Yazıyı Yazdırmak için Tıklayın  Yazara Mail Atmak için Tıklayın

ekşi sözlük hakkında derKi’de yazdığım son iki yazıyı okuyanlar veya şimdi merak edip eski sayılara dönüp bakacaklar, o yazıları sözlükçüler için değil, sözlüğü okuyan, sözlükten “beslenen”, sözlüğü baş tacı eden yazarlar, gazeteciler, editörler, müzisyenler hatta tüm yetişkinler için yazdığımı hatırlayacaktır, ya da fark edecektir. Ancak bu ay derKi için bir makale hazırlamak amacıyla koltuğuma oturduğumda hedef kitlemi doğrudan sözlükçüler olarak belirledim. Sözlüğe haince saldırıp asla hak etmedikleri ve hatta daha önce defalarca dile getirilmiş eleştirileri yeniden yeniden kaleme alarak infial uyandırmayı ve dolayısıyla sözlüğe saldırarak reklamımı yapmayı umut ediyordum ama bir türlü yazıya nasıl başlayacağımı, sözlüğe nasıl saldıracağımı bulamadım. Uğraştım, didindim hatta klavyemin üzerine çıkıp öfkeyle tepinirken saçlarımı bile yolmayı denedim ama bir türlü sözlük hakkında eleştirecek bir kusur bulamadım. O kadar mükemmel bir oluşumdu ki bu, neresinden tutarsam tutayım saf bir güzellik ile karşılaşıyor; eleştirecek, yerecek, hakaret edecek, öfke kusacak, tükürüklerimi saçarak kinimi akıtacak bir noktasını bulamıyordum.

 

Açık bir kapı, gözden kaçmış ufak bir kusur bulmak ümidi ve hayali ile ve elbette gaflet içinde sözlüğü açtım. Binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca konu ve tanım arasında arama yapmaya başladım. Sözlüğü yerden yere vuracak, hakaretler ve küfürler içinde bırakacak, tükürükler saçarak kin kusmamı haklı çıkartacak bir zaaf aramaya koyuldum. Bulamadım. Ama aramaya inandım, aramaya devam ettim.  Loser prototipi kişiliğimin ezilmişliğini ve komplekslerini bastırmak adına sözlüğe saldırmalı, aradan reklamımı da çıkarmalıydım. Benim gibi yeteneksiz yazarlar için sözlük gibi kolayca infial uyandırabileceğiniz kalabalık oluşumlar altın değerindedir. Provokasyon ve polemik ile kitaplarımızı sattırır; edebiyat adına hiçbir uğraş vermeden, ucuz polemikler sayesinde satılan kitaplarımızdan kazandığımız yüzbinlerce, milyonlarca dolar ile –ki “ben şahsen” telif ücretlerimi Pound üzerinden almayı prensip edinmişimdir- lüks yalılarımızda sefahat sürmeye devam ederiz.*

 

 

I need a hero [2:16]

 

Bu ayki siftahımı çıkartma endişesi ile sözlüğü incelemeye devam ederken gözüm, benim hakkımda yazılmış “entry”lere takıldı. Bu insanlar, bu gençler bir bakışta çözmüşlerdi beni. Tek atışta alnımdan vurmuşlardı. Çözmüşlerdi işte. Çok basit, çok kolay, düz mantıklı, tek bilinmeyenli denklem kadar kolay, sığ bir adamdım; basit bir problemdim ve çözülüvermiştim. Tüm komplekslerimi, tüm “yaşanmışlıklarımın” ezdiği ruhumu, tüm zavallılığımı suratıma haykırıyordu ekşi sözlük. Hatta Reşat Çalışlar diye bir arkadaş vardı ki, üşenmeden oturup “Cem Şancı'nın Derin Acıları Ve Yüzeysel Görüşleri” isminde uzun bir makale kaleme almıştı. Gerçi, ekşi sözlük hakkındaki görüşlerimin yüzeyselliğini eleştirdiği yazısını hazırlamak için ne kadar derin bir araştırma yaptığını, kaç romanımı, kaç makalemi okuduğunu; onu, ezik bir zavallı olduğum tespitine götüren psikanaliz yeterliliğini nereden, hangi eğitim ve disiplinle kazandığını, çocukluğumu falan araştırıp araştırmadığını bilmiyordum ama bu arkadaş bir ekşi sözlük yazarıysa mutlaka tespitlerinde haklıdır diyerek, başımı önüme eğdim ve hakkımdaki gerçeği kabullendim: Ben bir zavallıydım. Sözlük beni dışlamış, itmişti. Tutunamamıştım. İşte bu acı gerçek karşısında kendimden geçtiğimi hatırlıyorum.

 

(Bu noktada, Can Yücel’e, Bukowski’ye küfürbaz keş herifler diyenlerin, küfür duyduğunda gözbebekleri büyüyen ve ahlak öğretmeni kesiliveren arkadaşların yazıyı daha fazla okumamasını rica edeceğim çünkü bundan sonraki satırlarımda, o anda yaşananları sansürlemeden aktarmak ihtiyacıyla yazıya dökeceğim bazı argo ifadeler yer alacak ki, alıştığınız hijyenik, steril, elit salon yaşamının arasında okuyacaklarınız rahatınızı kaçırabilir, uyarmadı demeyin.)

 

Değişmeye, acayip bir şeye dönüşmeye başladığımı görebiliyordum. Damarlarımdaki kanın hızlandığını, tüylerimin diken diken olduğunu, göğüs kafesimin hızla inip kalkmaya başladığını hissettiğimde, dönüşümü durdurmak için artık çok geç olduğunu da fark ettim. Kendimi hemen yatağımın altına attım. Kimse beni bu halde görmemeliydi. Sözlük atmosferinde yarattığım histeri krizleri ve polemikler sayesinde satılan değersiz kitaplarımdan kazandığım milyonlarca dolarla satın aldığım boğazdaki yalımın hizmetçilerinden biri; fakir bir ailenin zar zor yetiştirdiği, eğitip yol, yordam, adap öğrettiği bir kızcağız, öğle yemeğinin hazır olduğunu bildirmek için geniş odamın masif ağaç kapısını tıklattığında, saklandığım yerden, yatağımın altından, istemiyorum dedim: “Öğle yemeği yemeyeceğim.”

 

Kızcağız, Japonya’dan getirttiğim özel öğle yemeği aşçımın 4 saat uğraşarak hazırladığı suşi çeşitlerinden ve değişik deniz mahsullerini barındıran farklı garnitürlerden oluşan öğle yemeğimi yemek istemediğimi duyunca şaşırmış olmalıydı ki, emin misiniz diye sorma gereği duyunca, yatağın altından “istemiyorum dedim ya, orospuuuu!” diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Evet, “Author”a dönüşüyordum. Sözlükçülerin nefret ettiği o küfürbaz, ahlaksız, umursamaz, tabu tanımaz sanal kahraman bedenimi ele geçiriyordu. Author oluyordum. Çaresiz birkaç kıvranıştan sonraysa gömleğimi iki elimle iki yana çekiştirip düğmelerini kopartarak açmış, beyefendilere özgü pahalı beyaz gömleğimin altından üzerinde kocaman beyaz bir A harfi bulunan, yıkanmaktan rengi solmuş siyah bir tişörtü açığa çıkarmıştım. Direnememiş, değişimi engelleyememiş ve kesinlikle Author olmuştum.*

 

Yatağımın altından çıkıp yeniden klavyemin başına oturdum. Sözlüğü nasıl birbirine katar da reklamımı yapar, sözlüğe nasıl çamur atar da zavallı ruhumu biraz olsun okşar, o mükemmel insancıklara hangi haince yöntemlerle iftiralar yöneltebilir ve haklarını yiyerek mastürbasyon yaparım diye düşünmeye başladım. *

 

 

We didn’t start the fire [4:50]

 

