|
Önce,
karşısında uzanan yeşil dağlara baktı; sonra, maviliğin o doruk noktosı,
sonsuzluk hissi uyandıran, koca göğe. Öyle ki; sarhoş oldu çektiği nefesle.
Kafasını aşağıya doğru eğerken, başı döndü, afalladı. Yüzünde ansızın bir
gülücük belirdi, umursadıklarını artık umursamayan, belki de vazgeçmiş
birinin, nedensizliğine, cevapsızlığına ve ölümüne karşı gösterdiği, son bir
alaylı gülüştü bu. Aşağıya, o derin boşluğa doğru bakan gözlerini, biraz sonra
kapadı. Botlarını giymişti o gün. Aslında havada yağış yoktu, çok soğuk da
değildi. Alışkanlığındandı belki, dağlara çıkarken botlarını giyerdi.
Gözlerini açtı, boşluğa baktı, yüzlerce metre yüksekteydi; bir zamanlar kamp
yaptıkları, büyülü kanyonun tepesinde. Botlarına baktı, solmuş rengi, açık
kahverengine dönen botlarına...
İçi
daralmıştı, artık hastaydı o. Ümitsiz vakaydı, yanmıştı, kül olmuştu hatta.
Seçenekleri içinde kaybolmuştu o. Hiç bir zaman açık vermek istememişti
aslında. Hep bakardı aynaya, planlardı hayatını, mantıklı bulduğunu yapardı.
Son zamanlarda ise değerini çok şey yitirdi onun için. Garantisi yoktu ki, hiç
bir şeyin. Neden yaşıyordu? Neden? Bu soru, cevaplarını bulamadığı onlarca
soru içinde, en önemlisiydi onun için. Neden yaşıyorduk? Gördü ki, insanlar
birbirlerine çok benziyorlar. Arada ki farklar sadece ayrıntılar. Dedi ki
“göfret gibiyiz hepimiz..Evet, gofret gibi...Bakkal rafındaki gofretler gibi,
belki aromalarımız ve ambalajlarımız farklı ama, hepimiz birer gofretiz.
Gofret!” Yine bir gülüş yalnız alaylı değil bu sefer. Acır gibi, bir şeylere
acır, kendine acır gibi...Ve sanki gözlerinde, derin bir öfke...
Sanki...
Bir
an, bir an koşmak, arabaya atlayıp gitmek, gaza basmak, son hızla yetişip,
sadece bakmak istedi... Sadece gözlerine bakmak... Seni seviyorum, seni
özlüyorum vs...
Anlatmak, konuşmadan, sadece gözlerinin içine bakarak...Gecikmiş bir istekti
bu aslında, yine de denemek! Sonu belli olsa da, son kez kendini haykırmak,
bağırmak, sadece gözlerine konuşmak, sadece gözlerine, haykırmak, ah keşke!
Geç olmasaydı keşke!..
Arkasını döndü, ordaydı işte araba, koşacak gibi oldu. Sonra yine bir an
durdu. Uzaktı yol, çok uzaktı. Yaşamak için bir neden bulamayan biri için
ızdırap vericiydi yol. Yine de bir şey attı ileri, gitmek istedi, o an onu
bulmak istedi, yakalmak istedi, hazırdı, yol
dert değildi. Durdu. Gitse de bulabilecek miydi? Şimdi kim bilir nerelerdeydi.
Evinde miydi? Yoksa o bahçenin içinde mi? Belki de, sahte hayatına devam
ediyor, kim bilir kimlere, boşuna bir çabayla anlatmaya çalışıyordu kendini.
Gitse. Değer miydi? Değerdi. Ya bulamasaydı. Garantisi yoktu ki. Düşündü.
Biraz ötede ki arabaya baktı, hatırladı; anahtarı fırlatıp atmıştı. Arasa
bulurdu belki, herhalde etrafta bir yerlerdeydi. Anahtarı bulmaya, sadece
gözlerine bir kez daha bakmak için onca yolu tepmeye, sadece gözleri için,
anlamsız olsa da hayatını hemencecik orada bitirmemeye değer miydi?
Değerdi. Gitse miydi? Hala gözleri arabada, yüreği fırlayacak, çünkü o geldi
aklına, gitse...
