|
Yazdıklarımı
elleriyle örtemeyecek! Söylemek yerine kelimeleri seçişimin nedenini
anladığında bana ZAGA diyemeyecek! Ben Ona her şeyden bahsetmeyeceğim ama O
aslında her şeyi anlayacak! Parayı, iktidarı, gücü ve aşkı... Her şeyi
anlayacak!
Tuhaf
bir kadın tuhaf bir adama aşık olmaz. Tuhaf bir adamda tuhaf bir kadına! Bak!
Sanki sana neyi anlattığını unutan ve sözlerine ilgisiz bir cümleden başlayan
çocuklar gibi cevap veriyorum! Büyümediğini ve hiç büyümeyeceğini biliyorum!
Seni tüm çocukluğunla tüm artçılarınla kabulleniyorum! Şu anda
Fedakar kadın modeliyim ben!
Baksana sana hükmüm geçmez! Belki de seninle yaşamaya çalıştığım şeyin hükmü
olmaz! Kim bilir, seni böyle yazan, beni sana ulayıp geçti! Ya noktada ya
virgülde ya da ve bence ünlemde kesişti seninle benim cümlelerimiz. Ve
Kaderci kadın modeliyim!
Senin
ilk kelimende başlıyor işkence. Sonuna kadar gidiyorsun. Durmak nedir
bilmiyorsun. Sana adam mı demiştim ben! Az mı demişim! Azaltmışım anlamını
affet beni. Sen hangi kitaba yazılsan sen kadar sayfa lazım baskıya. Kaç kere
“seni” çizsem bir yere o kadar da boya… Abartan kadın modeliyim şimdi de!
Bir
kadeh bir şey olmalı seni izlerken gözlerim. Bir satır bir şey kalmalı geceden
geriye seni gizlerken “gözlerin”. Çok mu gülüyorum söylediklerine? Hayır!
Bazen o kadar çekilmez ve o kadar işe yaramaz sözler ediyorsun ki insanın alıp
başucuna koyası geliyor! Söylediklerini dudak bükerek izliyorum! Peki ama
neden? Neden hep aynı günde aynı noktada aynı kadeh farklı alkol tadıyla sana
bakıyorum! Ateşi düşürülmeyi bekleyen bir çocuk musun ki başındayım tüm gece?
Ayağa kalkamayan bir yatalak mısın ki yanındayım? Zehirli bir adamdan başka
bir şey değilsin aslında! Hakaret mi bu? Sen öyle say! Senin tercümende yazmak
lazım! Ve şimdi Alttan alan kadın modeliyim !
Tüm bu
kadın rollerini reddetmek gerek oysa. Okullarda zorla beynimize tıkılan o
saçma sapan integral soruları gibi her şeyi, tüm kadınsı ya da erkeksi
rollerini reddetmeli insan! Hadi seninle de dertleşelim. Hoşgöreceksin beni.
Bu aralar herkesin yarasına bant olmak gibi bir görevle kutsandığımı
sanıyorum. Doktoruma sordum “nedir bu halim?” diye. Ne desin adam, hayranla
hoyrat arasında gidip geliyorsun sen dedi. Bir halt anladıysam ne olayım! Yani
anladım ki sonradan biraz hayata hayran biraz hayatıma hoyratmışım bu aralar.
Hoş gör işte. Ama bak anlatabilirsin. Bir adamın en çok hangi yatakta
sevişmekten hoşlandığını mesela. Kaç kadın sesinin o telefonları kapatmadan
önce sana hoyratlığı hatırlattığını! Ya da kaç kadının ve hatta kaç erkeğin
sana hayranlıklarına hayran kaldığını anlatabilirsin. Unutma ben tüm kadın
rollerine sahip ama tüm o rolleri senin sınırlarında reddetmiş bir kadınım!
Dinle! Duvarına astığın resme bir bak önce! Ben görmüyorum, sen biliyorsun
neye baktığını ama düşün. Ne kadarı yansıtıyor seni! İnsan duvarına astığı her
resimde kendine bakıyor gibi hissetmeli aslında. Bunu hiç böyle düşünmediğini
biliyorum. Çünkü herkesin senin aynan olmaya karar verdiği ve kendilerine has
tüm modelleri reddettikleri bir dünyada aynaya bakacak kadar miden kalmadığını
biliyorum!