Yine Ekşi dergisine saldırayım bari, dedim. Gerçi, geçen sefer de Ekşi’ye saldırmıştım ama olsun. Ekşi, bu komünitinin zayıf noktasıydı. Tirajı, satışı düşüktü. Ekşi hakkındaki önceki yazımdan sonra Aziz Kedi mektup yazıp, Author bizi sırtımızdan vurmuş gibi hissetik, biz onunla aynı safta olduğumuzu sanıyorduk, dediğinde fazla sert bir eleştiri yaptığımı kabullenip üzülmüş, derginin kendini ispatlaması için biraz daha beklemem gerektiğini düşünmüştüm. Üstelik zaman geçtikçe Ekşi daha da güzelleşiyor, daha da çekici hale geliyordu ama olsun. Author olmuştum bir kere. Bu utanmaz, arlanmaz, sözünü esirgemez, kimseyi umursamaz, çirkin sanal karakterle bel altına vurabilir, gönlümün dilediğince yoz, kötü adam rolüne soyunabilirdim. Author, sözlük denilen sığ lümpen yatağında yıllarca, insanların konuşamadığı, konuşmadığı gibi konuşanları da ayıpladığı, tabu olmuş pek çok detayı tartışmaya açmaya çalışmıştı. Aldatmanın, ihanetin insanın çirkin yüzünün bir parçası olduğunu ve kadınların da insan olduğunu, dolayısıyla, kadınların da aldatabileceğini söylemişti. Kadın aldatmaz, kadın ihanet etmez gibi ön yargıların ancak recmedilen, dışlanan, “orospu” damgası yiyen kadınlar yaratacağını haykırmıştı. Erkekler çapkındır, erkekler pistir, erkekler aldatır, erkekler sadık değildir, kadın ise sadıktır, kadın aldatmaz, kadın yalan söylemez gibi önyargıların iki cins arasında kutuplaşma yarattığını ve bu cepheleşmenin aşkı yok ettiğini, düşmanlık getirdiğini söyleyen; kadınları kutsallaştırmayı, kadınları insanüstüleştirmeyi tartışmaya açmaya çalışan Author hep kadın düşmanı pis bir adam olarak tanımlanmış, kadınlara “orospu” diyen küfürbaz bir karakter olarak, annelerinin yatmadan önce sıcak süt hazırlayıp odasına kadar getirdiği oğlanların hayretler içindeki tepkisi ve kadın-kelimesini-duyunca-annesini-hatırlayan-küçük-oedipusçuk’ların “senin annen de bir kadın değil mi?” kontra-argümanı sayesinde annelere küfreden bir kendini bilmez oluvermişti.

 

Dolayısıyla, Author kimliği bedenimi ele geçirmişken Ekşi dergisine yeniden sayıp sövmem, Aziz Kedi’ye söylenmedik küfür bırakmamam mümkündü. Author bu potansiyele sahipti. Author’un elinde bu güç vardı.

 

Gazete bayisinden en son Ekşi dergisini almak için derhal koşarak yalımdan çıktım. Bayisinden her hafta kendime ve sevgilime birer tane yeni modelini sipariş ettiğim Porsche’larımdan birine de atlayabilirdim ama Çengelköy sahilinde trafik kilitlenmişti. O yüzden koşuyordum.

 

 

I'm a bitch, i'm a lover, i'm a child, i'm a mother, i'm a sinner, i'm a Saint [4:17]

 

Dergi tükenmeden Kadıköy meydanındaki ünlü bayiye yetişmek için canımı dişime takarak koşmaya başlamıştım. Ama Çengelköy’den Kadıköy Meydanı’na kadar koşarken yol boyunca karşılaştığım bütün kadınlara arkalarından sinsice yaklaşıp, kulaklarının dibinde avazım çıktığınca “OROSPUUU” diye bağırmayı da ihmal etmiyordum. Nitekim onlar da bu eylem karşısında önce afallayıp sonra ellerini kollarını başlarının üzerinde sağa sola sallaya sallaya ve ciyak ciyak bağırıp kaçışarak tepki veriyorlardı. “İmdat, Author gelmiş!” feryatları ise Çengelköy’den Kadıköy meydanına kadar bir an dahi kesilmemişti.

 

Bayiye vardığımda, Ekşi dergisi var mı diye sordum. Adam garip garip suratıma baktı. “Ekşi kalmadı tatlı verelim mi?” dedikten sonra bir de pişmiş pişmiş gülmeyi eksik etmedi. “Birader,” dedim. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben Author’um ona göre! Ağzına sıçarım senin. Çok pisimdir ben.” Adam derhal doğruldu. Bir yandan ceketini iliklemeye çalışırken diğer yandan bana cevap vermeye çalışıyordu. “Ekşi bitti,” dedi. “Ekşi’yi kapattılar. Finitosuna kavuştu dergi.”

 

O anda, o noktada, Kadıköy’de iskelelerin önündeki meydanın ortasında öfkeden kudurmama saniyeler kaldığını ve Author olarak tüm Kadıköy’ü birbirine katacak bir infial dalgası uyandırabileceğimi fark ettim. Öfkemi kontrol altına almak için telkine başladım. Patlamak üzere olan ama bastırmaya çalıştığım öfkem, kinim ve elbette tükürüklerim ruhsal bir acı kaynağı olmaktan çıkmış, bedenimi fiziksel olarak zorlamaya başlamıştı. Kollarım bacaklarım kaşınır olmuş, hatta daha kaşımadan derim pul pul kabarıp dökülmeye başlamıştı.

 

 

I say a little prayer [3:36]

 

Dizlerimin üzerine çöküp kollarımı göğe doğru açtım, “ben bu sözlüğe gönlümce saldıramayacak mıyım, ben bu sözlüğe dilediğimce çamur atamayacak mıyım Ya’Rabbim,” diye haykırdım. Sonra hızla yerimden kalkıp koca meydanda sözlükçü aramaya koyuldum. Bir yandan yüzüne karşı sövüp sayabileceğim, bir yandan da kitaplarımı pazarlayabileceğim sözlükçüleri aramaya başladı gözlerim. Sözlükçüleri topluca mağdur edecek, reklamımı geniş kitlelere yayacak bir argüman yaratamıyorsam bire-bir pazarlama yoluna gitmeliydim. Tek tek sözlükçüleri bulup gözünün-üzerinde-kaşın-varvari bahanelerle azarlayıp bireysel çapta sözlük krizleri yaratmayı planlıyordum. Hemen eyleme koyuldum.

 

Fitneyle, küfürle dolu gözlerim meydan boyunca bir kurban ararken kırmızı yanan trafik ışığının önünde durmuş bir minibüsün şoförü takıldı dikkatime. Hemen koşup minibüsün şoför kapısını açıp adamı yakasından tuttuğum gibi aşağı çektim, “bana bak,” dedim. “Sakın itiraz etme bana! Tipinde meymenet yok senin. Ukala, çok bilmiş, üçkağıtçı, yalancı, sigara bağımlısı, futbol fanatiği, keş bir surat var sende. Doğru söyle, sözlükçüsün sen, değil mi?”

 

Adam önce kurtulmak için debelenmeye çalıştı ama bir sağa bir sola sallayıp silkeleyince iti, direnmeyi bırakıp teslim oldu. Lakin, sözlüğü biliyor ama bir türlü sözlükçü olduğunu kabul etmiyordu. “Ulan,” dedim, “sen şimdi o sözlüğü okuyup, takip edip, sağa sola ayar amaçlı bakınız vermiyor musun? Sen hayatında hiç Author’u ezmedin mi, dışlamadın mı? Bunu mu demeye çalışıyorsun bana?”

 

Ben bastırınca minibüsçü yavaş yavaş çözülmeye başladı. “Yok abi, ben sözlükçü değilim. Çaylak yaptılar beni o kitapsızlar. mikado denilen o moderatör bozuntusu üçkağıtçıya mesaj attım, şu anda tatildeyim diye otomatik cevap geldi. Valla aktif yazar değilim ben abi! Senin moderatörlerden tanıdığın varsa bir torpil yaptır da kaldırsınlar benim çaylaklığı abim. Sonra istediğin kadar döversin beni,” diye yakınmaya, dert yanmaya başlayınca öeehh dedim, attım bunu.

 

 

We'll be the passenger [3:51]

 

Koşa koşa meydana geri döndüm. Şöyle yüzüne karşı sayıp sövebileceğim, tükürebileceğim adam gibi bir sözlükçü arıyordum. Zirvelerde sigara içmeyen zavallı, ezik insanları sevmediklerini bildiğimden, vapurda sigara içenler arasında bir sürü sözlükçü bulacağımı umarak iskeleye yönelmiştim ki, yanından geçtiğim büfenin önünde bir eliyle mayonezli sosisli sandviç yemeye, diğer eliyle de sigara içmeye çalışan iki liselinin konuşmaları takıldı kulağıma. Biri salakça bir espri yapmış, diğeri de çiğ çiğ güldükten sonra bakınızla karşılık vermişti. Hemen geri dönüp sinsice yanlarına yaklaştım. Arkalarından uzanıp ikisinin de kulaklarının üstünden sıkıca kavrayıp kafalarını birbirine tokuşturdum. Boş peynir tenekesine vurmuşum gibi tok bir ses geldi bunların kafalarından.  Hemen, hışımla arkalarına dönüp hırlamak üzere ağızlarını açmışlardı ki, tişörtümün üzerindeki kocaman A harfini görüp duraksadılar. “Author,” diye mırıldandıklarını duydum. “Author ya!” dedim. “Ulan cümbüriyetsizler!” diye çıkıştım bunlara “Kızların eteklerinin altına telefon sokup fotoğraflarını çekmeyi bilecek kadar erkek olmuşsunuz ama kadınlarla ilgili iki satır kelam duyunca hemen annenizi mi hatırlıyorsunuz?”