Hali
yoktu, yorgundu. Oysa her zamanki gibi yeterince, hatta fazlaca almıştı
uykusunu. Yine de hali yoktu, şarjı dolmamak üzere bitti sanki. Gitse, gitse,
binse arabaya. Hali yok ki! Son kez ama son kez görse... Boşver, boşver,
boşver...
Güzel
bir gün, o kadar güzel ki, çiçekler rengarenk. Yemyeşil çamların ferahlatıcı
kokusu... Hayat ne kadar güzel Allah’ım! Gökyüzü ne güzel. Tepelerin ardına
doğru düşüyor güneş, güzel bir akşam üstü. Ilık ılık esiyor rüzgar. Şarkılar
söylüyor kuşlar, kelebekler bile aşık olmuş. Gülümsedi, hayat ne güzel!
Tüm
o kargaşadan uzakken, yaşamak ne güzel! Burada insanlar yoklar! Korna sesleri
ya da dilenen kirli çocuklar da yok! Dost dediklerin yok! Düşmanların yok!
Mutsuzluk yok, dinginlik ve huzur var... Gülümsemeye devam etti, etrafına
bakarken, gözleri arabaya çarptı, yeniden. İrkildi, yüzündeki gülücük
kayboldu. Aklına binip dönmek geldi, yaşayışına kaldığı yerden devam etmek. Ne
de olsa artık güzeldi hayat. Kuşlar, böcekler, çicekler, derken; mutlu olmuştu
ya sonuçta. Hayatın ne kadar yaşamaya değer olduğunu, tekrar görmüştü. Artık,
vakit de geç oldu, gidebilirdi. Her şekilde, bazen ne kadar sıkıcı olursa
olsun, gördü ki biraz uzaktan bakınca hayat aslında, güzeldi...
Dönmek
mi? Onun amacı belliydi aslında buraya gelirken, yol da çok uzaktı zaten...
Yanlış
anlamayın, kuşların, böceklerin ve diğer güzel şeylerin var olması yaşamak
için çok da önemli sebepler, değildi onun için. Hayat ne güzel demişti ama,
beş dakika sonra, anlatamadığı bir keder, yine içini kaplamıştı. Hastaydı,
ümitsiz vaka...
Üstündekileri çıkardı, sonunu hazırlamak için...
Çıplak
ayakları, küçük küçük damlamaya başlayan yağmurla, çamurlaşan çimenlere
basıyordu. Yağmur, ritmik bir biçimde, devam ediyordu, yağmaya. Saçları
ıslandığından, ağırlaşmıştı, uçuşmuyordu, rüzgarda.
Sigarasını yaktı. Artık koyu gece mavisi renginde sert bakışlıydı bulutlar.
Bulutlara gülümsedi. Sinirlendi bulutlar, fırtına çıkardı. İlginçti bu,
yukarıya bakıp tekrar gülümsedi. “Hep bir şeyler çıkarırsın” dedi, muzurca bir
ifadeyle. Yağmur hızlandı, aniden karardı hava. Daha yarısına gelmeden son
nefesini çekti, sigarasından. Söndü sigara, ıslandı ve söndü. Önce
davrandığını düşünerek mutlu oldu, yukarıya bakarak muzurca gülümsedi yine.
“Senden hızlıyım” ...
Hızlı
olsa da neye yarardı ki aslında? Geç kalmıştı o çoktan, bir çok defa geç
kalmıştı. Hayatı için, kendisi için, mutlu olmak için...
Yağmur, hava soğuk. Bedeni morarıyordu, ayaklarını bir birinin üstüne kapıyor,
farkında olmadan titriyordu. Giyemezdi artık hiç bir şeyi, üstündekileri
çıkartıp, uçurmuştu, boşuğa doğru bırakmıştı tek tek. Nasıl görüneceğini merak
etti, kıyafetlerini atarken, nasıl düştüklerini izledi. Kendi nasıl düşecekti?
Kıyafetlerin aşağı inişinden farklı olacağı kesindi. Gülümsemek istedi,
inadına! Yapamadı, hakim olamadığı çenesi zangır zangır titriyordu.
Dayanamadı, gülemiyordu, saklayamıyordu, yenik düştü en sonunda; gözyaşları,
yağmura karıştı. Islak yüzü, bir ölünün bedenine ait olabilecek kadar soğuk
olan vücudu, kaskatı oldu. Atlayacaktı, aşağıya ama, kör karanlığa baktı.
