini yeni bir arayışa yöneltmiş, reform ve Rönesans’ın da etkisiyle yeniliğe ve değişime dayalı bir anlayış tüm Batı Avrupa’ya hakim olmaya başlamıştır.

 

Hindistan'a ulaşmak için yola çıkan kaşiflerin bir kısmı Amerika'ya ulaşıp, kıtanın güney ucundan geçtikten sonra Pasifik Okyanusuna, diğer bir grup ise Afrika kıtasını dolaşarak Ümit Burnu üzerinden Hint Okyanusuna açılmışlar ve tabii ki her iki rotadan da Hindistan'a ulaşmışlardır.

 

Her iki rota da Osmanlı denetimindeki ipek ve baharat yollarının öneminin azalmasına neden olmuştur. Böylece bu yollarla birlikte Akdeniz ve Karadeniz'in de önemi azalmıştır. Bu da çok büyük bir gelir kaybına yol açmıştır. Bu nedenle Osmanlı akçesi sürekli değer yitirirken (devaluasyon) bütçe açıkları oluşmaya başlamıştır.

 

Coğrafi keşifler, Avrupa'ya çok büyük ve kolayca elde edilebilen ham madde ve para kaynakları sağlamıştır. Bunun sonucunda ortalıkta dolaşan "maddi varlık" miktarı artmış, zaman içinde bu varlık, burjuva sınıfının elinde toplanmaya başlamış, burjuva sınıfı da Avrupa'daki büyük değişimin itici gücü olup Rönesans hareketlerini olanca güçleriyle desteklemişlerdir.

 

Bu varlığın ve gücün kaynağı değerli madenlerdir. Avrupa devletleri de bunu görmüşler ve bu varlıkların korunması için önlemler almaya çalışmışlardır. Bu arayışların sonucunda ise "değerli metallerin ve hammaddelerin ulusal ekonomi dışına çıkmasına yasaklayan" bir iktisat teorisi olan Merkantalizm doğmuştur. Merkantalizm kurallarına göre Avrupa devletlerinden, altın, gümüş, bakır gibi madenler ve demir gibi hammaddelerin ülke dışına çıkması hemen hemen imkansızdır.

 

Bu tür kaynaklar, Osmanlı devletinden ise kapitülasyonların etkisiyle kolayca ve çok ucuza çıkartılabilmektedir. Bunun sonucunda 17. yüzyılda zaten çok sınırlı olan yerli üretim bir de çok ciddi hammadde sıkıntısı ile karşılaşılmıştır.

 

Malların ve varlığın artmasıyla Avrupa’da yeni bir kavram ortaya çıkmıştır: "Ticaret".

 

Ticaret sayesinde para sürekli el değiştirmekte, daha sonra ise garip bir şekilde artarak geri gelmektedir. En azından aracılar için bu böyledir. Bir yandan sömürgelerden gelen sınırsız kaynaklar, diğer yandan alış verişle kazanılan paralar, savaş olmaksızın da gelir elde edilebileceğini göstermektedir. Osmanlı ekonomisi ise hala savaş (ganimet) gelirlerine dayalıdır. Ve kazanılan savaşlar, yani ganimet azalmıştır.

 

Dış ve iç etkenleri birleştirip biraz düşünmek gerekiyor.

 

Bu dönemde batı ile Osmanlı arasındaki roller değişmiştir. Batı devletleri ve milletleri yobazlığın karanlık pençesinden kurtulup okullarda bilim ve aklın hakim olmasını temin etmişken, Osmanlı devletinin köklü eğitim kurumları olan medreselerde akıl ve bilim devre dışı bırakılarak karanlığa tapma çağı başlamıştır.

 

Osmanlı öylesine "kibirlidir" ki batıdaki hiçbir gelişmeye ihtiyaç duymaz, ne o devletlerle ne de gelişmelerle ilgilenmez.

 

Osmanlı İmparatorluğu, elbette dünya tarihi üzerinde görkemli izler bırakmış, son derece önemli bir devlettir. Ancak, gelişmeleri takip edebilme noktasında Osmanlı, kendi sonunu getirecek bir hata yapmıştır ve bu hatanın bir tek nedeni vardır: Diğer devletleri ve onların yaptığı ilerlemeleri küçümsemek.

 

Bu ilerlemelerin farkında olanların gayretleri ise yobazların direnciyle karşılaşmıştır. Tabii ki yobazlar kazanmışlardır. Ama sonuçta Osmanlı İmparatorluğu göz göre göre kaybetmiştir.

 

Bu dönemdeki ticaret kuralları da Osmanlı aleyhine işlemiştir. Kapitülasyonların bugün de "gümrük birliği" şeklinde uygulanmaktadır. Her devlet kendi üreticilerini ve sanayisini, özellikle de onları oluşturma aşamasında, korumaya çalışırken Osmanlı İmparatorluğu dışarıya ve kendi aleyhine çok ucuza kaynak ve hammadde transferi yapmıştır. Devlet-i Aliye-i Osmanlı’nın bu kaynakların asla bitmeyeceğine inanılmıştır. O nasıl olsa savaşlar kazanılır diye düşünülmüş, ancak hem kaynaklar bitmiş, hem savaşlar kazanılamadığı için bırakın ganimet elde etmeyi, bir de üste para verilmiştir.

 

Bu ekonomik sıkıntılar (devalüasyon, enflasyon, vs) bugün de çok iyi bildiğimiz şeyler. Ama gördüğümüz gibi, bu ülke halkı için yeni şeyler değil. Alışık olduğumuz, bildiğimiz şeyler.