Sana
planlanan cinayet senaryoları bile hep yarım kalmaya mecbur aslında. Çünkü
sende iz bırakmak zor! Sende ses duyurmak zor! Sende aşkı tutundurmak da zor!
Okan Bayülgen olmanla alakalı değil bu! Sadece sana yüklenen
sıfatların mitolojideki tanrılara yüklenenlerden hiçbir farkının olmaması
sorun! Oysa hata! O mitolojilerin hepsi bir palavra! Bir gün hiç kahkaha
atmadan izlemeyi denedim seni. Başardım da! Ama küçük bir hazırlık yapmıştım
kendime. Dedim ki o sadece Okan. He is simply Okan! Dedim ki: Kravatını çıkar
onun, gitarını bir kenara koy, üzerindeki tüm siyah takımları al ve kaldır ve
hatta dolabındakileri de yak gitsin! Işıkları kapat, müziği sustur, makyajını
sil, sahneyi boşalt, ayakkabılarını da koy bir kenara. Şimdi geride kalana
bak! Ya çok şey “var” olacak geride ya da “yok” olacak herşey. Seçim benim,
seni her zamanki gibi de izleyebilirdim. Ama hayal gücüme ihanet etmedim.
Artık
ekran benim! Sen de! Sende ki gerçek de!
Hem
neden saklanalım! Yaşımız saklambaç oynayamayacak kadar büyük değil belki ama
boyumuz kendimizi saklayamayacağımız kadar uzadı artık! Hem neden yakalanalım!
Çocukken ağlamanın bir ifade olduğunu söyleyenler büyüdüğümüzde bizi
ağlatanlar oluyorlar nedense. Hem neden ağlayalım! Aynı şeker kaplarını
saklamadık mı seninle? Sende seviyorsun “Çokomel” jelatinlerini tırnak ucunla
düzleştirip kitaplarının arasında saklamayı, sen de seviyorsun kahveyi
höpürdeterek içmeyi. Biliyorum ki sende en az benim kadar saçlarının
okşanmasından haz duyuyorsun. Belki ben senden daha şanslıyım, bir kamera önüm
yok. Bir telefon bağlantım yok! Yanımda gezeni kadın olsun erkek olsun bir
kalıba sokup başka hayatlara sunan yok! Ama biliyorum ki sen de hala çizgi
filmleri izleyerek gülümsemeyi biliyorsun! Hem neden değişelim! Aynı acılar
tarafından acıtılmıyor muyuz? İkimizin de vicdanı sokaktaki bir kedinin
kuyruğundaki tenekeyi çözebilecek kadar güçlü değil mi? Tamam vicdansız olmaya
çalışsak da bu hayata karşı direnişimizin bir rolü değil mi? Ama kimse
görmeden, annemizden dayak yememek için gizli gizli kim bilir kaç kere gecenin
ortasında kendi sütümüzden çalıp da bir hayvan besledik bahçemizde! Hem neden
direnelim! Sen böyle bir “adam” olduğun için hayata silahla tüfekle mi
saldırıyorsun. Sarhoş olma hakkını kendine çok mu görüyorsun? Sıradan bir
kadına aşık olmakla “sıranızdan” bir kadına aşık olmak arasında mı
bocalıyorsun! Seni kabullenmedim işte. Oh be! Hep aynı ekran, hep aynı
koltuk, hep aynı adam! Kendimi tekrarlamaktan sıkılmıştım oysa şimdi sen
varsın! Ekran aynı, koltuk aynı ama sen farklısın!