 

“Abi senin de annen bir kadın değil mi? Niye böyle söylüyorsun?” diyecek oldu sağdaki, uzun olanı. Kravatını gevşetmiş, yakası terden sararmış beyaz gömleğinin eteğini lacivert ceketinin altından ütüsüz gri pantolonunun üzerine çıkarmıştı. Elimin tersiyle bunun mayoneze bulanmış ağzına bir tane Osmanlı tokadı indirdim. Yandım Allah, diye çamura bulanmış Kadıköy meydanına kapandı. Sosisli sandviçi bir yana, sigarası diğer yana savruldu. Çocuğun üstü başı da Büyük Şehir Belediyesi’nin süper hizmet anlayışı ile her yere yaydığı çamura battı. Bu çamurun şifa verme özelliği olduğunu; bizi çok seven belediyelerimizin romatizma, bel ağrısı, sivilce, stres, kanser ve AIDS gibi hastalıklara çare olması amacıyla gece gündüz çalışarak yine biz seçmenlerine şifalı çamur hizmeti getirdiğini biliyor muydunuz? Neyse, Author’a dönelim.

 

 

If you don’t know me by now, you’ll never know me. [4:19]

 

Diğer çocuk, “abi ben de senin gibi kadın düşmanıyım,” demek gafletinde bulundu ki, bir tokat da onun daha sakalı, bıyığı hiç tıraş bıçağı görmemiş tüylü ağzına iniverdi. İki oğlan yerden kalkmaya çalışırken bunlara, “Söyleyin bakayım, kadınlarda orospuluk switchi doğuştan on mu gelir yoksa off mu gelir?” diye sordum.(Orospuluk Switch’i hakkındaki geyiğin başlangıcı olan Kızlar Âşık Olmaz’ı satın almak için linke tıklayınız. Etiket fiyatının çok altındaki bu fırsatı kaçırmayın. Siparişleriniz 3 iş günü içinde kapınıza ulaştırılacaktır. Memnun kalmazsanız 10 iş günü içinde sözlükte küfür savurma hakkına sahipsiniz.)

 

Çocuklar sorumun üzerine hiç düşünme payı bırakmadan, cevabı çok iyi biliyorlarmış ve sanki din dersi sınavına hazırlanmak için bir gecede ezberledikleri ama anlamını bilmedikleri Arapça duaları okuyorlarmış gibi saymaya başladılar: “Abi kadınlar çiçektir, kadınlar melektir, kadınlar kutsaldır. Onlar’da orospuluk switchi olmaz. Seni bir kadın çok fena incitmiş. Kadınlar seni çok ezmiş abi. Sen  kompleks yapmışsın bunu. Kadınlar melektir abi, kabul et artık.”

 

Duyduklarım karşısında o kadar öfkelendim ki bu iki lise öğrencisinin suratına karşı tükürükler saçarak bağırmaya, ağzıma ne geldiyse saymaya başladım: “Hayır! HAYIR! Kadınlarda orospuluk switchi doğuştan on geliyor. Anlıyor musunuz? ON GELİYOR! ON GELİYOR!”

 

 

Stop, Children! What’s that sound? [2:40]


Ancak  son derece zavallı bir halde, tüm hezeyanlarımı iki lise öğrencisinin önünde bir bir gün ışığına çıkarırken uzaklardan bir yerden kulağıma ulaşan belli belirsiz bir ses duydum. Biri durmaksızın, aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Senin annen de bir kadın değil mi? Senin annen de bir kadın değil mi?”

 

Sesin geldiği yere doğru gitmek için lise öğrencisi sözlükçülerin yanından ayrılırken o ikisine reklamımı yapmayı da ihmal etmedim: “Bana bakın, benim dokuz on tane romanım var. Hemen kitapçıya gidip o süper kitapları satın alacaksınız, tamam mı? Süperim ben! Duydunuz mu? Süperim ben. Ayastefanos Yalnızı’nı, Kötü Kızlarla Flört Rehberi’ni, Kızlar Âşık Olmaz’ı yalayıp yutacaksınız. Kelime kelime ezberleyeceksiniz. Bulacağım sizi ve soracağım! Duydunuz mu?”

 

Uzun boylu olanı, “Abi, Flört Rehberi 400 sayfa, nasıl okuruz biz onu,” diye şikayet etmeye kalkınca yerden bir taş alıp bunun kafasına fırlattım. Avucum büyüklüğündeki taş çocuğun kafasıyla buluşunca Kadıköy iskele meydanında yine o boş peynir tenekesi sesi yankılandı. İkisi arkalarını dönüp kaçarken ben de sesin geldiği yere doğru koşmaya başladım. Her adımda sese daha çok yaklaşıyordum ama kaynağını bir türlü göremiyordum. Biri, durmaksızın aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Senin annen de bir kadın değil mi? Senin annen de bir kadın değil mi?”

 

Ardı ardına tekrarlanan cümleler muazzam bir kalabalık tarafından çevrilmiş büfenin tepesinden geliyordu. Kalabalığın yanına gidip hepsi de yukarı bakan insancıkların arasına karıştım. Ne olduğunu sorduğumda aldığım cevap ilginçti: “Yandaki kuşçulardan bir papağan kaçıp büfenin çatısına tünemiş.”

 

 

Free as a bird [3:48]

 

Papağanın kaçtığı evcil hayvan dükkanını işlettiğini anladığım bir adam ise büfenin yanına çömelmiş, kafasını iki avucunun arasına saklamış, ağlamaklı bir şekilde dert yanıyordu: “Gitti 250 bin dolarlık papağan, gitti 250 bin dolarlık papağan!” Arada sırada ellerini göğsüne atıyor ve etini parçalamak ister gibi gömleğini çekiştirip ağıt yakarken çevredekiler adamın elini kolunu tutup zapt altına alıyor, bir yandan da teskine uğraşıyorlardı: “Abi dur, daha her şey bitmedi, belki yakalarız. Koy verme hemen kendini!”

 

Vakit kaybetmeden, bir süper kahraman kararlılığı ve endamıyla, küçük ama etkili adımlarla adamın yanına geçtim. Yakasından tuttuğum gibi herifi havaya kaldırıp ayaklarını yerden kesmeye kalktığımda belime giren ince, keskin ve ani bir ağrı ile bel ağrılarından muzdarip yaşlı bir adam olduğumu hatırlayıp adamı olduğu yere bıraktım. Bazen yaşımın kaç olduğunu unuttuğumu itiraf etmeliyim. Yüz kiloluk adamın ayaklarını yerden kesebileceğim kanısına nasıl vardım bilmiyorum ama o anda bozuntuya vermeden adamı azarlamaya devam ettim. “Ulan denyo,” diye başladım. “Sözlükçüsün sen, değil mi? Öğretmişsin papağanına da aynı lafları. İnkar etme! Sözlükçüsün. Biliyorum. Nikin ne senin, çabuk söyle? ”

 

Adam bir süre ne söylemeye çalıştığımı anlamamış gibi yüzüme baktı. Ancak üsteledim ve “İtiraf et!” diye keskin bir ifadeyle üzerine gittim. “Yok abi,” dedi adam. “Ben henüz sadece kayıtlı okurum. Hala yazar olamadım. Bu papağanı da smkb’de (Sözlükçülerin online ikinci el pazarı) görüp aldım.”

 

“Ulan yalancı, kendini ele verdin işte. Kayıtlı okurlar smkb’ye giremez ki.  Sadece sözlük yazarları oraya ulaşabilir.”

 

“Abi, beni sözlüğe alıştıran yazar arkadaşımın hesabından ulaştım ben oraya. Yemin billah yazar değilim ben abi. Ben derdime yanıyorum zaten, sikmişim sözlüğü. 250 bin dolarlık papağan kaçtı gitti, kafayı yiyeceğim.”

 

“250 bin dolarlık papağan mı olurmuş lan? Adam mı kandırıyorsun sen?” diye çıkıştım yeniden. Sonra buna elimin tersiyle okkalı bir Osmanlı tokadı çaktım. “Sen öğrettin değil mi bu papağana bu lafları? Doğruyu söyle bana.”