 

Çünkü tarih, yalnızca tarihten ders al(a)mayanlar için tekerrür ediyor.

 

 

Duraklama Döneminde Islahat Hareketleri

 

1579-1699 yılları arasında dünyada önemli gelişmeler olmuş, kendine fazlasıyla güvenen Osmanlı İmparatorluğu ise bu gelişmelerle hiç ilgilenmemiştir.

 

Bu döneme kadar dünyanın hükümdar ülkesi olan, hatta Avusturya İmparatorunu protokolde sadrazamı ile bir tutan Osmanlı yavaş yavaş sallanmaya başlamıştır.

 

Avrupa'da kilisenin yobaz eli kırılmış, bunun sonucunda pozitif bilimlerde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu ilerlemeler sonucunda coğrafi keşifler gerçekleştirilmiş ve Avrupa devletleri bu keşifler sayesinde çok zengin maddi kaynaklara kavuşmuştur. Bu kaynaklar İngiltere, İspanya, Hollanda, Portekiz, Fransa ve Almanya gibi denizciliğe yönelen ülkelere hızla ve durmaksızın akmıştır.

 

Bu maddi desteklerle savaş teknolojisi de değişmiştir. Güçlü ve teknik olarak Osmanlı’dan üstün ordular kurulmuştur. Bu ordular sayesinde Osmanlının batıdaki ilerlemesi durdurulmuş, bu ise ganimet gelirine dayanan Osmanlı ekonomisinin sonu olmuştur.

 

İyi yetişmemiş olan padişahların birbiri ardına tahta geçmesiyle, otorite zayıflamış, genç, hatta çocuk yaştaki padişahlar nedeniyle de yönetim zaafı oluşmuştur.

 

Adaletsizlik, rüşvet, adam kayırma yaygınlaşmıştır.

 

Tüm bunların sonucunda Osmanlı İmparatorluğu ilk kez önemli isyanlarla yüzleşmek zorunda kalmıştır.

 

Bu isyanlar 3 türlü gerçekleşmiştir.

 

İstanbul isyanları, askeri nitelikli isyanlardır. Ekonomik nedenlere dayanan bu isyanlar, ulema ve bazen halk tarafından da destek görmüş isyanlar olup, "rejime karşı" değil, "kişilere karşı" yapılmış isyanlardır.

 

Zayıflayan merkezi otorite, yeniçeri ocağında disiplinin bozulmasına engel olamamıştır. Kimi zaman çıkarları zarar gören yöneticiler, yeniçerileri kışkırtmış, kimi zaman ise bozulan ekonomi yönetimi nedeniyle, ulufe denen yeniçeri maaşları geç veya ayarı düşük akçe ile ödendiği için yeniçeriler kendilerine ayaklanmışlardır.

 

Bu isyanların bir diğer nedeni ise yeniçeri ocağında düzenleme yapılmasına karşı tepkidir. Genç Osman yeniçeri ocağını kaldırma düşüncesini, yakınlarıyla paylaşma hatasına düştüğü için, çıkarları zarar görecek olan yeniçeriler tarafından hunharca öldürülmüştür.

 

Genç Osman yeniçeriler tarafından öldürülen ilk Osmanlı padişahıdır. Bu olay, otoritenin gerçekte kimde olduğunu gösteren bir ibret tablosudur.

 

Askeri darbe geleneğinin ilk örnekleri olan bu isyanlar sonucunda yeniçeriler her seferinde isteklerini elde etmişler ve kendi güçlerini farketmişlerdir. Bu bilinç, yeniçeri ocağının devlet üzerinde giderek büyüyen bir baskı ve güç merkezi olmasını sağlamıştır.

 

Bu dönemde İstanbul'dakilerin yanı sıra  Anadolu'da da isyanlar başlamıştır.

 

Avusturya ve İran'la yapılan savaşların uzun sürmesi bütçe açığına neden olmuştur. Bu açıkların kapatılması için yeni vergilere başvurulmuştur.

 

Merkezi otoritenin bozulması, Osmanlı İmparatorluğunun en önemli dayanağı olan, tımar sisteminin bozulmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda üretim azalmıştır. Bu nedenle ortaya çıkan kayıplar da yeni vergilerle kapatılmaya çalışılmıştır.

 

Öte yandan yerel yöneticilerin adaletsizlikleri, baskı, zulüm ve rüşvet nedenleriyle devlete olan güven de sarsılmıştır.

 

Bu koşullar altında sarayla anlaşmazlığa düşen yerel yöneticiler, ayaklanmalara önderlik etmişlerdir. Ayaklanmalara katılanlar ise genellikle köylüler olmuştur.

 

Anadolu (Celali) ayaklanmalarının bir özelliği ise rejimi değiştirmek veya Osmanoğulları’nın saltanatına son vermek gibi bir amacının olmamasıdır.

 

Bu ayaklanmalar, her zaman şiddetle bastırılmıştır. Ayaklanmaya neden olan koşullar hiç bir şekilde incelenmemiş ve çözüm yolları araştırılmamıştır. Şiddetle bastırılan ayaklanmalar, ilk fırsatta öncekinden daha da şiddetli olarak yeniden başlamıştır. Bu karışıklıklar sonucunda köyde yaşayan halkın bir bölümü kentlere göç etmişler, böylece kırsal alanın yanı sıra kentlerde de güvenlik bozulmuştur.

 

Ayaklanmalar nedeniyle zaten zayıf olan ticaret sistemi de zarar görmüş ve iyice durgunlaşmıştır.