Ne
güzel bir dağ evinde olsak! Sen domates yetiştiren bir adam ben çay toplayan
bir kadın! Gülme bak! Klasik bir hayaldir bu ama neden hep hayal edilir
düşündün mü? Hayatın gerçeğe en yakın olduğu andır çünkü. Ya da şimdiye
bakarsak kurulabilecek en imkansız hayaldir. Ama ben kurdum işte. Balkonunda
domates yetiştirmeye kalkan biri için sence de fazla etkileyici bir hayal
değil mi bu? Evet evet sen de domates yetiştirmelisin. Kırmızı yakışmalı
mesela ellerine. Sonra bana dokunmalısın! Ruj lekesi kalmalı şehir
oğlanlarının yakalarında, sen beni kırmızıya boyamalısın. Bunu senden başkası
yapamaz biliyorum! Biraz çay demlemeliyim sana ve sen bana Kafka’yı
oynamalısın ve uyumam için Heinrich Böll okumalısın. Hayır! Sevmediğin bir şey
söylediğimde telefonu da kapatamazsın. Biz dağdayız unuttun mu? Köy evindeyiz.
Tüm hatlar kesik!!! Dayanmalısın!
Arkadaş olmalıyız! Ben seni böyleyken merak ediyorum işte.
Arkadaşımken, sevgilimken ya da düşmanımken değil!
Öyle
bir dağ evinde mesela! Ya da suyu akmayan bir köyde bir harabede. Nasıl ayakta
durduğunu görmek istiyorum! Nasıl doyduğunu! Nasıl üşüdüğünü, ellerinin
soğukluğunu! Yalnızlığınla nasıl başa çıktığını! 3 gün üst üste aynı gömleği
giydiğini ve nasıl koktuğunu duymak istiyorum!
“Basit” bir arabada direksiyona hangi kuvvetle tutunduğunu mesela! Frene hangi
yaşam sevinciyle ne kadar asıldığını, tanıdık birkaç ahbap mahallesinden geçip
geçmeyeceğini, geçtiğinde hissedeceğini, yön değiştirdiğinde kendinde
kaybedeceğini görmek istiyorum! Çok mu acımasızım sence! Fazla mı geliyorum
üzerine! Ama “sözlerin vicdanı yoktur” bilmelisin!
Benimle aynı geçim sıkıntısını hesaplayışını, ektiğin domateslerle
yaşayabileceğini görmeyi istiyorum. Aynı sokaklarda yürümüyor muyuz seninle
şimdide? O zaman da aynı sokaklarda koşalım istiyorum!
... Ve
bazen ekran değişiyor, hayallerime yeniliyorum, koltuğumda bir rahatsızlık
hissi! Bir puroyu seninle paylaşma isteği, aynı kokunun üzerimize sinmesi
gerektiği, karşında yan gelip kumanda hakimiyetine dur deme vakti!...
...Ve
yine toplanıyorum olduğum yerde...
Ekran
benim, koltuk benim, sen de! Sen de!
Bak!
Ne kadar güçlüyüm aslında! Sana duvarındaki tabloda kendini görmeni söyledim!
Etrafındaki kırık aynalarla kalbini çizip canını yaktım, içinden geçmeyi
öğrendin hepsinin! Saklambaç oynamak için boyunun farkına varmanı, sakladığın
“Çokomel” kaplarını hatırlayıp kitaplarının arasından çıkarmanı ve en sevdiğin
sayfada kalan çikolata kokusunu koklamayı hatırlattım! Seni “kendi” ekranımda,
kendi kumandamda, kendi koltuğumda ağırladım! Umduğunu değil bulduğunu sundum!
Bak!
Ne kadar güçlüyüm aslında! Kapında yatmadım, sana tapmadım, hayranın değilim.
Hem neden tapayım! Seni aldım bir dağa kaçırdım! Bir köy evine kapattım!
Yakandaki tüm “kırmızı” ruj lekelerini görmezden gelip sana “kırmızı” domates
ektirdim. Sonra seni karşıma alıp Kafka oynayışını izledim! Biraz sonra uykum
geldi ve bana Heinrich Böll okumanı istedim. Arkadaş olduk! Sevgili olduk!
Düşman olduk! Her sınavı benden yana geçtin! Her soruma senden yana cevap
verdin. Sözlerin vicdansızlığına rağmen dinledin!