 

Adam, dayağı yeyip yere yıkılınca, çamur deryasının içinden kalkmaya bile yeltenmeden, elini yüzüne siper edip kendini korumaya çalışırken itiraflara başlayıverdi. “Abi sen beni yanlış anladın,” dedi. “Rahmetli anamın babamın ölüsünü göreyim ben sözlükçü değilim abi. Bu kuşu bir sözlükçüden satın aldım. Çocuk yememiş içmemiş papağanı eğitmiş. Okuma yazma biliyor bu papağan abi. O yüzden 250 bin dolara satıyorum?”

 

“Nasıl yani?” dedim. Şaşırmıştım. “Okuma yazma bilen papağan mı? Ne diyorsun olm sen?” Kendimi göremiyordum elbette ama şaşkınlıktan gözlerimin kocaman kocaman olduğunu, kaşlarımın kalktığını, şaşırma ifadesinin tüm detayları ile yüzümün ortasına yerleştiğini hissedebiliyordum.

 

“Abi, bu çocuk papağanını 24 saat ekşi sözlüğün başına dikmiş; sıkılmamış, bezmemiş, yılmamış, af edersin azimle sıçmış betonu delmiş ve alfabeyi, heceleri, koş Ali koş’u, tut Ayşe tut’u falan öğretmiş, papağan da böylece okumayı sökmüş. Şimdi bu hayvanı alıp ekşi sözlüğün başına oturtunca kendi kendine başlık açabiliyor, entry girebiliyor, anketleri doldurabiliyor, akıllı bakınız bile verebiliyor.”

 

 

More than words [3:59]

 

Bir anda gözlerimin önünde şimşekler çaktı. Güneş aniden gökyüzünden kayboldu. Hava karardı, tüm insanlar, tüm binalar, ağaçlar, vapurlar, banklar, bankamatikler, büfeler, çayhaneler, simit sarayları, dilenciler, kopya yazılım satanlar, telefon hırsızları, yankesiciler, esrarkeşler… Tüm Kadıköy Meydanı yok oldu. Mutlak bir karanlığın içinde sadece ben kaldım. Ve sözlüğe haince saldırmak amacıyla kaleme alacağım yeni yazım için aklımdan geçen kelimeler, cümleler karanlığın içinde parıldayarak, vızıldayarak uçuşmaya başladı. Cümleler, ateş böcekleri gibi arkasında ışıktan çizgiler bırakarak etrafımda dönüyor; döne döne birbirlerine karışıyor ve gökyüzüne doğru yükseliyordu. Kısa bir süre sonra tam üstümden gökyüzüne doğru uzanan ince bir ışık kolonu oluşmuştu.

 

Dizlerimin üzerinde yere çöküp kollarımı gökyüzüne doğru açtım, yüzümü ışık kolonunun ucuna doğru kaldırdım ve karanlığın içinde avazım çıktığınca haykırdım. “TANRIM! ekşi sözlüğe saldırmak için bana verdiğin bu mükemmel fırsat için sana şükürler olsun.” Sonra ayağa kalktım. Vakur bir edayla gözlerimi karanlığın içinde uzaklara, bilinmeyen, görülmeyen ufuklara, korkutucu yokluğa diktim.

 

“Ezeceğim seni ekşi sözlük! Yeneceğim seni ekşi sözlük,” dedim. “Sana yenilmeyeceğim sözlük, göreceksin. Beni ittin, beni dışladın, beni mimledin. Tutunamadım, yıkıldım! Ama yenilmedim sözlük.” Ve, kısa bir an için durup nefes aldıktan sonra kollarımı yeniden göğe doğru açarak büyük bir coşkuyla bağırdım: “AMA YENİLMEDİM SÖZLÜK!”

 

 

Yine yeşillendi fındık dalları [… : ...]

 

Sözlüğe saldırmak için harika bir açık yakalamıştım. Papağanlar sözlüğü… Demek, millet papağanlarını eğitip sözlüğün başına dikiyordu. Böylece, âdeta hiç uyumaksızın 24 saat online olabilen sözlük yazarlarının sırrı da çözülüyordu. Elbette “enrty”leri papağanlar girince, klavyenin başına papağanlar oturunca hiçbir argümanı tartışamadığınız, hiçbir tartışmaya sağlıklı katılım sağlayamadığınız, karşınızdaki sözlükçülerin psikopatlar gibi devamlı aynı cümleleri tekrarladığı, ortaokuldaki münazara derslerindeki gibi paranoyak şizofren bir atmosfer oluşuyordu:  

 

- Ey sözlükçü kardeşlerim! Keşfedilmemiş denizlerin uzandığı ufkun arkasını merak eden açık bilincin huzursuz sahipleri, dostlarım! Kadınların aldatmayacağı, ihanet etmeyeceği yargısı büyük bir hatadır. Kadın da aldatabilir, kadın da yalan söyleyebilir. Sonuçta kadın da bir insandır. Onun, insana özgü hataları yapmamasını istemek, kadına haksızlıktır. Asıl kadın düşmanlığı budur.

 

- Ne? Kadınlar aldatır mı? Senin annen de bir kadın değil mi Author? Pis, kadın düşmanı Author?

 

- Sözlüğün özgür ruhları! Alışveriş merkezlerinde sevgilileri ile el ele dolaşan modern gençlerimizin temsilcileri; küçük, kapalı, ter kokulu havasız odalarındaki sararmış monitörlerin başında, lodoslu havada güvertede sigara içmeye çalışan denizciler gibi kibrit alevini avuç içine saklayarak sigaralarını yakan karizmatik arkadaşlarım, dostlarım! Kendinize gelin. Sesime kulak verin! Kadın diyorum. Kadınları kendi namus kurallarımızla sarıp sarmalamışız. Paketlemişiz. O sınırın ötesine geçmeye, paketin dışına çıkmaya çalışan kadına hemen iffetsiz diyoruz, hemen orospu diyoruz. Kadınların da hata yapma hakkı olmalı. Dileyen kadın kocasını aldatmalı, dileyen kadın sevgilisini çıkarları için kullanmalı. Ama bunun cezası ölüm olmamalı, recm olmamalı. İtilmek, dışlanmak olmamalı. Damga yemek olmamalı. İhanet eden kadının cezası ancak onu seven adamı kaybetmek olabilir. Kadın o suçun cezasını bedeni ve yaşamı üzerinde değil vicdanında çekmeli. Ama  bu medeni bakış açısını oturtmamız için önce kadınların kutsal olduğunu söyleyen sakat mantığın önünde secde etmekten vazgeçmeliyiz. Kadının “kirletilmemiş” bir salon örtüsü olduğu inancını terk etmeliyiz. Kadınların erkekler kadar insan olduğunu, erkekler kadar “pis” olduğunu, pis olabileceklerini kabullenmeliyiz.

 

-Aha! kadınlara pis dedi. Allah belanı versin Author. Ezik Author. Kadınlar seni hep aldatmış, hep ezmiş. Kızlar senin çıkma tekliflerini hep ret etmiş. Sen de öfke ve kinle dolmuşsun. Sen bir loser’sin, sen bir zavallısın Author. Unutma, senin annen de bir kadın Author! Pis, kadın düşmanı Author!

 

***

Yazımı ve elbette uyandıracağım infiali, sözlükte yaratacağım histeri krizini düşünerek büyük bir keyifle koşmaya başladım. Bir an önce klavyemin başına oturmalı ve değersiz kitaplarımın reklamını yapmak için ele geçirdiğim bu harika fırsatı, başka biri kullanıp tüketmeden, değerlendirmeliydim. Sözlükte uyandırdığım her infial sonrasında kitaplarım yüzbinlerce satıyor, baskı üzerine baskı yapılıyor, romanlarımın satış rakamları Melisa P.’nin süper-roman’larını bile solluyordu.

 

 

Lean on me [2:48]

 

Kadıköy Meydan'ını koşar adımlarla geçerken, rastladığım tüm kadınlara “Orospuuu!” diye bağırmayı da ihmal etmiyordum. Meydanın bir anda ciyak ciyak bağrışmalar ve kaçışan kadınlarla dolduğunu tahmin edersiniz. Ama Papağan’ın sesi gittikçe uzaklaşırken bu kez farklı bir yönden “Senin annen de bir kadın değil mi?” cümlesinin dile getirildiğini duyup o tarafa döndüğümde kol kola girmiş 4 adamın salına salına, yalpalaya yalpalaya bana doğru geldiklerini gördüm. Biri kızıl saçlı, eciş bücüş bir şeydi. Onun hemen yanındaki de üstü başı hirpani,  saçı sakalı birbirine karışmış zenci bir çocuktu ama Türkçe konuşuyordu. Diğer ikisi ise biraz daha fazla ana-baba dayağı yemiş, terbiye olmuş, Avrupa görmüş efendi çocuklara benziyorlardı.