 

İstanbul'daki ve Anadolu'daki isyanların yanı sıra, Erdel, Eflak, Boğdan gibi bağlı beyliklerde ve Yemen, Bağdat, Kuzey Afrika gibi uzak eyaletlerde de, Osmanlı devletinin yönetimindeki zaaflarından ve merkezi otoritenin zayıflamasından yararlanarak, imparatorluktan ayrılmayı hedefleyen eyalet ayaklanmaları da olmuştur.

 

Bu dönemde henüz siyasal alanda ulusçuluk oluşmadığından, ayaklanmalarda milliyetçilik düşüncesi etkili olmamıştır.

 

Uzak eyaletlerde çıktığı için diğer isyanlar kadar olumsuz etkisi olmayan bu isyanlar sonucunda, imparatorluktan ayrılan bir eyalet olmamıştır.

 

Bugün yaşananlarla 400 yıl önce yaşananlar arasında bu kadar benzerlik olmasının sebebi ne?

 

Yanıt, bu yazının başlığında. Ders almayı ve öğrenmeyi bilmek gerekir.

 

 

Diğer Devletlerle İlişkiler

 

Avrupa'da, dünyayı değiştirecek olan gelişmeler yaşanırken de, İmparatorluğun içi kaynarken de Osmanlı derin bir uykudaydı.

 

Bu devirde, diğer ülkelerle ilişkilerin genel özellikleri şöyledir:

 

Batıya yönelik fetih politikasına devam edilmiştir. Bu dönemde ilk olarak batıdaki en geniş sınırlara ulaşılmış, ardından batıdaki ilk toprak kaybı yaşanmıştır. Batıda Lehistan, Venedik, Avusturya ve Rusya ile savaşılmıştır. En çok savaşılan devlet ise Avusturya'dır.

 

Doğuda ise İran'la savaşılmıştır. Doğudaki en geniş sınırlara da bu dönemde erişilmiştir.

 

Savaşlar genellikle çok uzun sürmüş, sonuçları ise tatmin edici olmaktan çok uzak olmuştur.

 

İçteki ayaklanmalar, dış politikayı da etkilemiş ve antlaşmaları olumsuz yönde etkilemiştir.

 

İran'la olan ilişkiler, Safevi devletinin Anadolu'da Şiilik propagandası yapması nedeniyle başlamıştır. İki devlet arasındaki ilk antlaşma olan Amasya antlaşması (1555) kısa ömürlü olmuş ve savaşlar yüzyılın sonuna doğru yeniden başlamıştır. Savaşlar, genellikle Osmanlı İmparatorluğunun iç isyanlarla uğraşmasını fırsat bilen İran tarafından başlatılmıştır.

 

Bu dönemde, 4 antlaşma imzalanmıştır. 1590 yılında Ferhat Paşa antlaşması ile doğudaki en geniş sınırlara ulaşılmıştır.

 

1611 yılında yapılan Nasuh Paşa antlaşması ile Ferhat Paşa antlaşması ile alınan topraklar verilmiş ve eski sınırlara dönülmüştür. Bu antlaşmaya göre İran vergi ödemeyi kabul etmiştir.

 

1618 yılındaki Serav antlaşmasına göre ise İran'ın ödediği vergi yarıya indirilmiştir.


Yapılan son antlaşma ise 1639 yılındaki meşhur Kasr-ı Şirin Antlaşması'dır. Bu antlaşmayla Azerbaycan ve Revan İran'a bırakılmıştır. Bağdat ise Osmanlılarda kalmıştır. Bu antlaşmayla çizilen sınırlar bugünkü Türkiye-İran sınırıdır. Bu antlaşmayla, iki devlet arasında uzun sürecek bir barış dönemi başlamıştır. 18. yüzyılda savaşlar yeniden başlamışsa da sınırlar değişmemiştir.

 

Batı devletleriyle olan ilişkiler uzun dönemde çok daha etkileyici olmuştur. Bu tarihlerde başlayan olumsuzluklar, imparatorluğun çökmesine neden olmuştur.

 

Osmanlılar ile Venedikliler arasındaki ilişkilerin merkezinde Girit adası vardır. Venedik'in elinde yalnızca bu ada kalmıştı. Öte yandan Doğu Akdeniz'deki Osmanlı egemenliğinin tamamlanabilmesi için bu adanın da alınması şarttır. Bu nedenle, Girit kuşatılmış, kuşatma 24 yıl sürmüş, 1669 yılındaki Kandiye antlaşması ile Girit Osmanlılara bağlanmıştır. Kuşatmanın bu kadar uzun sürmesi, Osmanlı denizciliğinin batı karşısında ne kadar geri kaldığını gösterir.

 

Batıdaki diğer bir konu ise Lehistan ile olan ilişkilerdir. Lehistan 3. Murat döneminde Osmanlı himayesine girmiş ve bu koruma karşılığında her yıl vergi vermeyi kabul etmişti. Ancak, Duraklama döneminin ilerleyen yıllarında bu vergileri ödememeye başladığı gibi, Osmanlı'ya bağlı olan bölgelerin iç işlerine de karışmıştır. Bu nedenlerle yapılan seferler sonucunda Hotin ve Bucaş antlaşmaları imzalanmıştır. Bucaş antlaşması ile Podolya Osmanlılara katılmıştır. Bu antlaşma Osmanlının toprak kazandığı son antlaşmadır ve batıdaki en geniş sınırlara erişilmiştir.

 

Osmanlılar bu dönemde en çok Avusturya ile savaştılar.


