|
Kötü
bir güne uyandım. Her şey, herkes batıyordu.
Yemek
istemek için telefon açtım aşağıdaki kafeteryaya. Kadın lütfederek
konuşuyordu. Telefonu kapatırken en kibar halimle teşekkür ettim ona, sesi
biraz değişti cevap verirken.
Televizyonu açtım. Her yerde reklam vardı, hepsi zeka düzeyi yerlerde sürünen
yaratıklar için yapılmış gibiydi. Müzik kanallarına bakayım dedim, ağızlarında
anlayamadığım kelimeler geveleyen sırıtkan adamlarla karşılaştım. Bir
tanesinde kalmaya karar vermiştim. Her gün güneş doğar, yeter ki açık olsun
perdeler. Ancak sonra vazgeçtim, çünkü sırıtkan adam ağzını açtı. “Eveeet,
sevgili Şebnem Ferah burdaa perdeler derken tabi kiii gerçek bildiğimiz
perdeden bahsetmiyooo…”
Yemeğimi yedikten sonra dışarı çıktım. Yağmur yağıyordu, şemsiyem de yoktu. Bu
havada etrafta taksi de olmazdı. Yürümeye başladım. Birkaç dakika geçmeden
yanımdan hızla geçen bir araba yolun kenarındaki bütün suyu havaya sıçrattı,
ve tepeme yağmur yağdı!
Yavaşlamadı bile özür dilemek için. Ben de öylece kaldım.
Kendimi toparlayıp yürümeye başladım, karşı yoldan gelen bir kadın gözlerini
dikmiş, garip garip yüzüme bakıyordu. Nasıl sinir olurum ben buna! İnadına ben
de bakmaya başladım kadına. Tek kaşımı da havaya kaldırarak. Kadın yüzümdeki
ifadeden korkmuş olmalı ki hemen başını çevirdi. Çevirsin tabi.
Derslere girdim çıktım. Ukala kızın birine tokat atmak istedim. Sonra
vazgeçtim. Kendimi Modernleşme ve Sanayileşmeye kaptırmışken yeniden gerçek
dünyaya dönmek zorunda kaldığımda yağmurun dindiğini fark ettim. Amerika’daki
sıradan kahvecilerin Türkiye’de açılınca sosyetikleşip başkalaşım geçirmiş
versiyonlarının önünden geçerken günlerden Cuma olduğunu hatırladım. Etiler’de
Cuma gecesi… Bir sürü, bir sürü insan… İşim komiği, bunların çok azı
mekanların içindeydi. Restoranların, kafelerin önünde dikilip duruyordu
bazıları. Kimi birkaç taş bulup onların üstüne oturmuş, kimi arabasının
yanında poz verircesine duruyor, kimi café’ye girip bir masayı mesken edinmiş,
bir gözü dışarıda, konuşuyor. Tüylerimi ürperten şey ise hepsinin etrafta bir
kamera ya da sürekli onları izleyen dev bir göz varmışçasına kasılıp
durmaları, her hareketlerini planlı programlı yapıp, ihtişamlı ve havalı
göstermeye çalışmalarıydı. Benim saçlarım sapsarı ve fönlü değildi,
ayaklarımda sivri burunlu botlar ve elimde o minicik pahalı çantalardan yoktu
ya, hemen bakışları üzerimde kilitleyiverdim. En aldırmaz ama meydan okur
bakışımla hemen hemen hepsi benden birkaç yaş küçük bu genç
kızların/erkeklerin arasından geçtim ve hepsinden nefret ettiğimi fark ettim.
Yağmur yeniden çiselemeye başladı. İçten içe sevindim, deminki salaklar
kafalarını sokacak bir yere girmek zorundaydı. Saçları bozulacaktı hem de. Ne
feci! Dünyalarının yıkılması bu kadar kolay işte. Dünyaları henüz yıkılmamışsa
eğer, buradan çıkışta da şu boğaza nazır klüplere gider, sonu gelmeyen techno
müzik eşliğinde bir o yana bir bu yana salınır, etrafı “keser”, gecenin
sonunda da yüz milyonlarca hesap öderlerdi.