 

Sürpriz yumurtadan çıkan ve ilk bakışta ilgi toplayan ama yakından, dikkatlice inceleyince içi boş değersiz plastik parçaları olduğu anlaşılan ucuz oyuncaklar misali ortalık yerde dolaşan dört tipin “ne ayak” olduğunu anlamak için yanlarına doğru koştum. İlk okulun bahçesinde önümüze-gelene-bir-tekme oynayan kafadarlar gibi kol kola girmiş; geniş, biçimsiz, dengesiz adımlarla birbirlerini sağa sola çekiştiren, zar zor yürüyen ama “senin annen de bir kadın değil mi Author?” diye şarkı söylemekten de geri durmayan ve zil zurna sarhoş oldukları her hallerinden belli olan tiplerin meymenetsiz suratlarına teker teker Osmanlı tokadını yerleştirmek üzereyken yakalarına isim kartları takılı olduğunu gördüm. Dikkatimi çekti.

 

 

Lady in red [4:27]

 

Halayın başında mendil sallayan kızıl saçlı sözlükçünün yakasında mikado yazıyordu. Onun yanında, nakaratları seslendirip, “tiloy tiloooy, hüeeeoyy!” diye bağıran zencinin yakasındaki isim kartında ise zenci “nik”ini okuyabiliyordum. Apartman çocuğu görünümündeki diğer ikisinin yakasında ise marlboro insani ve anoktale “nik”leri dikkat çekiyordu.

 

Çakmak çaksan alev alacak gibi alkol kokuyorlar ama birbirlerinden destek alarak ayakta durabiliyorlardı. “Lan oğlum,” dedim bunlara: “Siz 24 saat boyunca yakanızda niklerinizle mi dolaşıyorsunuz? Pes! Bu kadar büyük sözlük sevgisi görmemiştim. Ayakta alkışlıyorum sizi.”

 

Bunlar istemsizce sallanan başlarını çevirip, alkolle esnemiş kaslarının sabit tutamadığı, fırıl fırıl dönen gözlerini yakalarına diktiler. “Aaaa!” dedi mikado. Ama cümlenin sonunu zenci getirdi. “Yaka kartlarımızı yakamızda unutmuşuz lan!”

 

“Süper zirveydi, deli gibi eğlendik olm. Unuturuz tabi,” diye araya girdi üstü başı nikotin kokan arkadaş veya nam-ı diğer marlboro insani.

 

“Yine neyin zirvesini yaptınız?” diye laf attım bunlara. anaktole karşılık verdi; “Kusana kadar içip içip sarhoş olalım ve sonra ayılmaya yakın sıçıp sıçıp alkol dolu sidiğimizi içerek yeniden sarhoş olalım zirvesi.”

 

“Lan,” dedim. “Adam mı kandırıyorsunuz siz? Bu zirve ismi 50 karakterden uzun.  Bunun başlığını nasıl açtınız, adam nasıl topladınız? Formata aykırı olm bu isim. ssg uçurur sizi.”

 

zenci hemen atladı. Başını dengede kalmak için kullanmaya çalışıyor, kafasını devrilir gibi olduğu yönün aksine, bir öne bir arkaya atıyordu. “Formatı yıkarım ulan. Ben karşılaştırmalı edebiyat okuyorum. Format benim ulan! Yıkarım istersem bu formatı. Yıkılıyoooo ulan!”

 

Mikado da format ve ssg kelimelerini duyunca kendini tutamamıştı. “Ben moderatörüm ulan. Sözlük benim ulan. Format neymiş be. ssg neymiş be!” Üstelik, Mikado’nun gazlamasıyla coşan, kendinden geçen dörtlü, Kadıköy’ün ortasında hep bir ağızdan avaz avaz bağırmaya da başlamıştı: “ssg topsun olm! ssg topsun olm!”

 

Anladım ki, içtikleri litrelerce ucuz biradan sonra aklın, bedenin ve ruhun koordinasyonunu sağlayan o kırılgan kontrol mekanizmasını bozmuş, deyim yerindeyse, “beyin ishali” olmuşlardı. Ne içeri girenin, ne de dışarı çıkanın farkındaydılar. İlçenin ortasında ssg topsun olum, diye bağırırken kendilerini Zaga’nın canlı yayınında zannettiklerini görebiliyordum. O anda gözlerimin önünde bir şimşek daha çaktı. Bu şımarık, çok bilmiş, burunları havada ana kuzusu dörtlüye hayatın anlamını öğretebilir miyim ulan acaba, gibi delice bir fikir ses buldu karanlığın uzak bir noktasında ama tam kulağımın dibinde. Belki de hayatımda ilk defa reklamımı yapmadan, çıkarımı düşünmeden, öfke kusmadan, tükürük saçmadan; muhtaç insanlara hesapsızca, karşılıksızca yardım etmenin hazzını ve huzurunu yaşamak arzusuyla doluverdim. Gençlere döndüm:

 

“Takip edin ulan beni köftehorlar. Beni Okan Bayülgen gönderdi. Sizi çağırıyor, programına çıkaracakmış. Ona gideceğiz şimdi,” dedim

 

 

I can’t fight this feeling anymore [4:57]

 

Bunlar Okan’ın adını duyunca bir anda dirildiler. Gözbebekleri kocaman kocaman açıldı, yanaklarına şapşal bir gülümseme oturdu. Ağlayıp, sızlayıp, huzursuzluk yapan bebeğin, annesinin kalbinin üzerine yatırıldığında kalp atışlarının sesini duyup huzurla gevşemesi gibi, gençler de Okan’ın adını duyunca bir anda mayıştılar. Attıkları sloganlar değişti. Ben önde, onlar kol kola girmiş şekilde arkada, Kadıköy’den Harem’e kadar koşarken sokaklar, Okan sen bizim her şeyimizsin, Okan bizi diskoya götür, Okan bizi televizyona çıkar, Okan bize telefonla bağlan, Okan bizi kapatıp gitme, gibi sloganlarla adeta inledi.

 

Bu kadar ünlü, artık “selebriti” olmuş dört mükemmel sözlükçü arkadaşla tanrının bu ülkeye ceza diye gönderdiği magazin programlarının kameralarına yakalanmadan Hareme kadar koştuktan sonra bu dörtlüyü doğruca şehirler arası otobüs garına, Muş Seyahat’in bürosuna götürdüm. Yazıhanede bekleyen görevliye, Malazgirt’e Kitap Yağdıralım kampanyası için kolileri buradan gönderiyorduk değil mi, diye sorarak emin olduktan sonra, muavinlerden birinden koliyi paketlemek için bolca bant ve üzerine not düşmek için bir parça kağıt ve bir kalem istedim. Sonra hâlâ kol kola ayakta durmaya çalışan ve şaşkın şakın etraflarına bakınan kare ası, dürüm gibi birbirlerinin etrafına dolayarak bagaja sığabilecek kompakt bir hale soktum ve mumya gibi, ayaktan kafaya koli bandıyla sıkı sıkı sardım. Malazgirt’e kadar yol çok soğuk olur diye bütün deliklerini de itinayla kapadım. Malazgirt’te idealist bir öğretmenin tüm imkansızlıklara rağmen insanlara ilim irfan dağıtmak için çabaladığını duymuştum. Bu bizim eşek sıpalarını da adam etse etse, Malazgirt’teki o idealist öğretmenler adam ederdi. Gerçi kampanya, kitap, defter, bilgisayar, vcd gibi okulun ihtiyacı olan bileşenleri bağışlamak üzerine kuruluydu ama başka bir bakış açısından, bir okulun eğitim için ihtiyaç duyacağı en önemli bileşenlerden biri de öğrenciydi. Dolayısıyla, ben de kampanyaya öğrenci bağışlayarak katılıyordum.

 

 

Learning to fly [4:51]

 

Aranızdan, eşek kadar adam olmuş bu baş belalarını ilk öğretime geri göndermeyi saçma, absürd, inanılmaz bulanlar çıkacaktır eminim ama inanın son derece gerekli, lüzumlu ve yaptığım en hayırlı iş olmuştur. mikado denilen karakterin, laf ebeliği yapmaya gelince kimseye pabuç bırakmayan, ekşi sözlük zirvelerinden “kız kaldırmak” için özgürlükler, idealizm, dürüstlük ve erdem hakkında demediğini bırakmayan ama sözlükte beğenmediği bir laf ediveren adamların gerçek kimliğini de herkese açıklayarak hedef gösterecek kadar vıcık vıcık çamur bir kişioğlu olduğunu da, bizzat yaşadığım için çok iyi biliyordum.