Avusturya ile ilişkiler Kanuni döneminde başladı. Avusturya, veraset yoluyla Macaristan üzerinde hak iddia ediyordu. Avusturya 16. yüzyılda Osmanlı üstünlüğünü kabul etmiştir. 1533 yılında imzalanan İstanbul antlaşmasına göre "Avusturya Arşidük'ü protokolde Osmanlı sadrazamına eşit" sayılır. Ancak bu yüzyılın sonuna doğru iki devlet arasındaki savaşlar yeniden başladı.

 

1596 yılındaki Haçova savaşı Osmanlı'nın galibiyeti ile biter.

 

1606 yılında yapılan Zigvatoruk Antlaşmasıyla Avusturya İmparatoru Osmanlı Padişahına denk sayılır. Ayrıca ödemek zorunda olduğu yıllık vergi de kaldırılır. Bu antlaşmayla Osmanlı, siyasi üstünlüğünü yitirmiştir.

 

1663'te Fazıl Ahmet Paşa'nın Uyvar'ı almak için oyalanması Viyana'yı kurtarır.

 

1664'de Leopold I, Szent-Gotthard'da Osmanlıları yener.

 

1683'te İkinci Viyana Kuşatması da sonuçsuz kalır.

 

1686'da Avusturyalılar karşı saldırıyla Buda'yı alır.

 

1697'de Prens Eugene'nin Zenta başarısı üzerine Osmanlılar Karlofça barışını imzalayıp bütün Macaristan'ı bırakırlar.

 

1683'teki 2. Viyana Kuşatması Avrupa tarihinin dönüm noktasıdır.

 

Osmanlı'nın bu kez de yenilmiş olması Avrupa'da büyük bir sevinç yaratmıştır. Bu moral, Osmanlı'nın Avrupa'dan atılabileceği fikrinin doğmasına neden oldu. Bu amacın gerçekleşmesi için yeni bir Kutsal İttifak'ın kurulmasını sağlandı.

 

Avusturya, Lehistan, Venedik, Malta ve Rusya tarafından kurulan ittifak Osmanlı ile yaptığı savaşları kazanmıştır. Osmanlı savunmaya çekilirken, saldırı gücü Avusturya'ya geçti.

 

Osmanlı Devleti ile Avusturya, Lehistan ve Venedik arasında 1699 yılında yapılan Karlofça antlaşmasına göre

 

- Avusturya'ya bütün Macaristan ve Erdel beyliği,

- Venedik'e Mora ve Dalmaçya kıyıları

- Lehistan'a Podolya ve Ukrayna bırakıldı.

 

Bu antlaşmanın garantörü Avusturya'dır. Osmanlı diplomasi tarihinde ilk kez garantörlük karşı tarafa bırakılmıştır.

 

Bu antlaşma aynı zamanda batıdaki ilk toprak kaybıdır.

 

1700 yılında Rusya ile İstanbul Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Kırım'daki Azak kalesi Rusya'ya bırakılmıştır. Ayrıca, Rusya İstanbul'da sürekli elçi bırakabilecekti. Azak kalesinin alınmasıyla, Rusya Karadeniz'e açılma şansı buldu. Bunun sonucunda, Karadeniz, Osmanlı'nın iç denizi olma özelliğini yitirdi. İstanbul'da sürekli bir elçinin bulunması ise, Rusya'nın, Osmanlı siyasetini yakından izleme şansını elde etmesi demektir.

 

Fatih Sultan Mehmet'in 1479 yılında Venedik'e, Kanuni'nin ise 1535 yılında Fransa'ya vermiş olduğu kapitülasyonları, 3. Murat döneminde 1580 yılında İngiltere ve Hollanda’ya da verildi. Bu dönemde yapılan kapitülasyon anlaşmaları her iki tarafın hükümdarı da hayatta olduğu sürece geçerlidir. Yani taraflardan birinde hükümdar değişirse anlaşma da yenilenmelidir.

 

Daha sonra bu sistem değişmiş ve kalıcı kapitülasyonlar verilmeye başlanmıştır.

 

Kapitülasyonlar, Avrupa Hıristiyan birliğini bozmak, Fransız ticaret gemilerini Doğu Akdeniz'e çekerek, ticareti canlandırmak ve Osmanlı mallarına batıda pazar yaratmak gibi amaçlar güdüyordu. Kanuni zamanında Fransa, Osmanlı kadar güçlü olmadığından çok sorun olmasa da, daha sonra kaldırılamamış, hatta aksine genişletilmiş olması nedeniyle çok zararlı olmuştur.

 

Avrupa'nın üstünlüğü hızla Osmanlı üzerine gelmeye başlamıştır. Bu güç, çığ gibi artarak sürecek, 18 ve 19. yüzyıllarda, devletin tamamen tükenmesine neden olacaktır.

 

Şüphesiz ki bu olumsuz etkilerin tamamı engellenebilirdi. Bazı padişahlar ve devlet adamları durumun vahametini görmüşler, önlem almaya çalışmışlar ve belli oranda başarı sağlamış olsalar da istenen sonuç elde edilememiş, duraklama dönemi gerileme dönemine sürüklenmiştir.

 

 

Duraklama Dönemi Padişahları

 

Bu dönemde 12 padişah 13 defa tahta çıkmıştır. Lakabı "Deli" olan 2 padişah vardır.

 

- 3. Murat

- 3. Mehmet

- 1. Ahmet

- 1. Mustafa (2 defa tahta çıktı. Deli diye anılır)

- Genç Osman (Hâile-i Osmaniye)

- 4. Murat

- İbrahim (Buna da Deli derler)

- 4. Mehmet

- 2. Süleyman

- 2. Ahmet

- 2. Mustafa

 

Bu padişahlardan 1. Ahmet, Genç Osman, 4. Murat döneminde bir takım önemli ıslahat çalışmaları olmuştur. Diğerleri genellikle zayıf iradeli padişahlardı.

