|
Bir
Oliver Stone filmiydi Büyük İskender. “Annemin
soğuk yüreğine sıkışmışım” diyordu bir sahnede genç ve başarılı komutan.
Annesinden ölesiye nefret ederken, bir o kadar da düşkünlük hissediyordu
annesine karşı.
“Kadınlardan kork” diyen annesi miydi onu biseksüelliğine iten?
Annesinin kafasının içine kazıdığı sinsilikleri miydi İskender’e şüphelendiği
herkesi gözünü kırpmadan öldürten?
“Sen,”
diyordu annesi sürekli, “sen, bir kralsın ve öyle davranmalısın!” ve bir
sahne vardı filmde İskender’in gururla söylediği sözlerin olduğu, yıllardır
beynime kazınan:
“Korkuyu fetheden, ölümü fetheder!”
Filmin
sonlarına doğru, Hindistan’ın balta girmemiş ormanlarında, sekiz yıl boyunca
savaştan savaşa koşmaktan yorulmuş ordusuyla yeni bir mücadeleye doğru
ilerliyordu İskender. O sırada yerleri gökleri inleterek ilerleyen filleri
gördüğünde ne olduğunu anlayamadı çünkü
ömründe ilk kez fil görüyordu! Ve dehşete düşen ordusunun önünde küçüklüğünden
beri sahip olduğu atın kulağına fısıldadı:
“Son
bir kez!”
Hiçbir
at, o an şahlanan İskender’in atından daha hızlı ve hiçbir yürek, o an kabaran
İskender’in yüreğinden daha cesur olamazdı. Ölüme gidiyordu son kez
derken. Ve evet,
Büyük
İskender ölümü fethediyordu o an!
Üç
kadındık; üç hamile kadın. Yıl 1996, Viyana. Birimiz Macar, birimiz
Avusturyalı ve ben Türk’tüm. Hepimizin oğlu olacaktı. Ultrason öyle
söylemişti. Arada bir parkta yürüyüş yapardık, Ring’e yakın bir caddedeydi
park. Ring Viyana’nın kalbi ve en pahalı yeriydi. Oldukça büyük bir parktı
gittiğimiz. Hepimizin hayalleri vardı. Hepimizin ilk evladı olacaktı doğan.
Ben içlerinde en tedirgin olandım ve hep dua ediyordum sağlıklı bir bebek
için. Henüz doğmayan oğlumu o kadar seviyordum ki, zaman zaman gözlerimden
anlam veremediğim sevgi gözyaşları dökülüyordu. O zamanlar pekte
anlayamıyordum karşılıksız sevginin boyutunu ama hissedebildiğim, karnıma
dokunduğum anda vücudumun her yerine yayılan derin sevgi dalgasıydı.
Önce
Hanna’nın oğlu dünyaya geldi, sağlıklıydı ve Hanna son derece mutluydu. Sonra
Barbara’nın oğlu doğdu. O da inanılmaz mutlu bir kadın haline dönüşüverdi;
sağlıklı ve güzel bir oğlu oldu. Benim oğlum bir ay sonra, Ekim’de dünyaya
geldi. O, hayatımda gördüğüm ve göreceğim en güzel şeydi. Yüreğime verdiği
sevgi en tarif edilmez olandı. Ona dokunmak dokunuşların en güzeliydi. Oğlumun
gülüşü beni güldürdü, ağlayışı kalbimi bıçakla deldi ve parçaladı. Her birimiz
yeni sevgimize odaklanmıştık.
Aradan
zaman geldi, geçti… Biz üç kadın birbirimizi arayamaz olduk.
Bir
sene kadar sonra Barbara bizi yemeğe davet etti. Sevindik, kabul ettik,
yeniden bir araya gelecektik. O gece süslendik, püslendik, bir şeyler
hazırladık ve Barbara’nın evine doluştuk.
Hanna
ve benim oğlum canavar gibi zapt edilemez çocuklardı. Ama Barbara’nın oğlu
geri zekalı gibi davranıyor ve hiç bir şeyi yapamıyordu. Bir şey
söyleyemedik, çünkü son derece normal görünüyordu, sadece öylece kabul
ediverdik… Çocuk buydu, sonuçta her biri birbirinden farklı gelişiyordu.
Aradan
zaman geldi geçti… Bir üç kadın görüşemez olduk.