 

zenci “nik”li arkadaş ise çok ayrı bir vakadır. Güzel bir şeyler yapma hevesiyle yanıp tutuşan, okumadığım ama orijinal bir çalışma olduğunu duyduğum bir “abazanlık” romanı yazan, yayınlatan, okurlarıyla kaynaşmak için heyecan içinde imza günleri düzenleyen ama yanlış arkadaşlar seçtiği için bir türlü kendini gösteremeyen bu çocuk, ki aslında 28 yaşında kocaman bir adamdır, gazeteci babasının yıllarca çalışıp düşünceleri, yazıları yüzünden hapislerde yatmak pahasına yürüttüğü mesleğinde tırnaklarıyla kazıyarak kazandığı paraları en pahalı özel üniversitelerde karşılaştırmalı edebiyat okumak için harcadığı halde, bir yazarı eleştirmek için önce yazdıklarını okumanın gerektiğini hala öğrenememiş; sağdan soldan adam hakkında duyduğu kulaktan dolma bilgilerle, yazarın edebiyat eleştirisini değil psikanalizini yapabilecek kadar hatalarla, yanlışlarla dolmuş; edebiyatçı görünümlü bir yalancı psikolog oluvermiştir. Doğan görünümlü Şahin veya yalancı mantı gibi bir şey yani. Üstelik bir de utanmadan “Cem Şancı'nın derin acıları ve yüzeysel görüşleri,” gibi uzun bir deneme de kaleme almış ama hayatım hakkında ufacık bir bilgisi olmadan kalkıştığı işte liseli kızlara özgü “kompleksli adam” saptamalarından öteye geçememişti ki, ona alınmak, kızmak da mümkün değildi, çünkü adam psikiyatr veya psikolog değildi. İşi benim ya da başkalarının derin acılarının nedenlerini, sonuçlarını sorgulamak da değildi. Dolayısıyla insanlar hakkında psikolog edasıyla yazdığı eleştiriler okuyanı ancak güldürüyordu. Ama pahalı özel üniversitesindeki hocalarının, emeklerini boşa harcadıklarını düşünerek hayıflandıklarını tahmin edebiliyordum. O nedenle, pahalı üniversite eğitiminde kazanamadığı sağ duyuyu, Malazgirt’teki idealist ilkokul öğretmenlerinin elinde öğrenebileceğini umuyordum.

 

Bagaj kapısını iki muavinle birlikte ittirip zar zor kapadığımız otobüs pıslayarak frenlerini boşaltıp ağır ağır harekete başlamışken, gözlerimden iki damla yaşın döküldüğünün altını çizmek suretiyle duygu sömürüsü yapmak istemem ama hakikatten duygulanmıştım. Şu haytalar belki de yıllar sonra adam olacak; analarına, babalarına, vatanlarına hayırları dokunacaktı.

 

 

No navigator to guide my way home [4:51]

 

Neyse, Author olarak gençleri paketleyip Malazgirt’e yolladıktan sonra, ekşi sözlüğe haince saldırmak ve kitaplarımın tanıtımını yapmak adına Tuna’nın, Ahmet’in bile kıskanacağı müthiş bir reklam olanağı yakalamak için yazacağım kin dolu, nefret dolu, küfür dolu makaleyi kaleme almak maksadı ve arzusu ile Vaniköy’deki yalıma doğru koşmaya başladım. Harem’den Vaniköy’e kadar ara ara depar atarak, ara ara yavaşlayıp manzaranın tadını çıkartarak koşarken de, karşılaştığım bütün kadınlara arkalarından sinsice yaklaşıp sonundaki u’yu uzata uzata orospu diye bağırdığımı ve korkuttuğumu söylemeye gerek bile duymuyorum, siz zaten tahmin etmişsinizdir. Yalnız bazılarınızın hemen delilendiğini, yazının başında yalının koordinatları anlamında Çengelköy’ün ismi geçerken, yazının sonunda Vaniköy’den bahsetmemi bir hata olarak görüp, zil takıp oynadığınızı tahmin edebiliyorum ancak ne yazık ki ortada bir hata yok. Sözlük hakkında yazdığım her yazı sayesinde yaptığım reklam ve tanıtımla satılan milyonlarca kitabımdan sonra, bana bu şöhretin ve sefahatin kapısını açan sözlük eleştirilerimin her birinin anısına ayrı bir yalı almış olduğumu, ek bilgi olarak meraklısına aktarmak isterim. Bu üçüncü yazıdan sonra ise, New York’da (bkz: nyc) gösterşli bir malikane almayı planlıyorum. O nedenle, umarım olabildiğince büyük bir yaygara kopartır, hakkımdaki tarafsız gözlemlerinizi ve isabetli yorumlarınızı sözlüğünüze kusarken elinizi geri geri çekmezsiniz, sevgili sözlükçü kardeşlerim. 

 

ekşi sözlük denilen internet-temelli-terör-örgütü’ne yabancı olan, sözlüğü bilmeyen, duymayan ya da en azından ilgilenmeyen ama yazıyı buraya kadar sıkılmadan veya zorlayarak okuyan okuyuculardansa, bu ay derKi’ye biraz dar bir kitleyi hedef alan bir yazı göndermek durumunda kaldığım için özür dilemek isterim.

 

 

Reşat Çalışlar: Türk Solu’nu yıkan bir popüler kültür fenomeni [1:13]

 

Ayrıca yazım hakkında yöneltilebilecek en önemli eleştirilerden birinin de, zenci’nin gerçek adını açıklamam olacağının farkındayım. Yıllar önce sözlükte adımı ve nikimi açıklayan mikado’nun neden olduğu zararı, arkadaşlarımdan, dostlarımdan, sevdiklerimden, iş çevreme kadar kaybettiğim pek çok insanı; bu art niyetli, hedef göstermeci deşifrenin hayatımda yarattığı tahribatı örneklediğim daha önceki bir sözlük eleştirime (Garson Boy Sözlük) rağmen şimdi aynı şeyi neden Reşat Çalışlar’a yaptığım sorusu, eminim, hem merak hem yergi konusu olacaktır.

 

Öncelikle, sözlük hakkında hepimizin gördüğü, dile de getirdiği ama kimsenin dinlemediği çok önemli bir ayrıntıya tekrar değinmek lazım. Sözlükteki bu çocuklar özgürce yazmayı, fikirlerini açıklamayı, bir şekilde “dışarıda”, “gerçek yaşamda” bulamadıkları ifade özgürlüğünü internette, forumlarda ve sözlük gibi platformlarda öğrenebildikleri için internetin demokrasiyi hatta “ifade etme yeteneğini” özümsetmek adına önemli bir misyon üstlendiğini daha önce dile getirmiştim. Ama internete erişebilen toplum kesimini temsil eden bir deney faresi olarak sözlüğü ele aldığımızda, egoları çok yüksek bu gençlerin sadece fikirlerini dile getirmeyi sevdiklerini ama başkalarının fikirlerini dinlemeye tahammül edemediklerini göreceksiniz. Aslında sözlük hakkındaki eleştirilerin ortak noktası bu böcek sürüsü psikolojisindeki gençlerin tahammülsüzlüğüdür.

 

 

Reşat Çalışlar: Sözlüğün pelerinli koruyucusu [0:11]

 

Reşat Çalışlar’ın önemi ise sözlüğün fotoğrafını çekmeye çalıştığımızda ortaya çıkıyor. Kendisini enstantanelerin sağında solunda, kâh eşek kulak yaparken, kâh 32 diş gösterirken görüyoruz. Bu pelerinli süper kahramanı tanımayanınız varsa, hemen kısaca takdim edeyim. Garson Boy Sözlük isimli eleştirimde de sözlüğün kültürel hayatımızı tehdit eden tehlikelerini anlatmaya çalışırken, en önemli tehdidin sözlüğü doğru analiz edemeyen ve sözlükten beslenen medya olduğunu dile getirmiştim. Reşat Çalışlar, yazma fırsatını bulduğu her yayında ekşi sözlüğün ayaklı reklam panosu gibi, sahneye şovmenini çağıran şov çığırtkanı gibi çalışan önemli bir örnektir. “O bir mükemmellik örneği, o bir bağımlılık yapıcı, o bir özgürlük platformu, o bir internet fenomeni… Huzurlarınızda: ekşi sööözlüüüüüük!”