 

3. Murat kadına düşkünlüğü ile tanınır. Öldüğünde 20 oğlu, 27 kızı, kimisi hamile 200 cariyesi vardır.

 

Oğlu 3. Mehmet, tahta çıktığı gece, annelerinin dadılarının kucaklarından alınan 19 erkek kardeşini de öldürttü.

 

Her iki padişah da annelerinin ve eşlerinin etkisi altında kalmış, ince ruhlu, kolayca etkilenebilen zayıf karakterli padişahlardı. Sadece bu iki padişah döneminde 20 defa sadrazam değişmiştir. 3. Murat devrinde % 200, 3. Mehmet devrinde % 700 enflasyon yaşanmıştır.

 

Yeniçeriler bu iki padişah döneminde palazlanmış ve devlet kademelerinde istedikleri değişiklikleri yaptırabilir hale gelmişlerdir.

 

Anadolu isyanları tehlikeli boyutlara ulaşmıştır.

 

Yetkinliği bugünlerde yine gündemde olan Ulemanın etkisi sonucunda, Takiyettin'in rasathanesini yıktırmıştır ki Tycho Brahe'den daha hassas ölçümlerin yapıldığı bu rasathanenin din bilginlerinin karşı çıkması sonucu yıkılması, akıl ve bilimin ne denli devre dışı bırakılmış olduğunun kanıtıdır.

 

1. Ahmet döneminde Sadrazam Kuyucu Murat Paşa, Celali isyanlarını aldığı çok sert önlemlerle bastırmıştır. (Murat Paşa'ya kuyucu denmesinin nedeni, yakaladığı isyancıları kuyulara attırmasıdır.) 1. Ahmet, 14. Osmanlı padişahı olarak 14 yaşında tahta çıkıp 14 yıl hüküm sürmüştür. Kanuni'den bu yana, devlet işleri ile en çok ilgilenen padişahtır.

 

1. Ahmet dönemindeki en önemli değişikliklerden biri, Fatih döneminden beri uygulanan, babası tarafından ise en acımasız noktaya kadar kullanılan şehzade katli sisteminin değişmesidir. Yapılan değişiklikle saltanat sülalenin en yaşlı erkek üyesine geçmeye başladı.

 

Bu dönemde ayrıca, yürürlükte olan Osmanlı yasalarını yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemeleri Kuyucu Murat Paşa yönlendirmiştir.

 

Bu iki değişiklik, şüphesiz ki devleti eski gücüne getirmeyi  amaçlıyordu. Ancak, kötüye gidişin nedeni, doğru olarak saptanamamıştır. Bu nedenle, beklenen olumlu gelişme sağlanmadı.

 

1. Ahmet'in ölümünden sonra tahta geçen kardeşi 1. Mustafa, sancağa çıkmamış, 14 yıl boyunca saraydaki bir odada hapis tutulmuştur. 1. Ahmet'in vefatından sonra tahta çıkarılmış, ancak uzun hapis yaşamından kaynaklandığı düşünülen dengesiz hareketleri nedeniyle 3

ay sonra tahttan indirilmiş, yerine Osman geçmiştir.

 

Genç Osman, tam anlamıyla yenilik hareketlerine girişen ilk Osmanlı padişahıdır. 1. Ahmet'in oğludur. Şehzade katliamı yasak olduğu için öldürülmemiştir.

 

14 yaşında tahta çıkan Osman, planlarını uygulayacak bir sadrazam bulamamıştır. Tahta çıkar çıkmaz devlet erkanı içindeki yetkilileri değiştirmiş, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislamdan almıştır.

 

1620-21 arasındaki Lehistan seferinin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeni olarak askerin gayretsizliğini görmüştür. Askeri alanda bazı değişiklikler yapılması fikri buradan doğmuştur.

 

Ordu, saray, harem ve ilmiye teşkilatlarının yeniden yapılandırması, yeni kanunlar çıkarmak gibi fikirleri vardı. Askeri alandaki yeniliklere yeniçeri ocakları son derece karşı çıkıyordu. İlmiye sınıfı ise şimdilik sesini çıkartmıyordu.

 

Halep, Şam ve Mısır'dan, padişaha sadık yeni bir ordu teşkil edilmesi için ilgili beylerbeyleri ile gizli bir çalışma sürdürmekteydi.

 

Ancak, fikirlerinin güvenilir(!!) danışmanlarıyla paylaşıyordu. Bu tedbirsizliği, sonunu hazırladı.

 

Oğlu Mustafa'nın tekrar tahta çıkmasını isteyen Handan Sultan'ın marifetiyle, yeniçeriler ayaklanarak sarayı bastılar. Yeniçeri ve sipahileri ikna edemeyen Osman tahttan indirildi, yerine tekrar 1. Mustafa, kendisi hiç de istemediği halde padişah oldu. Sultan Osman'ın ne kadar dirayetli olduğunu bilen isyanın elebaşıları padişahın öldürülmesi gerektiğine karar verdiler. Önce Orta Camiinde kementle boğulmaya çalışılan Osman, daha sonra götürüldüğü Yedikule'de 8 cellada karşı mücadele etmiş, ancak veziriazamın nezaretinde(!) boğularak şehit edilmiştir.