Dans
etmeyi unuttuk! Hadi kalk! Dağın tepesinde, bir köy evinde “Sarabande” dansı
yapalım! Ayağımızın altındaki tahtalar adımlarımıza göre hareket etsin. Acaba
nasıl kavrıyor elin bir kadının belini, gözlerin ne kadar uzun süre
bakabiliyor bir göze ve ne kadar uyumlu ayakların bir kadının topuksuz
ayakkabılı hallerine!
Bir
şarkı geçsin içimizden dans ederken.
Başlasın mesela; “Vivace!!!” Yani “Canlı!”
Senin
sesine alışsın sesim, benimkine alışsın sesin ve bir sonraki satıra geçelim
“Allegro!!!”. Yani “Hızlı!”
Korunmasızlığının, rolsüzlüğünün, makyajsızlığının farkına var ve şarkı
soprano tonunda yükselsin “Con fuoco!!!” Yani “Ateşli!”.
Domates toplama vakti geldiğinde yorulsun sesimiz ve bitsin bestemiz “Morendo!!!”.
Yani “Usulca!”
...Ve
gece aydınlanıyor işte. Hayallerin uyku vakti geliyor! Sana daha cinayet
senaryosu yazacaktım oysa! Ama sen tüm sınavları verdin bu gece! “Against
all odds.”
Bak!
Ne kadar güçlüyüm aslında! Seni kendimde ağırladım bu sefer. Oysa isteseydim
seninle kavga ederdim. İnanamazdın bu yumuşak tonlarda şarkı söyleyip dans
eden birinin ayaklarını ezip geçişine. Vivace başlar Morendo diye de bitmezdi
kavga! Sana kırık aynaların her bir parçasını saplar dururdum. Kendini her
parçanla gör diye. Ama saçlarını kabul ettim, giysilerini yaktım, kameranı
aldım, alkışlarını susturdum, ekranı sana çevirdim. Hiçbir sözümü elinle
kapatamadın. Unutma tüm hatlar kesik!
Ve
sonu bu işte! Şimdi herşey seninle! Ekranını al, kameranı al, giysilerini giy.
Kravatını bağla! Gitarını çal! İstersen bir daha dağa çıkma, istersen “basit”
bir arabaya binmen gerekirse son süratle bir duvara çarp ya da ruj lekelerini
yakandan çıkarmak için uğraşma.
Ama
bir tek şey yap! Benim için değil. Domatesler için! Sarabande için!!!
Çocukken bir kez dinlediğim bir masalın peşinden kaç yıl koşmuşum ben farkında
olmadan. Hansel ve Gratel’i bilir misin? İşte o masal. Bir kez dinlemiştim
onu. Bir kez okumuştum kendi başıma. Lakin kimse anlatmamıştı da. Her şeyi
nasıl kendim yaptıysam masalımı da kendim okumuştum kendime. O gün bugündür
yaşadığım her acıya ekmek kırıntısı bırakmışım kendimi kahraman zannedip.
Masalın sonunu getirememiştim, uykuya dalmıştım okurken. Şimdi hala bilmiyorum
sonunu. Öldüler mi cadıya kanıp, kurtuldular mı Tanrı’yı anıp bilmiyorum ve
bilmek istemiyorum. Kendim yaşayacağım sonunu masalımın. Ama hiçbir çocuk
masalımı okuyup da acılarına ekmek kırıntısı bıraksın istemiyorum. Çünkü
biliyor musun; sen o acılara dönmek istemedikçe bıraktığın kırıntıları
toplayıp dahası var mı diye tepene üşüşen bir sürü karga oluyor. Hiçbir çocuk
yaşasın istemiyorum bunu! Kimse içindeki çocuğu yitirmemeli!
Hiçbir
kadın içinden çocuk aldırsın istemiyorum!!!
Hiçbir
adam da!
İçindekine sahip çık! Domates ekerken sende gördüğüm çocuğa, dans ederken
sende hızlanan çocuğa, ekranın arkasında da önünde de aynı misketlerle oynayan
çocuğa...
Kürtaj
iyi bir şey değil! Hele de aldırdığın bir çocuksa!
...Ve
sana aşık değilim! Biraz hayran biraz hoyratım o kadar!”
|