 

Popüler yayınlarda yazıları yayınlanan, sıradan sözlükçülere oranla daha bir “selebriti” olan Reşat Çalışlar, bulduğu her fırsatta sözlüğü övmekten, sözlüğe methiyeler düzmekten kendini geri tutamıyor. Hatta ilk ve tek romanının arka kapağındaki metinde, kendisini “ekşi sözlük yazarı” olarak tanımlayacak kadar da ekşi sözlüğe gönülden bağlı. Zaten basın mensuplarının gözünde büyük bir sempati sahibi olan sözlüğü övdüğünde, orada yazmayı, orada sanal bir kimlikle at koşturup, gerçek hayatta söyleyemediklerini dile getirmeyi seven gazetecilerin, televizyoncuların, yazarların, müzisyenlerin, tiyatrocuların keyiflerini kaşıyor. Üstelik sözlük hakkındaki eleştirilere cevaben ilk atlayan da yine kendisi oluyor. Pelerinini savurup hain saldırıların önüne göğsünü siper ediyor  ama eleştirileri kabul edilebilir, objektif, tutarlı açıklamalarla karşılamak yerine, bunları “Sözlüğe orda burada yöneltilen genel klişe eleştirilerin ötesine geçemeyen” diye niteleyip, yok saymak yoluna gidiyor. Yani, öyle bir mantık yapısı var ki, ona göre “her yerde, herkes tarafından dile getirilen” eleştiriler önemli değildir; çünkü sıradandır. Lakin, hepimiz Reşat gibi sıra dışı olamıyoruz işte.

 

Oysa, asıl önemli olan eleştiri, asıl üzerine gidilmesi gereken sorun herkesin yakındığı sorunlardır. Eğer karşılaştığın herkes sana aynı şeyi söylemeye çalışıyorsa durup bir dinlersin, Reşat. Çünkü orada önemli bir problem var demektir. “Sözlükte rahatsız edici bir duvar var. O yapay duvarın üzerine çıkanlar aşağıdaki insanların tepelerine tükürüp kaçıyor. İnsanlarla, düşüncelerle alay ediliyor, aşağılanıyor. Pragmatik, keyifli ve lezzetli tartışmalar yerini kimsenin kimseyi dinlemediği ve insanların histeri krizi içinde birbirine laf sokup, ayar vermeye çalıştığı şizofren, nevrotik bir atmosfere bıraktı. Sözlük ilkokuldaki münazara dersi tadını vermeye başladı.” diye bir eleştiri aldığında, “herkes aynı eleştiriyi yapıyor, bu bilinmeyen bir şey değil ki,” demek, yapılan eleştirinin çok –ama ÇOK- haklı olduğunu kabul etmenin en acınası yoludur, Reşat.  Reşat Çalışlar gibi, ünlü bir gazetecinin oğlundan, ayrıca annesinden babasından bağımsız bir yetişkin olarak karşılaştırmalı edebiyat okuyan bir edebiyatçıdan, ilk romanını yazmış ve güzel de övgüler almış bir yazardan insan daha fazlasını bekliyor.


Ayrıca, pahalı bir üniversiteye her yıl on milyarlarca lira dökerek karşılaştırmalı edebiyat okuyan ve eleştirmen olacağım diye tutturmuş birinin işini gücünü bırakıp psikanalize soyunması komik kaçıyor, sevgili Reşat. Ruhumun derinliklerindeki hangi delilleri yakaladın, kişiliğimin, kimliğimin hangi detaylarını ele geçirdin ve bunları ele geçirmek için benimle toplam kaç saat sohbet ettin, beni ne kadar tanıdın, benim hakkımda ne kadar uzun süre kafa yordun da, “derin acılarım” hakkında bilgi sahibi oldun, sevgili Reşat? Sanıyorum sen, sözlüğü istila eden ve adamı bir bakışta tanıyan yıldız tilbe hayranı gençlerden ve dünyayı çözmüş de bir bakışta adama notunu veren liseli kızlardan çok fazla etkilendin.

 

 

Reşat Çalışlar’a ev ödevi (Orkestral) [27:16]

 

Geri dön Reşat. 30 yaşına iki sene kalmışken erken bir 30 yaş bunalımına girerek kendini teenergenlerin arasına atıp yaşlandığını mı unutmaya çalışıyorsun anlayamıyoruz ama artık yaşına, işine ve mantığın hakim olduğu dünyamıza geri dön. Hepimiz senin çok iyi bir edebiyatçı olacağına inanıyoruz, yeter ki kendini sözlükten kurtar Reşat. Ama geri dönerken ev ödevini de ihmal etme. Madem birinin “derin acıları” hakkında uzun uzun psikanaliz raporları hazırlamayı seviyorsun, sözlükte adım deşifre edildiğinde tam olarak neler yaşadığımı; insanların sözlükte yarattığım asi, muhalif, sorgulayıcı, sanal karakter ile sakin, mutlu, huzurlu, güler yüzlü Cem Şancı’yı eşleştirip sokakta yüzüme küfüler savurmalarını; dostlarımın, iş arkadaşlarımın, tanıdığım, tanımadığım, tanışacağım insanların benden kaçarcasına uzaklaşmasının, onca yıllık arkadaşlarımın eşlerinin kocalarının benimle görüşmelerini yasaklamasının “derin acılarım”ın oluşmasına etkisini “yaşayarak” görmek isteyebileceğini düşünerek seni sözlükçülerle paylaştım ve birkaç sene sonra daha kapsamlı bir “acı analizi” ile tekrar okuyucularının karşısına çıkmanı bekliyorum.

 

Ayrıca orijinal, ilginç bir ilk roman ile adından söz ettiren yeni bir yazar olarak bu deşifrenin seni hızla olgunlaştıracağını da biliyorum, zira insanlarımızın sandığımız kadar açık fikirli ve karşıt görüşleri duymaya hazır olmadığını; aksine, yeni söylemlere, farklıya, değişiğe, sıra dışına karşı çok sıkı kapanmış kilitli kutular olduğunu göreceksin. Üstelik bir edebiyat eleştirmeni adayı olarak, kitapların çoğu kez okunmadan, yazarlarının imajına bakılarak satın alındığını, eleştirildiğini ve notlandığını anlayacaksın. Türk okuru hakkında çok değerli deneyimler elde edeceksin. Belki de beş yıl sonra, nikini açıkladığım için bana teşekkür edeceksin Reşat. Uzun uzun sohbetlere dalmaya vakit bulamasak da seni ilgiyle ve beğeniyle izlediğimi biliyorsun sevgili dostum. Beni anlayacağından eminim. Sen artık, tam da istediğin ve bana defalarca söylediğin gibi, tüm varlığınla sözlüğün bir parçası oldun. Tebrikler.   

 

 

Author’un inanılmaz macerları [2:14]

 

Yazının sonuna, sözlüğe yabancı okuyucuların aklını kurcalayabilecek son bir nokta hakkında, Author’un inanılmaz maceraları konusunda da küçük bir dipnot düşmek isterim. Author’un maceralarına inanamayan varsa, hadi canım, yok yatağın altına girmiş de Author’a dönüşmüş, yok Çengelköy’de, Vaniköy’de villası varmış üstelik bunları sözlüğe saldırıp yaptığı reklam kampanyaları ile satın almış, Kadıköy’e kadar koşarken bütün kadınlara orospu diye bağırmış, yok her hafta Porsche bayisinden yeni bir otomobil satın alıyormuş, üstelik hiç durmaksızın “Senin annen de bir kadın değil mi?” diye öten papağanlar varmış, diye düşünüyor ve  “kim inanır lan buna!” diye patlayıp alaycı, aşağılayıcı bir kahkaha atmak istiyorsanız, tüm bu detaylara gönülden inanan, hiçbir sorgulamaya, nedene-nasıla-niçine başvurmadan, ne söylenmeye çalışıldığını düşünmeden sağa sola küfürler yağdıran; farklı bir görüşü, hatta daha da acısı, kendi savundukları görüşün farklı bir üslupla dile getirilişini dahi kabullenemeyen onbinlerce insanın oluşturduğu “mükemmel” bir komünitinin adresini verebilirim. “Kim inanır” sorunuza güzel bir cevap olabilir:  (bkz: ekşi sözlük)

 

 

**************************************

 

Bunları biliyor musunuz: (bonus track) [2:18]

 

Yazının son paragrafındaki açıklamayı yapmasam ve Author’un hayali bir kahraman olduğunu açıklamasam, kimi sözlükçülerin e-posta kutuma göndereceği e-postaların içeriğinin yaklaşık olarak, “Kitaplarından kazandığın milyonlarca doları anlatmaktan, her hafta yeni bir Porsche almakla övünmekten, boğaz kenarında iki yalı alıp bir de bunu insanlara hava atarcasına uzun uzun yazmaktan utanmıyor musun? Ülkede yüz binlerce, milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken, senin gibi gece gündüz suşi yemek için Japonya’dan özel aşçı getiren, para içinde yüzüp bir de bunu insanların gözüne sokan pis zenginlere gıcık oluyorum. Geberirsin inşallah!” şeklinde olacağını biliyor muydunuz?