 

II. Osman'ın öldürülmesi, Osmanlı tarihinin en acı olaylarından biridir ve maalesef Kanuni'nin oğlu Şehzâde Mustafa olayı gibi tarihin akışını değiştirmiştir. II. Osman, bir zamanlar Osmanlı Devleti'nin yükselmesine sebep olan yeniçeri teşkilâtının artık çürüdüğünün farkına varmıştı ve bu gerileme sebebini ortadan kaldıramadan vefat etti.

 

Osman'ın yerine geçen 1. Mustafa, 1.5 yıl sonra, 1623'de fetva ile yine tahttan indirilmiş ve yerine 1. Ahmet ve meşhur Kösem Sultan'ın oğlu olan 4. Murat yalnızca 11 yaşındayken tahta çıkmıştır.

 

Gerileme döneminin ilk yarısına bakıldığında, devlet işleri ile ilgili olmayan, bu nedenle geri planda kalmış "mirasyedi" padişahlara rastlıyoruz. Bu dönemde bazı veziriazamlar, giderek idari beceri konusunda padişahların önüne geçecektir. Dönemin başındaki Sokullu ile 1. Ahmet dönemindeki Kuyucu Murat Paşa, buna örnek teşkil etmektedir.

 

Padişahların devlet işlerinden uzak, yetersiz ve zayıf olmaları, saraydaki hırslı kadınların rahatça ve aşırı derecede devlet işlerine karışmasına neden olmuş, bunun sonucunda devlette hızlı bir çürüme gerçekleşmiştir. Çürüme, orduya ve halka da bulaşmış, sorunlar kronikleşmiştir.

 

Sistemin çürümüş olduğunu ilk gören Genç Osman ise, değişiklikler nedeniyle zarar göreceği kesin olan kesimlerce "imha edilmiştir."

 

Genç Osman'ın yerine geçen 1. Mustafa, 1.5 yıl sonra, 1623'de akli dengesinin yerinde olmadığına dair alınan fetva ile tahttan indirildi ve yerine 1. Ahmet ve Kösem Sultan'ın oğlu olan 4. Murat tahta çıktı. Tahta çıktığında yalnızca 11 yaşındadır.

 

4. Murat, imparatorluğun en korkulan ve en kanlı padişahıdır. Saltanatın ilk 8 yılında annesinin ve sadrazamların gölgesinde kaldı, ikinci yarısında ise kanlı ve acımasız bir iktidar sürdürdü.

 

1633'de İstanbul'un büyük bölümüne zarar veren Büyük Cibali yangınından sonra, tütün ekmeyi ve içmeyi yasakladı. Bu olaydan sonra çıkan dedikoduları engellemek için içkiyi de yasakladı, meyhaneleri yıktırdı. Sokakta fenersiz dolaşanları, bacasından tütün kokusu gelenleri dahi idam ettirdi. İstanbul'un sokaklarında her sabah boğulmuş veya kafası kesilmiş bir çok ceset oluyordu. Aynı katı tutumu rüşvet ve yolsuzluğa karışanlar için de uyguluyordu.

 

Yasak olmasına rağmen, 5 şehzadeden 4'ünü öldürttü. Sonuncuyu öldürtmeye ömrü yetmedi. Bazı kaynaklarda son şehzade İbrahim'in katlini emrettikten sonra komaya girdiği yazar. Hanedan'ın son erkek üyesi olan İbrahim katledilmemiştir.

 

Neyi ne zaman ve neden isteyeceği belli olmayan bir kişiliği vardı. Örneğin, şair Nef'i'den Bayram Paşa için bir hiciv yazmasını istemiş, yazılan hicvi çok beğenmiş olmasına rağmen, "bir daha böyle şeyler yazmayacağına dair yemin etmiştin" diyerek Nef'i'yi Bayram Paşa'ya teslim ederek idam ettirmiştir.

 

Öte yandan, Genç Osman'ın intikamı için ayaklanmış olan Abaza Mehmet Paşa'yı, kişiliğini ve mertliğini takdir ederek Bosna Beylerbeyi yapmıştır.

 

Bazı idamlardan sonra "Aslında iyi adamdı. Yazık ettim" demiştir.

 

Anadolu'daki Celali İsyanları’nı şiddetle bastırmaya çalıştı. Bu dönemde yaklaşık 20,000 eşkıyanın öldürüldüğü söyleniyor. Tabii bunca kurunun arasında bazı yaşların da yanmış olduğu kesindir.

 

İçki yasağına rağmen, kendisi içkiye çok düşkündü. Verdiği emirlerden biri, "akşamları, ben içkiye başladıktan sonra verdiğim idam kararları infaz edilmeyecektir".

 

1640 yılında 29 yaşındayken girdiği alkol komasından çıkamayarak ölünce, yerine 25 yaşındaki kardeşi Şehzade İbrahim geçti.

 

İbrahim, kendisini tahta çıkmak üzere odasından almaya gelen erkana karşı, öldürüleceği korkusuyla direndi ve Murat'ın cesedini görünceye kadar odasından çıkmadı.

 

Kösem Sultan, oğlu İbrahim'in de öldürülmesinden korktuğu için onu sarayın ışık görmemiş dehlizlerinde ve buzhanelerinde saklayarak korumuştur. Bu ölüm korkusu nedeniyle, ruhsal dengesi ciddi şekilde bozulan İbrahim, saltanatı sırasında deliliğe yakın davranışlar sergilemiş, devlet idaresiyle hiç bir şekilde ilgilenmemiş, kadına düşkünlüğü ve onlara karşı zaafından kaynaklanan masraflar nedeniyle hazine tükenme noktasına geldi. Topkapı Sarayı’nı samur ile kaplatma merakı nedeniyle, akıl almaz alımlar yapılmıştır. Bu dönemde Rusların getirdikleri samur ve kehribar, Aksaray'da kurulan pazarlarda 10-15 katı bedelle satın alınmıştır.