Uzun
zamandır çıkmasını beklediğim bir albümü Etiler’deki kasetçide bulamadım.
Akmerkez’e kadar yürümek zorundaydım şimdi de. Belki orada vardır. Akmerkez
yine formundaydı. 2-3 ünlü tip gördüm, salına salına yürüyorlardı kürkleriyle.
Kızlar, deminki cafe önü piyasasındakilerden de daha süslüydü. Hepsi 15-20
kiloydu sanırım, solaryuma ömür boyu üyelik kartları olmalıydı, ve en az benim
kadar somurtkandılar. Ben sadece bugünlük bu kadar memnuniyetsizdim ama.
Umarım… Albümü sormak için en alt kata indim, tabi ki gelmemişti. Bu kadar
yürüdüğüme değmeliydi ama. İçinde bulunduğumuz tüketim çılgınlığından kim
kaçabilirdi? Mango’ya girdim. İndirim günleri başlamıştı, ve sanırım bütün
İstanbul bunu anında duyup oraya akın etmişti. İçerisi muhtemelen 45 dereceydi
ve kasadaki sıra yılan gibi kıvrılıp soyunma kabinlerine kadar ulaşıyordu.
Girdiğim kapının karşısındakinden çıkarak dışarı attım kendimi. Seçici algıdan
mıdır yoksa gerçekten herkesin indirim günlerini değerlendirme hevesinden
midir bilmiyorum ama, dolanırken gördüğüm herkesin elinde bir Mango poşeti
vardı. Kim o sıcakta sırada kırk beş dakika beklemeye katlanabilir? Tabi ki
klimasız bir arabaya hayatta binmeyen kızlarımız.
2 kat
yukarı çıkıp kitapçıya girdim. Burası da sıcaktı ama en azından o kadar
kalabalık değildi. Tüm memnuniyetsizliğime rağmen, ilgimi çeken bir kitap
buldum ama bu diğer bir sürü şeye kin kusmamı engelleyemedi. Çok satanlar
listesindeki 10 kitabın 5 tanesinden nefret ettim mesela. Bir tanesi kuşlardan
kelebeklerden bahsedip, kitabın fiyatını aşağılara çekmiş, çoook çok satmayı
planlıyordu. Bir diğeri depresyondaydı. Aynı tonda, aynı uzunlukta sıkıcı
cümlelerle, edebiyat parçalıyor, komik istiareler yapıyordu. 3. kitap da tüm
dünyada satışları patlamış bir kitabın sırtından para kazanmayı amaçlar gibi,
onun konusu üzerine bir şeyler karalamıştı işte. Başlık kocaman, resimler
çarpıcıydı. Zeki yayınevleri…
Dergilerin
olduğu bölüme geldiğimdeyse midem bulanmaya başladı. Her hafta çıkan şu çok
satan dergilerimizdeki sömürü çabası artık beni mahvetmek üzereydi. Yapay
gündemler, güç merkezlerine yaranma çabaları; hem acı sos, hem de tatlı sos
koyalım; biraz türban, biraz seks; biraz doğu, biraz batı; biraz ciddi, biraz
yılışık; çok satalım, çok satalım!...
Uyuyana kadar somurtmayı kesmedim. Televizyondaki beceriksiz dizilerden,
sanatsal bir değer taşımayan entrika komedileriyle izleyici çekmeye çalışan
birkaç özel tiyatroya, her şeyi bildiğini sanan siyaset uzmanı taksicilerden;
birebir konuşurken başka, kalabalık bir ortamda bambaşka davranan erkeklere;
Beyoğlu’nu çukur ve çamurla dolduranlardan, yapay gündemler yaratıp esas
sorunları görmemizi engelleyen, haksız yere insanları suçlayan güçlere ve
medyaya kadar herkesten nefret ettim.
Nefret
ettiğim her şeye rağmen, benim de nefret ettiklerimle birlikte içinde
debelenip durduğum bu kovuktan çıkıp o büyük resmi görebilmeyi diledim.
|