 

Biliyorum inanamıyorsunuz ama bu mesajlar gerçek ve sözlük bu gerçek mesajları gönderen; gerçek ve kurgu ayrımını yapamayanlarla dolu. Çevremiz dizi filmlerde ölen kahramanlara ağıt yakan, dizide gelinini oğluna kötüleyen şeytan anneyi canlandıran tiyatro sanatçısını sokakta görünce yüzüne tüküren, sözlükte okuduklarına inanan delilerle sarılmış durumda. İnsanlarımızın kurgu ve gerçek ayrımını anlayabilme switchi fabrika çıkışında off kilitli geliyor.

 

Bundan sonra “Cem Şancı eskiden sözlük yazarıydı ama tutunamayınca, ezilince, aşağılanınca gitti,” şeklinde yorumlar yapmaya yelteneceklerin, Cem Şancı’nın sözlükte çok da güzel eğlendiğini, işi gereği 24 saat çakıldığı klavyesinin başında yorulduğunda “kafa dağıtmak” için sözlüğü kullandığını ama kurguyu ve gerçeği ayırt edemeyip sokakta yüzüne küfredenlerle, fiziksel saldırıya meyilli psikopatlarla karşılaştıktan sonra Author’u kapatıp gittiğini hatırlamalarını beklerim. Evet belki bu “hasta”ların sayıları bir elin parmağını geçmiyor ve onların varlıkları bütün sözlükçülerin psikopat olduğu anlamına gelmiyor, ama bir insanın hayatını karartmak, yaşanmaz hale getirmek için tek bir manyak bile fazlasıyla yetebiliyor. Üstelik, duvarlarına yıldız  tilbe posteri asanların sözlüğünde yazmak da artık hiç keyif vermiyor.

 

 

Bir sözlükçü e-postası (bonus track) [3:56]

 

Aşağıdaki e-posta metni, bu yazıyı bitirmemden kısa bir süre sonra elime ulaştı. Ara ara ekşi sözlüğü okuyup, sözlüğe yazarak dünyayı çözdüğünü sanan süper-ergenler (teen-ergen) tarafından atılan benzer postalara örnek oluşturduğu için yazının sonuna ek olarak iliştirdim. Gönderenin ismini yazmıyorum zira o isim bu tartışmanın bir parçası değil. Ama imlasına dokunmadığımı, noktasına, virgülüne kadar muhafaza ederek yazıyı alıp buraya kopyaladığımı vurgulamak istiyorum. Sadece, mesajı okuduktan sonra kendinize bir soru sormanızı beklerim: Siz, buna benzer mektuplar yazacak insanlarla aynı kefede yer almak ister misiniz? Siz olsanız, bu insanların doldurduğu sözlükteki hesabınızı kapatıp gitmez misiniz? (Yine kendimi tutamadım iki soru oldu)

 

“Cem kardeşim merhaba,

 

Kitaplarını yada yazılarını okumuş biri değilim ancak söylemiş oldugun ''karı kısmında orospuluk switch'i on geliyor'' kelime öbeğine takıldım...Herkesin kadın olarak bazı sevdiği saydığı insanlar var bu kelimeyle kendi sevdiğin kadınlarada aynı hakaret ve zevzekliği ettiğinin farkındasın sanırım, aslında uslubumu bozmak istemiyorum ama sonlara doğru ne olur bilemeyeceğim..Eğer böyle bir yazın ve söylemin varsada kendi saygı değer annen içinde bunu kabul ediyorsun demek oluyor.Her ne kadar batılaşmış olsakta burası türkiye bunu tv de söylede göreyim .otunu..Bu maile cevap olarak ne verirsin yada verirmisin bilemiyorum umrumdada değil zaten.Şöyle bir dip not ta düşeyim eğer böyle bir söylemin yada yazın yoksa yazdıklarımı boşver kusura bakma araştıramadım bu kadar salak birşey için araştırmada yapmak yalnış olurdu.. Bu arada sitedeki resimlerde pda ile resim çektirmenin esprisini çözemedim..teknoloji ile iç içeyim aynı zamanda sanatsalda olabilirim havalarımı bunlar anlayamadım..bu gidişle devamlı elini skersin”

 

Son cümlenin arkasındaki derin felsefeye de dikkatinizi çekerim: “Bu gidişle devamlı elini skersin”. Yani eğer gidişatımı değiştirir de sözlükçülerin istediği gibi bir yola girersem, her çiçekten bal alabilirim… Sözlükçülerin feminist ve “kadına saygılı” duruşuna hayran olmamak mümkün değil: Kadınlara saygı göstermek, onlar hakkında güzel cümleler kurmak lazım ki, onları yatağa atabilelim. Kadınları eleştirmeyelim, kadınların hatalarını vurgulamayalım ki “Elimizi sikmeyelim.” Kadını savunduğunu sanırken aslında kadını seks objesi haline getiren bu mantığa kim ne anlatabilir?

 

Sözlüğü dolduran bu teenergenlere, yaşı büyük ama aklı küçük adamlara, kadınlara, histeri krizi geçiriyormuşçasına ellerini kollarını havaya kaldırıp sağa sola sallayarak kalabalık bir beygir sürüsü gibi bir o yana bir bu yana koştururken “senin annen de bir kadın değil mi?” diye çığlıklar atan insancıklara “orospu” kavramının bu toplumu derinden etkilediğini, “orospu” kelimesinin toplumsal kimliğimizin en büyük travması olduğunu; bu halkın eğitim görmek, üniversite okumak için başka şehre taşınan kızlara ev verirken bile “eve erkek sokamazsınız” diyerek kadını  seks ve fuhuş peşinde koşan üstelik cinselliği yaşaması yasak bir mikrop gibi gördüğünü nasıl anlatırsınız?

 

Eli bir erkeğin eline değdiği için “orospu” olan küçük kız kardeşlerini kurşuna dizen erkek çocuklarına; sırtınızda çantanız Anadolu’yu dolaşırken çay içip dinlenmek için durduğunuz her köyde, her kahvede İstanbul’dan geldiğinizi öğrendiklerinde “İstanbul’da bütün kadınlar orospuymuş, doğru mu?” diye soran insanlara “orospu”luğun bacak arasında değil, beyinde olduğunu nasıl açıklarsınız?

 

Kadının erkeklerinki gibi özgür bir cinsel yaşama, tercih hakkına sahip olmasını “orospuluk” ifadesiyle tanımlayan; Anadolu’da, taşrada, hatta büyük şehirlerin merkezinde eğitim seviyesinin en yüksek olduğu yerde bile kadınları “orospu” ve “ahlaklı” olarak ikiye ayıran; bilinçaltı bu travma ile kaplı, düşünceleri, yaşam biçimi, hareketleri de bu travma nedeniyle deforme olmuş insanları gaflet uykusundan uyandırıp düşünmeye itmek için korkularını kaşıdığınızı nasıl izah edersiniz? Edemezsiniz. Ancak, sizi çözdüğünü sanan teen-ergenler ekşi sözlükleri hakkınızda küfürlerle doldurur, senin annen de bir kadın değil mi, diye çığlık atar, yukarıda bir örneği görüldüğü gibi, “kadınlara güzel sözler söylemezsen ancak elini sikersin” temalı aydınlatıcı mektuplar gönderirler. Televizyonlarda, gazetelerde de bu dünyayı çözmüş “kadın dostu” adamları alkışlarlar: “Bravo, mükemmel bir düşünce platformu, harika bir yazın kaynağı, eşsiz bir demokrasi örneği, büyük bir fenomen!”

 

sözlük ruhunu, sözlüğün fenomen yanını anlatan en güzel detay aslında yukarıdaki e-postanın içinde duruyor. Beni doğru yola davet eden arkadaş, ‘götünü’ kelimesindeki ‘g’ harfini ve ‘sikersin’ kelimesindeki ‘i’ harfini yazmayarak bir tür sansür uygulamış ve küfür etmenin ayıbından da kaçınmaya çalışmış. Küfre karşı duruşunu ve terbiyeli, ahlaklı bir arkadaşımız olduğunu vurgulamış. Bir kez daha hayran kaldım. De’lere, da’lara, ki’lere, mi’lere,  noktalamaya ve boşluklara ise hiç girmiyorum. Tebrikler.

 

Sonuç: Sözlüğü ailecek heyecanla takip ediyoruz.