 

Bu dönemde, devletin hemen hemen bütün kaynakları haremdeki kadınların hoş tutulması için harcanmıştır.

 

Bu tarihten sonra tahta çıkan tüm padişahlar İbrahim'in soyundan gelmektedir.

 

1648 yılında Şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirildi, aynı gün 33 yaşında öldürüldü.

 

Yerine 6 yaşındaki 4. Mehmet tahta çıkartıldı.

 

Kendisini devlet işlerinden uzaklaştırdığı için oğlunun idamına dahi göz yuman Kösem Sultân, 6 yaşındaki torununu tahta geçirmekle, istediğine kavuşmuştur. 4. Mehmet, Ertuğrul Gâzî, Osman Gâzî ve Kanuni'den sonra en uzun süre tahtta kalan Osmanlı padişahıdır ve 39 yıl tahtta kalmıştır. Ava merakı sebebiyle Avcı Mehmet de denir.

 

4. Mehmet’in saltanatı 4 döneme ayrılabilir.

 

İlk dönem 1648 ile 1651 yılları arasındaki bölümdür. 1651 yılında Kösem Sultan öldürülünceye kadar geçen sürede, Mehmet sadece olayları izledi. Zaten yalnızca 9 yaşındaydı. Bu dönemde ülkeyi Kösem Sultan ve ağaları yönetmişti. 1648-1651 arasında İstanbul'da sürekli ayaklanmalar yaşandı. Sipahiler ile yeniçeriler bir çok kez çatıştı.

 

İkinci dönem 1951-1956 arasıdır. Bu dönemde saltanat vekilliğinde anne Turhan Hatice Sultân vardı. Devleti soyan ağalar saltanatı sona erdi. 39 ağa idam edildi. Tamamen iflas noktasına gelen devlet hazinesine bir ayar verilmek üzere, malî konularda tam yetkili olmak şartıyla, 1652 yılının Haziran ayında Tarhuncu Ahmet Paşa sadarete getirildi. Tarhuncu Lâyihası diye meşhur olan bütçesini hazırladı. Dertlere çare olamayınca, 1656 yılına kadar 10'a yakın sadrazam değiştirildi.

 

Tecrübeli müşâvirlerinin şiddetli tavsiyeleri ile, devleti tek başına idare etmek ve Vâlide Sultân işe karışmamak şartıyla, tecrübeli ve yaşlı vezir Köprülü Mehmet Paşa, Eylül 1656'da sadrazamlık makamına getirildi. Artık Köprülü'ler devri başlıyordu.

 

Üçüncü safha, Osmanlı Devleti'ne rahat bir nefes aldırtan Köprülü'ler devridir (1656-1676). Bu dönemde aynı aileden iki sadrazam iktidara gelmiştir. Köprülü Mehmet Paşa (1656-1661) ve oğlu Fâzıl Ahmet Paşa (1661-1676).

 

4. Murat'ı kendine model alan Köprülü Mehmet Paşa, Kanuni devrini yeniden yaşatmıştır denilebilir. 31 paşanın idamıyla sonuçlanan bir isyanı bastırdı ve Anadolu'da Celâli isyanlarının sonunu getirdi.

 

Dördüncü dönem, 1676-1683 yılları arasındaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa devridir.  Osmanlı tarihinin en ağır yenilgisi olan 2. Viyana kuşatması  bu dönemde yaşanmıştır.

 

Viyana bozgunu ile Karlofça Antlaşması (1699) arasında geçen 15 yıl Osmanlı Devleti için felâket seneleridir.

 

Liyakatsiz devlet adamlarının elinde perişan olan devletin hali 4. Mehmet'i hasta etmişti. Köprülü ailesini iktidardan düşürdüğü için Padişahtan rahatsız olan Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa ve benzeri devlet adamlarının gayretleriyle 1687 yılında tahttan indirildi ve fakat idam edilmedi. Yerine 2. Süleyman tahta geçirildi.

 

4. Mehmet 1693 tarihinde 50 yaşında vefat etti.

 

Kendisine Avcı Mehmet lakabını verdirten av düşkünlüğü dışında, hiç bir kötü alışkanlığı yoktu. İçkiyi Osmanlı ülkesinde şiddetle yasaklamıştı. Kahvehâneleri kapatmıştı. Kendisi beş vakit namazını cemaatle kılıyordu. Kısa bir süre tahsil görebildiği için diğer Osmanlı Padişahları gibi âlim değildi.

 

2. Süleyman, 45 yaşında tahta geçtiğinde ülke iç ve dış sıkıntılarla uğraşıyordu.

 

İçeride devletin yaya kuvvetleri olan yeniçeriler ve süvari kuvvetleri olan sipahiler, bir kısım devlet adamlarının görevden alınması bahanesiyle isyan halindeydiler. İsyan hareketleri neticesinde, bazı elebaşıları  istedikleri makamlara tayin edildiler.

 

İçerideki bu kargaşayı fırsat bilen düşman da dört cepheden Osmanlı Devleti'ne saldırıyordu. Avusturya, Almanya, Venedik ve Ruslar dörtlü müttefikler halinde Osmanlı topraklarına saldırıyorlardı. Her sene bir sadrazam ve serdâr değişikliğine gidiliyordu.