Yine
bir sene kadar sonra oğlum ve ben bir Noel pazarına gittik; yeri Karlsplatz’da
idi. Dükkan sahiplerinden biri de Barbara idi. Bizim Barbara yine karnı
burnunda hamileydi. Sarıldık, öpüştük ve başladık konuşmaya. O anlattı:
“Oğlum, çok ender görülen bir hastalığa sahip, nedeni bilinmiyor ve çaresi de
yok. Oğlum öğrenemiyor. Bu şu anlama geliyor, şimdi yemek yemeği öğretsem de,
yarın unutuyor. Ne öğretirsek öğretelim unutuyor ve bu da onu ömrü boyunca
başkasına bağımlı kılıyor. Kendi başına hiçbir şey yapma şansı yok, tuvalete
bile gidemeyecek.”
Ne
diyeceğimi bilemedim; gülemedim, ağlayamadım, kendi oğlum için şükredemedim.
Hiçbir şey söyleyemedim.
Sonra
Barbara karnını göstererek:
“Eşim
ve ben bir ikinci çocuğun oğlumuz için şans olacağını düşündük, o sebeple
yeniden hamile kaldım. Biz ölsek bile, oğlumuzla ilgilenecek bir kardeşi
olacak.”
O gece
biraz hüzünle, biraz sevinçle döndüm evime. Oğluma sıkıca sarılıp ‘ne kadar
şanslı olduğumu’ düşündüm. Üstelik o da şanslıydı; sağlıklı bir birey olmak bu
dünyadaki en güzel şeydi. Ertesi gün Hanna’yı aradım. Ona Barbara ile ilgili
her şeyi anlattım. Bu arada Hanna’nın da ikinci çocuğu doğmak üzereydi. İki
doğum öncesi bizler yine bir gece buluşup eğlendik.
Aradan
zaman geldi geçti… Biz üç kadın yine buluşamaz olduk. Ama daha sık
haberleşiyorduk.
Ben
kısa bir süre sonra boşandım. Yabancı bir ülkede hiç kimsem ve sabit gelirim
olmadan, nafaka almadan, üstelik hem çalışarak hem de okuyarak oğlumla
yaşıyordum. Bazı geceler kendi kendime ‘ölsem, küçük oğlum yardım bile
çağıramaz’ diye düşünür tasalanırdım. Bir gece, belki Büyük İskender’in
‘korkuyu fetheden, ölümü fetheder’ cümlesine özenerek, belki de anlamsız ve
beni yoran tasalardan bıktığım için, yattığım yerden boş tavana bakarak şöyle
demiştim:
“Allahım, canımı alacaksan şimdi al, almayacaksan, bırak oğlumu tasasız
büyüteyim.”
O
gece, gerçek özgürlüğün ne olduğunu öğrendim.
Hanna’ya gelince; o ikinci doğumunu yaptı, bir oğlu daha oldu. Sonraları
boşanma ile boşanmama arası eşiyle boğuştu, dayaklar yedi, ağladı, hüzünlerine
hüzünler ekledi ve sonunda eşinin baskısına ve tek yaşamanın korkusuna
dayanamayıp evli kalmaya razı oldu. Mutsuz bir kadındı.
Barbara’dan bir süre sonra haber alamamaya başladık ama ilk oğluna
bağlıyorduk. İkinci çocuğu kız olmuştu. Sevinmiştik; kız çocuk her zaman daha
vefakardı.
İki
sene sonra Barbara ile yeniden karşılaştım; yine Noel zamanı ve yine
Karlsplatz’da. Ve üstelik yine karnı burnunda idi. Satış yaptığı yerde bir
bölüm eşyalar oğlunun ve kızının hastalığına destek sağlamak amacıyla kurduğu
derneğe bağış toplamak üzere satılıyordu. Acı haberi orada duydum. Koskoca
Avusturya’da sadece bin kişinin sahip olduğu bir hastalığa hem ilk oğlu hem de
kızı sahipti. Öğrenemeyen ve asla öğrenemeyecek iki çocuk!
Daha
da acısı hayatını iki kardeşe adamak zorunda kalacak üçüncü çocuk!
Bir
annenin dramı, umudu ve doğmamış bir evladın trajedisi…
Aradan
zaman geldi geçti. Biz üç kadın birbirimizin izini tamamen kaybettik.
Sonraları ben bir projede çalışmaya başladım. Projem özürlü çocuklarla
çalışmamı gerektiriyordu. Başlangıçta çok zorlandım çünkü öğretemiyordum.