Ağlıyordu, ağzından anlamsız sesler çıkıyordu, hakim değildi vücuduna. O hep
sıcak bir yatakta ölmek istemişti oysa, bu onun istediği son değildi. İstediği
son değildi ama kendi sonuydu. Kendi kurgusuydu tamamen. Bir isyandı belki de,
sıkılmıştı, hep mutsuzdu ve artık bunu sonlandırabilirdi. Atlayabilirdi, yok
olabilirdi, ecel mecel değil, azrail falan da değil, kendi isteyerek. Kimse
dokunmadan, kendi isteği, kendi acısı, kendi seçeneği, kendi sonu..!Bu zamana
kadar kendi için yapmadığı bir çok şeye karşılık, kendi için hazırladığı
sonu...Final...Kendi yönettiği, son bölüm...
Geri
dönüşü olmayan bir yoldu bu...
İntihar, kaçış... Herşeyin, son bulması...Bir daha olmayış...
Bir
daha olmadı. O geceden sonra bir daha nefes almadı. Ardından, sevdikleri,
sevenleri, sevmedikleri, sevmeyenleri, bir çok insan. Hepsi merak etti,
özledi, hepsi korktu, hepsi “nerede” dedi. Hani o, gözlerine bakmak istediği
varya, en çok da o... Hiç habersiz, sesiz sedasız, yönetmen olma sevdasına
çekti, gitti!
Buldular cesedini, mosmor, kaskatı, ölümünden üç gün sonra...
Paramparça değildi, sadece kargalar deşelemişti. Atmamıştı boşluktan kendini,
kan yoktu hiç bir yerinde bu yüzden.
O
gece dönmek istedi, sigarasını yere attıktan sonra almıştı aslında bu kararı.
Ölmekten korkmuştu, karanlığa doğru atlamak istememişti. Sonunu göremediği
boşluk, içini ürpertmişti. Henüz, gözleriyle kendini haykıramadığını düşündü.
Sevdiklerini düşündü. Kelebeklerin aşkları, kuşların şarkısı geldi aklına. Bu
kez kuşlar, böcekler daha olabilir sebeplerdi, yaşaması adına. Dönmek istedi,
yeniden giymek giysilerini, arabasının anahtarlarını bulmak, binmek ve kaza
yapmadan gitmek için orta bir hızla arabasını kullanmak istedi. İstedi, çok
istedi, geceydi, soğuktu. Yaşama kararını, daha önce almalıydı. Bir şeyler
yapmak için; ölmemek için düşündü. Ağacın altına gitse, saklansa, soğuktan
biraz korunsa...Baktı vücuduna, çıplaktı ve nefret etti kendinden o an, hatta
utandı. Kahretsin! Yine geç kalmıştı, kahretsin yine! Yapamadı, öyle soğuk
oldu ki o gece, çiçekler bile soldu. Kelebekler öldüler, havadaki tatlı
esintiyi aldı, kaçırdı fırtına, o gece...
Dondu,
öldü...İntihar etmemiş oldu fena mı?
Bir
açıdan da, aptalın teki olduğu kanıtlandı, kararsızın, korkağın, şaşkının,
dengesizin teki...
Öbür
dünya varsa eğer gerçekten, demek ki ebedi cehennemlik değil. Çünkü intihar
etmedi. Sadece salaklık etti. Son pişmanlığın hiç bir şeye yaramaması her
zaman mı gerekli?
Elveda
diyemeden, son kez bakamadan, ne kadar şanslı olduğunu göremeden, nedensiz
olduğu için, hayatın gereksizliğine inandığı için öldü. Üstelik, çok saçma bir
şekilde, çıplak ve mosmordu cesedi, yüzünde hüzün vardı, gözleri uyur gibi
kapalıydı ama, dudaklarındaydı ölümü hissedişin ve geri dönemeyişin ifadesi.
Üstelik, hayatının hiç bir evresinde, kendi şartlarının, yönetmeni olamadan,
bitirdi oyununu. Atlasaydı, final kurgusu kendisine ait olacaktı, isyan etmiş
olacaktı. İsteyerek, iradesiyle yaptığı belki tek şey olacaktı...
Öldü,
girdiği yolun geri dönüşü yoktu, çünkü...
|