 

Bu dönemin etkili ismi, Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa'ydı. Onun yönetim becerileri sayesinde kaybedilen bazı topraklar geri alınmış olsa da, çürümüşlük artık çok ilerlemiş olduğu için devlet yönetiminde kalıcı ve etkili değişiklikler yapılamadı.

 

2. Süleyman, tahta çıktıktan yalnızca 4 yıl sonra, 1691'de, Almanya seferine çıkmak üzere geldiği Edirne'de 49 yaşında ölmüştür.

 

Yerine, küçük kardeşi 2. Ahmet 48 yaşında tahta çıkarılmıştır.

 

2. Ahmet dönemine savaşlar damgasını vurdu. Devlet meseleleri ile kardeşleri Süleyman ve Mehmet'ten daha fazla ilgili olan padişah, 1695'te 52 yaşında öldü. Saltanatı yalnızca 4 yıl sürdü.

 

2. Ahmet'ten sonra tahta 4. Mehmet'in 31 yaşındaki büyük şehzadesi 2. Mustafa çıktı. 4. Murat'tan sonra tahta çıkan padişahların en liyakatlisi, en alimi ve en bilgilisiydi. Aslında babası 4. Mehmet'ten sonra tahta çıkması daha hayırlı olurdu. Ancak, "saltanatın, ailenin en yaşlı erkek üyesine geçmesini" emreden hükümler nedeniyle, ancak amcalarından sonra tahta çıkabilmiştir. Kendisi, ordunun başında sefere çıkan son padişahtır.

 

Avusturya üzerine 3 sefer yapıp ilk ikisini kazanmıştı, ancak gerileme döneminin başlangıcı kabul edilen Karlofça anlaşmasını imzalamak zorunda kalacağı son seferde, Osmanlı tarihinin en ağır yenilgilerinden birini aldı. Bu savaşta 15,000'e yakın asker öldü. Almanların eline geçen hazine de son derece değerliydi.

 

Karlofça antlaşmasıyla, siyasi açıdan Avrupa'daki Osmanlı hakimiyeti sona erdi. Bu tarihten sonraki savaşlarda, Osmanlı, ya kaybettiği toprakları geri almaya ya da yeni topraklar kaybetmemeye çalışacaktır.

 

Devlet otoritesi yine yoktu. İsyanlar tekrar başlamıştı. Yozlaşma, rüşvet, adam kayırma yine devam ediyordu.

 

2. Mustafa, has altın, gümüş ve bakırdan kesilen madeni paraların, Mısır'da kesilen düşük ayarlı paralarla değiştirilmesi suretiyle yapılan para kaçakçılığını engellemek için, tuğralı "Cedid sikke" "Cedid kuruş" (Yeni Kuruş) bastırdı. Bu paralar sayesinde, fiyatlar oldukça durulduysa da, enflasyonun önüne geçilemedi.

 

2. Mustafa, 1703'te, İstanbul'dan yürüyüşe geçen 80,000 kişinin katıldığı bir ayaklanmayla tahttan indirilmesinden 4 ay sonra Edirne'de öldü.

 

Duraklama dönemi padişahlarının, neler yaptığını da inceleyince, 1579-1699 arasındaki 120 yılın nasıl geçtiğini gördük.

 

120 yıl, çok uzun bir zamandır.

 

Bu dönemin kayda değer hiç bir şey yapılmadan harcanmasının nedeni, yönetimin yetersiz kişilerde olmasıdır.

 

Bu dönemde sadrazamların, padişahların üzerinde bir yönetim becerisi sergilediğini görüyoruz. Öyle ki bu dönemin sadrazamları, padişahlarından daha meşhur.

 

Şehzade cinayetlerinin, hanedanın yok olmasına bile neden olabilecek bir uygulama olduğunu, ancak "ailenin en yaşlı erkeğinin tahta çıkması" uygulamasının da, kısa süreli saltanatlara neden olduğunu ve nitelikli olan kişilerin zamanında tahta çıkmasına engel olduğunu da görüyoruz.

 

Keşifler sonucunda elde edilen sömürgelerden gelen altın nedeniyle Avrupa paraları değer kazanırken, Osmanlı sikkesi değer kaybettiği için enflasyon akıl almaz boyutlardaydı.

 

Değişen ticaret yolları ticaret gelirlerini azalttığı gibi, bu dönemin sonlarına doğru ihracat da yasaklanmıştı.

 

Ordu, ayaklanmaktan savaşamaz durumdaydı.

 

Eğitim, akıl ve fenden uzaklaşmaya başlamış, öğretmenler ise niteliksizdi.

 

Devlet yönetimi, kapris, hırs ve çıkar hesaplarına göre yapılıyordu.

 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Osmanlı İmparatorluğu, 1703'de hala dünyanın en güçlü devletiydi. Ancak, bir çok unsur tarafından ısırılmaktaydı. Üstelik Avrupa'daki ufaklar hızla ve akıllıca çalışıyorlar ve güçleniyorlardı.

 

Devletlerin, tıpkı insanlar gibi, boşa vakit geçirmek gibi bir lüksleri yoktur. Gelişmeleri yöneten devletler, dünyadan daha büyük bir pay alırlar. Değişime, gelişime ve yeniliklere açık olmak, hayatta kalmak için zorunludur.

 

Aksi taktirde, duraklama gerilemeye, gerileme de çöküşe döner.

 

Bugün Türkiye'de yaşanan sorunların bir çoğu, gerileme döneminde başlamıştır. Ancak, gerileme döneminde yaşananların ve yapılması şart olduğu halde yapılamayanların altında, duraklama döneminin boşa harcanması yatmaktadır.