Korkuyordum; küçücük çocuklardan ve ölesiye korkuyordum. Sabırlı olamıyordum,
hemen her şeyin ve bir an önce olmasını bekliyordum. Kendimi Don Kişot gibi
hissediyordum çünkü karşımda bana ifadesiz gözlerle bakan minicik insanlar
vardı. Bazen yaptığım şeyleri sorguladığımda anlamsız olduklarını
düşünüyordum. Çünkü aşama kaydedemiyordum. Sanki her gün sıfırdan başlıyordum
ve hiçbir gelişme olmuyordu. Aradan bir ay kadar bir süre geçti. Bitkindim,
çabalarımın anlamsızlığı fikri beni tüketiyordu. Sonra onunla karşılaştım,
küçücük bir kız çocuğu; Sarah. Hayatımda gördüğüm en güzel kız çocuğu idi.
Sarı, lüle lüle saçları vardı. Mavi gözleri çoğunlukla yardım ister gibi
bakıyordu. Minicik elleri ve pespembe dudakları vardı. Ağlamadan önce, o pembe
dudakları büzülmeye başlar ve gözlerinden yaş süzüldükten sonra ağzı açılır ve
tuhaf bir ses çıkarmaya başlardı. Ona sarıldığımda çaresizliğin ne olduğunu
hissederdim. Araştırmalarım sonunda annesinin intihar ettiğini öğrendim.
Babası iki kardeşiyle birlikte onu terk etmişti. Devlet her üç çocuğu da
farklı okullara vermişti; üç kardeşte özürlüydü.
“Korkuyu fethettiğinde insan, ölümü de fetheder”
Anne
korkuyu feth edememiş ve ölüme yenilmişti. Baba korkuyu feth edememiş ve
hayata yenilmişti. Oysa, küçük Sarah her şeye rağmen direniyordu.
Aradan
zaman geçti, iki ay kadar ve biz birbirimize alıştık. O her öğrendiğini
unutuyordu ama beni biliyordu. Beni koklardı, bana sarıldığında susar ve bazen
kedi gibi mırıldanırdı. Onunla bir oyun oynamaya başladım; sıfırı yaşama
oyunu: Her gün farklı bir şeyleri öğretmeye çalışmak yerine, onu olduğu
gibi kabul ettim. Onunla güneşte oturduk ve çimleri hissettik. Onunla yemek
yerken ellerimiz, ağzımız, üstümüz kirlendi ve birlikte güldük pisliğimize.
Onunla caddelerde tuhaf şeyler! yaptığımızda başkalarının acıyan ve yadırgayan
bakışlarına aldırmadım. Altına yaptığında ona kızmadım, uyuyamadığında
öfkelenmedim, bana vurduğunda izin verdim öfkesini göstermesine. Ve
güldüğünde, o güzeller güzeli yüzü güller gibi açtığında yüreğim mutlulukla
doldu. Sarah, o benim güneşimdi; öğrenemeyen, hiç öğrenemeyecek, saf, doğal,
her zaman bebek olarak kalacak Sarah…
Proje
bitimine yakın, içimin acıyla karışık burkulduğu dönemlerde, tamamen tesadüf
sonucu Sarah’nın Barbara’nın kızı olduğunu öğrendim. Duygularım daha da bir
karmaşıklaştı.
Gözyaşları, hüzünler ve bin bir acıyla ayrıldım ondan. Beni özleyeceğini
biliyordum, beni arayacaktı. Yoksa, bencil gönlüm mü öyle olmasını istiyordu?
Birkaç hafta sonra okulun önünden geçerken diğer gönüllünün onunla çalıştığını
gördüm, çimenlerin üzerinde oynuyorlardı. Ve Sarah öyle mutlu görünüyordu ki…
“Büyük
İskender hayatının aşkı zehirlendiğinde ne yapacağını bilemez. Hasta yatakta
yatan adamın yanına yatar ve o öldüğünde çığlıklar içindedir… Kendisi
zehirlendiğinde hiç canı yanmaz, hiç acı çekmez, üzülmez… Hayatındaki tüm
mücadele gücünü aşkı öldüğünde kaybetmiştir zaten! Ölümü pek çok kez fetheden
İskender, hayata yenilir, aşka yenilmiştir çünkü…”
İskender yanılmış mıydı acaba? Korkuyu fetheden, ölümü değil de, sevgiyi mi
fethediyordu?
Yoksa
yaşamı fetheden kişi miydi sevgiyi fetheden? Acaba biz insanlar her şeyden çok
sevgiden mi korkuyorduk? Sevgiyi vermekten, almaktan, yaşamaktan ve
kaybetmekten… Savaşı ve yaşamı kaybetmek değil de, sevgiyi kaybetmek mi bizi
öldürüyordu?
Evet,
biz üç kadın bir daha asla bir araya gelemeyeceğiz.
Ve
evet, İskender yanılmıştı:
Gerçekten korkuyu fetheden, sevgiyi fethediyordu!
|